Sartre’a göre varoluşsal özgürlüğe kavuşmanın yolu cazdan geçiyordu

0   +   3   =  

1938’de yayımlanan Bulantı, Jean-Paul Sartre’ın ilk edebi eseri olmasının yanı sıra o dönem politik yolculuğunun henüz başındaki yazarın varoluşsal sancısını en rafine haliyle damıttığı kitaplarından biri. Sürpriz bir mutlu sona sahip romanın baş karakteri Antoine Roquentin, kitapta varoluşsal sancısının ilacı olarak Amerikan cazına işaret ediyor. Özel olarak da “Some of These Days” adlı şarkının eski kayıtlarından birine. Ancak hangi kayıt olduğu net değil.

Şarkının ilk kaydı 1911’de yayınlanmış, seslendiren ise Sophie Tucker adında Ukrayna asıllı bir Yahudi. Söz yazarı da Shelton Brooks adında bir siyahi Kanadalı. Bulantı’da Roquentin, şarkıcıdan “zenci kadın”, yazardan “kara kaşlı bir Musevi” diye bahsediyor. Bu durumda Sartre’ın hata yapmış olması ya da başarısız yazar Roquentin’e bilhassa yanlış söyletmesi elbette olasılık dahilinde. Bir diğer ihtimal, kitapta atıfta bulunulan “Some of These Days” şarkısının, Ethel Waters‘ın sesini taşıyan kayıt olması. Öte yandan 2016’da yayımlanan How to Listen to Jazz (Cazı Nasıl Dinlemeli) kitabıyla meselenin en yetkin isimlerden birini olduğunu kanıtlayan Ted Gioia’nın işaret ettiği gibi Bulantı’da bir saksofonun bahsi geçse de (“Şu anda saksofonun şarkısı duyuluyor.”) Tucker’ın kaydında sesi bir saksofonla karıştırılması hayli güç olan tiz bir klarnet var.

Her ne kadar Louis Armstrong, Bing Crosby ve Cab Calloway gibi isimlerin seslendirdiği birer “Some of These Days” de mevcut olsa da kitapta geçen “zenci kadın” ifadesi bizi buradan uzaklaştırıyor. Yine de meraklısının dinleyebilmesi için belirtmeden geçmeyelim. 

Sartre’ın cazı “geleceğin müziği” olarak adlandırdığını, Miles Davis ve Charlie Parker gibi isimlerle tanışmaya çalıştığını ve sık sık John Coltrane dinlediğini biliyoruz. Muhtemelen cazı felsefi metinlerinde bahsettiği varoluşsal özgürlüğün müzikal ifadesi kabul ediyordu. Gioia’nın referansta bulunduğu “Caz müzisyenleri en iyi, en sert, en özgür yanlarınıza hitap ediyor” sözü, Sartre’ın cazla kurduğu ilişkiye dair başlı başına değerli bir ipucu niteliğinde. Cazın onun hayatına girişini anlatmak için ise 20. yüzyılda biraz daha geriye, 1929’a gitmemiz lazım.

Simone de Beauvoir ve Jean Paul Sartre

Simone de Beauvoir, anılarında 1929’da École Normale Supérieure’de (Yüksek Öğrenim Okulu) öğrenciyken Jean-Paul Sartre’la tanışmalarını anlatıyor. O dönem karşılıklı flörtleşmelerini sürdüren ikili, uzun çalışma günlerinin sonunda rahatlamak üzere caza başvuruyor. Üstelik dinlemekle kalmıyorlar, Sartre şarkı da söylüyor: “Sartre’ın iyi bir sesi ve geniş bir repertuarı vardı. Buna Old Man River’ın yanı sıra günümüz caz hitlerinin tamamı dahildi.” Dolayısıyla Sartre’ın hayatında siyahi Amerikalıların sesi, yaptığı Paul Robeson taklitleriyle de somutlaşıyor. Beauvoir bunu şöyle açıklıyor: “Karanlığın ve isyanın kalbinden sertçe koparken geleneksel sanatın kibar varsayımlarına meydan okuyan bu sesten çok etkilendik. Şarkılar kalbimize yerleşti, bizi kendi dilimizin bazı sözcükleri ve ahenklerinin yaptığı gibi besledi. ‘Zenci’nin karakteristik sesi sayesinde Amerika bünyemizde var oldu.”

Hikâyeyi Some of These Days: Black Stars, Jazz Aesthetics and Modernist Culture (Bu Günlerden Bazıları: Siyahi Yıldızlar, Caz Estetikleri ve Modernist Kültür) kitabında aktaran James Donald’a göre Sartre, varoluşsal özgürlük için sanatın iyileştirici gücüne inanıyor. Bulantı’nın sonundaki görece mutlu sonu getiren de caz söyleyen bir “zenci”nin sesinin verdiği rahatlama hissi.

Sartre’ın Amerikan cazıyla kurduğu ilişki, 1947’de The Saturday Review’da yayımlanan bir yazısıyla kuvvetlenerek devam ediyor. Ralph de Toledano’nun İngilizceye çevirdiği metinde Sartre, cazın Amerika ve Fransa’da icra edilme ve algılanma pratiklerindeki farklara işaret ediyor: “Caz muza benzer, oracıkta tüketilmelidir. Tanrı bilir ki Fransa’da bazı kayıtlar, birtakım hüzün veren taklitçiler var. Oysa tek yaptıkları size hoşça eşlik ederken birkaç gözyaşı dökmek için bahaneniz olmak. Diğer herkes gibi ben de gerçek anlamıyla cazı Amerika’da keşfettim.”

Amerika’da deneyimlediği cazın bu etkisini ise aynı metinde şu cümlelerle açıklıyor: “Onlar çalıyor. Sen de dinliyorsun. Kimse hayal kurmuyor. Chopin ya da Andre Claveau size hayaller kurdurur. Ama Nick’s’teki caz öyle değil. O büyüler, başka bir şey düşünemezsiniz. Hiçbir teselli sunmaz. Boynuzlanmışsanız boynuzlanmış olarak dönersiniz, şefkat gösterilmez. Yanınızdaki kızın elini tutup bir göz kırpmanızla müziğin kalbinizde olan biteni yansıttığını gösterme şansınız yoktur. Sek, vahşi ve acımasızdır. Neşeli ya da hüzünlü değil, insanlıktan nasibini almamış. Bir avcı kuşun acımasız çığlığı gibi. Müzisyenler birer birer bitirmeye başlar. Önce trompetçi, sonra piyanist, sonra da tromboncu. Basçı yaymaya devam eder. Aşktan bahsetmez, huzur vermez. Telaşlıdır. Metroya binen ya da otomatlardan yemek yiyen insanlar gibi.” 

Yazarların müzikle kurduğu ilişki, içinde her zaman irdelemeye değer hikâyeler barındıran bir mesele. Haruki Murakami’nin yazmakla ilgili bildiği her şeyi, özellikle de ritmin önemini cazdan öğrendiğini söylemesi gibi Sartre da hem kişisel hem de roman karakterlerinin varoluşsal sancıları için çareyi cazda bulmuş gibi görünüyor. Bulantı’da bahsi geçen “Some of These Days” kaydının hangisi olduğuyla ilgili de çeşitli görüşler mevcut, ancak şarkının yukarıda bahsi geçen her kaydının yarattığı kendine özgü iyileştirici etki bâki.


Kaynaklar:
Open Culture
– Sartre, J. P. (2017). Bulantı (35. Basım). Çeviren: Selahattin Hilâv. Can Yayınları.