1987’de Beyaz Saray’daki bir akşam yemeği davetinde, bir siyasetçinin eşi Miles Davis’e cazın Amerika’da aslında neden öldüğünü sorma gafletinde bulundu. Davis, kendine has veciz ve acımasız tarzıyla cevap verdi: “Caza burada itibar edilmiyor çünkü beyaz adam her şeyi fethetmek istiyor.”

Kadın, sarsılmış bir şekilde yeniden ateş açtı: “Peki, sen hayatında itibar edilecek ne yaptın? Neden buradasın?”

Davis, “Aslında, müziği beş veya altı kez değiştirdim,” dedi kadına. “Sen beyaz olmak dışında –bu benim için önemli değil– itibar görecek ne yaptın?  Şöhret iddian nedir, söyle bana.”

Altı, Davis’in kaç kez müziği değiştirdiğine ilişkin düşük bir tahmin. Davis’in otobiyografisinde aktardığı bu sahne, müzisyenin acımasız azametinin bilinen en canlı betimlemelerinden biri. Davis sanatının sınırlarını zorlamakta o kadar kararlıydı ki, bunu yaparken müziğin rotasını da değiştirdi. Bir caz müzisyeni olarak tanınmış olabilir, ama neredeyse bütün modern müzik için birinci derecede önem teşkil ediyordu.

Amerikan müziğine ilk çığır açıcı katkısı, modal cazı kitleselleştirmesiydi. Modal teoriyi büyük ihtimalle kısa süreliğine gittiği Julliard’da öğrendi. Bir yılın ardından, cazı sokakta zamanının ustalarından (Charlie Parker, Thelonious Monk ve Dizzy Gillespie ) öğrenmeyi seçti ve okulu bıraktı. Ancak okulda edindiği, birçoklarının hiç erişemediği teorik bilgiyi hiç unutmadı.

Geleneksel Batı müziği çoğunlukla majör ve minör gamları kullanır, ama modal caz bu sınırlamaların da ötesine geçer. Geleneksel akorların vurgusunu düşürür, ilgiyi çekmek için müziği melodiye, ritme, ses rengine ve duyguya yaslanmaya zorlar. Bu özellikler Davis’in ilk modal girişimlerinden biri olan Kind of Blue albümünü evrensel bir başyapıta dönüştürür. Sayısız müzik eleştirmeni tarafından “kusursuz” bir caz albümü olarak görülen albüm, daha sonraki caz albümlerinin karşılaştırılacağı bir standart haline gelir.

Davis’in tüm buluşları Kind of Blue’nun dünya genelinde kazandığı kadar övgüye mazhar olmadı, ama müzisyenin yaptıklarının bir kanıtı olarak, yavaş yavaş, eşit ölçüde dünyayı sarsacak yenilikler olarak tanınmaya başladılar.

1960’larda, Davis elektronik odaklı rock ve funk müziğe kendini kaptırmaya başladığında, birçok eleştirmen müzisyenin yoldan çıktığını düşündü. Lakin Davis’in yaptığı sınırsız yaratıcı enerjisine yeni mecralar bulmaktan ibaretti. Yine de Davis’in bu “elektrikli” dönemde ürettiği müzik sadece rock değildi. Hip-hop, trance, dub, new wave, drum and bass, grime, electro ve dubstep gibi daha sonra ortaya çıkacak türlere zemin hazırlayan müzik olarak biliniyor artık.

Miles Davis, bu türden müziğe giriş kapısı olarak James Brown, Sly and the Family Stone ve Jimi Hendrix’i seçti. 43 yaşındayken, bu yeni etkilerin müziğine uyum sağlaması için sound’unu ve tarzını yeniden yarattı. Hendrix gibi giyinmeye başladı, hatta saçlarını Hendrix’in berberine kestirecek kadar ileri gitti. Bazıları bunu müzikal orta yaş krizine yordu. Lakin yaptığı müzik kulağa hiç de başkalarından ödünç alınmış gibi gelmiyordu. Yüksek sanat ile popüler sanat arasındaki sınırları ortadan kaldırmıştı. Sayısız yenilikçi müzisyen Miles’ın kariyerindeki bu dönemi kendi buluşlarının ilham kaynağı olarak gösterdi. Mesela çok sevilen sound’unu tartışmalı Yeezus albümüyle yeniden yaratan Kanye West, Davis’i kendisinin kafa dengi olarak niteledi.

davishendrixincenazesinde1970_mic.com

Miles Davis, Jimi Hendrix’in cenazesinde, 1970.

Davis, “elektrikli” döneminin ilk zamanlarında, ünlü prodüktör Teo Macero ile daha sonra dance, break beat ve hip-hop türlerinin temel öğeleri haline gelecek birçok kes-yapıştır tekniğinin öncülüğünü de üstlendi. Albümün yapımı üzerine Nick Southall’un Stylus’taki harika değerlendirmesinde yazdığı gibi, 1969 tarihli In A Silent Way albümünde Miles ve Macero “harikulade, folkvari, melodi odaklı şarkıları geleneksel veya kabul edilmiş caz yapısının tümüyle dışında, enfes, ayartıcı, başka bir dünyaya ait müzik parçalarına dönüştürdüler… “ Birçokları uçsuz bucaksız bir gizeme sahip albümü, ilk füzyon caz albümü olarak görüyor.

Davis, bir yıl sonra bu kes-yapıştır ve füzyon tekniklerini daha iddialı ve cüretkâr seviyelere taşıdı ve ufuk açıcı Bitches Brew albümünde kullandı. Güçlü ve şiddetli bir “kabile” sound’u yaratabilmek için 10 veya daha fazla müzisyenden oluşan toplulukları bir araya getirdi ve albüm için hazırlanan meşhur “Afrosentrik” çizimlerle daha da güçlendirdi. Albüme adını veren parça da boğuk bir ayin ilahisi gibi başlıyor, “Miles Runs the Vodoo Down” ise son derece şehvetli bir burlesk performansa benziyordu. Flying Lotus, Questlove ve St. Vincent gibi sayısız modern müzik bilgesi Bitches Brew albümünün müzikal kariyerlerinde oynadığı kayda değer biçimlendirici etkiyi teslim ediyorlar.

Davis müzikal arayışını esrarengiz “So What” parçasıyla da bitirebilir ve yine bir efsane olarak tarihe geçebilirdi. Ama daha fazlasını istemekten hiç vazgeçmedi.

Miles Davis filminin yönetmeni Don Cheadle, New York Times’da müzisyeni “Miles bir araştırmacıydı, yenilikçiydi,” diye tanımladı. “Bugün yaşasaydı, Kendrick Lamar, Dj Skrillex veya Kanye ile çalışıyor olurdu.”

Miles Ahead adını taşıyan biyografik film, müzisyenin karakterinin ilerlemeci ve yenilikçi yanlarına ışık tutacak. Çünkü Davis, caz ölse bile hatırlanmayı hak ediyor. Zaten bu da müzisyenin koca mirasının sadece küçük bir parçası.


* Bu yazı Tom Barnes’ın Mic’te yayınlanan makalesinden çevrilmiştir.