Müziği kusurlarıyla sevin

3   +   8   =  

Müziğin giderek bireyselleştiği, genel geçer algıların gücünü yavaş yavaş kaybettiği, değişken ve bir o kadar da muğlak kişisel zevklerin kutsallaştığı bir dönemde, tabiri caizse “nefsin yüzyılı”nda yaşıyoruz. Tüketim toplumunun getirdiği değersizleşme, daha doğrusu paradigma değişimini bir kenara bırakırsak, pozitivizmden, determinizmden uzaklaşan bir toplum anlayışıyla beraber katı kuralların egemenliğinden çıkan, bireyselleştikçe özgürleşebilen bir müzik algısının oluşumu büyük ölçüde modern dünyanın ürünü.

Nörobilimci ve müzisyen Daniel Levitin, This Is Your Brain On Music (2006) isimli kitabında, müzik algımızı yaratan, kodlayan birkaç değişkenden bahsediyor: Ton, frekans (pitch), ritim, tempo, çevrit (contour), tını, konum ve yankılanma (reverberation). Ayrıntıya girmeye gerek görmeden, beyninizin bu değişkenlerin motiflerine, sınırlarına, uyumlarına bakarak bilinçsiz olarak neyin müzik olup neyin olmadığına karar vermenizi sağladığını söyleyebilirim. Dahası hangi şarkıyı sevip, hangi şarkıyı sevmediğinizi bile bu değişkenleri kullanarak oluşturulacak bir cümleyle açıklamak mümkün. Sınır dışına, motif dışına çıkan bir değişken olduğu zaman, estetik algımız birtakım hesaplamalar yapıyor ve garipsiyoruz. Ancak artık müzikal olarak sınırların ve motiflerin o kadar da katı olmadığı bir dönemde yaşıyoruz. O halde başka estetik algılarının da varlığını kabul etmek yüzyılımızın ruhuna uygun bir tavır olur. İddiam şu: Müzikte kusurluluk estetiği makul bir olgudur.

Kusuru, özgürlüğün bir yan etkisi olarak görmek elbette bir seçim. Ben biraz daha farklı bakıyorum. Hayal edilen, hedeflenen ve ulaşılamayan mükemmellik iletişim kurulması o kadar da kolay bir şey değil. Açıkçası biraz nahoş dinsel bir yönü de var. Neyin kusur olduğunu belirleyen bireysel ve toplumsal bilinç, kendindeki kusurları da görmezden gelemiyor (İnsanlık ve kendi adınıza kusurlarınızın farkında olduğunuzu umuyorum). Defoluyuz ve aslında bu bir sorun değil. Sorun olarak algılanmasının tek nedeni ruhsal bir takım boşluklarımızı doldurmak için ürettiğimiz mükemmele koşulsuz iman. Bu inanç olmadan, kusurluluğumuzun farkındalığıyla, mükemmel olmayanla daha iyi iletişim kuruyoruz. Zaman zaman hata yapabileceğini bildiğimiz birinin yanında hata yapmaktan daha az çekiniyoruz. O halde arada bir ufak tefek hatalar duyduğumuz müziğe da daha yakın hissetmek olası bir tepki diyebiliriz.

Bu kusurluluğu hissettiğimiz şarkılardaki fazladan ya da noksan şeye “sıcaklık” diyoruz, “insan faktörü” diyoruz. Kusurlu şarkıları çoğu zaman “samimi” buluyoruz. Bana kalırsa bu son derece takdire şayan, son derece mütevazı bir kabullenme içeriyor. Müziğimizi hatalarıyla seviyoruz.

Kendi başına sınırlara, kurallara, geleneksel batı estetiğine bir başkaldırı olan, ragtime’dan olma, blues’dan doğma caz, özellikle “Free Jazz” gibi alt türlerinde, doğaçlamayı öyle yerlere taşıyor ki, nispeten daha kusurlu müziklerle alıştırma yapmadan dinlenirse sözünü ettiğim garipsemenin dibine vurabiliyorsunuz. Binlerce yıllık müzik külliyatının kültürel girdisini yok saymak pek kolay değil. O nedenle soranlara genelde “Free Jazz” tavsiye etmem, burada da paylaşmayacağım. Ama çok merak ediyorsanız Ornette Coleman’dan “Dancing in YourHead” parçasını dinleyebilirsiniz, 8 dakikalık eserin 3. dakikasına dahi gelmeden bahsettiğim dibe vurmanın gerçekleşmesi olası. Biraz daha sabrederseniz Coleman saksofondan kemana geçiyor.

Onun yerine eskilerden daha işinin ehli bir caz örneği vereyim: Bir gün yanlışlıkla üzerine oturduğu için yamulduğu rivayet edilen trompetiyle, elastik yanaklı Dizzy Gillespie ve caz kültürünün üzerinde belki Miles Davis’le beraber hak iddia edebilecek yegâne müzisyenlerden Louis Armstrong’tan bir düet. Özellikle bu performansı sırasında Gillespie’nin şarkıyı söylerken “parasol” sözcüğünde Armstrong’un yüzüne hafiften tükürmesi ve Armstrong’un yüzünü silerken buna verdiği “your parasol is juicy boy” tepkisi ile ünlü bir eser “Umbrella Man”. Doğaçlamanın ve özgürlüğün çizgilerinde dolaşmıyor, ama yayımlandığı 1959 yılının estetik anlayışını en azından bir parça gıdıkladığını söylemek yanlış olmaz.

Kusurlu müziğin türleştiği bir diğer güzel örnek de ergenliğimi egemenliğinde geçirdiğin Punk ve Punk Rock. Bana bu yazıyı yazdıran bir şarkı sözüyle durumu özetleyebilirim sanırım. Kaliforniyalı punk rock grubu NoFX’in 2004’te Rock Against Bush Vol.1 albümünde yayımlanan “Jaw, Knee Music” isimli bir şarkısından söz ediyorum. Sözlerin aşağıdaki kısmı hariç tamamı başka punk şarkılarına referans verir, ismi de pek manidardır. Derler ki:

The record player spinning the best times I never had (Pikap hiç yaşamadığım güzel zamanları çalıyor)
So why do my old records make me sad? (Peki, neden eski plaklarım beni mutsuz ediyor?)
‘Cause they’re so bad (Çünkü çok kötüler)
And no one seems to understand (Ve görünüşe gore kimse anlamıyor)
The glory of guitar, when out of tune (Gitarın görkemini, akordu bozukken)
The off timing (Zamanlama hatalarını)
The singers who can’t sing (Şarkı söyleyemeyen şarkıcıları)
The beauty of flaw (Kusurun güzelliğini)

Toyluğu, ergenliği, yapamamayı ve başkaldırıyı estetiğe dönüştüren punk’ın önünde saygıyla eğiliyorum.

Sterilize edilmemiş, formülizasyonu en küçük ortak paydaya göre yapılmamış olmak kaydıyla birçok müzikal eserin yazımında, icrasında ya da kaydında sevilesi ufak hatalar duyabilirsiniz. Bu hatalar müzikle sizi yakınlaştırır, çünkü aslında müzik de son derece insanidir. Bunu takdir edebiliyor olmayı insani ve bir parça da ruhani gelişim olarak görmek mümkün. Bir sonraki adımla gelen bundaki güzelliği görüp takdir edebilme yetisi ise oldukça eğlenceli. Bu tarz konularda epey aforizma üretmiş afili delikanlı Leonard Cohen’in “Anthem” isimli şarkısında dediği gibi: “There is a crack in everything, that’s how the light gets in” (Bir çatlak var her şeyde, ışık böyle girer içeri)