1975 yılında, Stanford Üniversitesi’ndeki araştırmacılar bir grup üniversite öğrencisini intiharla ilgili bir çalışmaya davet ettiler. Öğrencilere birer çift intihar notu gösterildi. Bir not hayatta olan herhangi bir insan tarafından hazırlanmış, diğer not da gerçekten hayatına son vermiş biri tarafından yazılmıştı. Öğrencilerden de gerçek ve sahte notları birbirinden ayırt etmeleri istenmişti.

Bazı öğrenciler bu işte çok yetenekli olduklarını keşfettiler. 25 çift not arasından, gerçek intihar notunu 24 kez doğru ayırt etmişlerdi. Bazıları ise o kadar başarılı olamadı. Tahmin denemelerinin yalnızca onunda doğru notu saptayabildiler.

Çoğu psikoloji araştırmasında olduğu gibi, bütün düzenek bir kurgudan ibaretti. Notların yarısı gerçek olsa da (Los Angeles adli tabipliğinden alınmışlardı), sonuçlar uydurmaydı. Tahminlerinde başarılı oldukları söylenen öğrencilerin aslında başarısız oldukları söylenen diğer öğrencilerden farkları yoktu.

Araştırmanın ikinci aşamasında öğrencilere bütün bunların bir aldatmaca olduğu açıklandı. Yapılan deneyin asıl amacının başarılı veya başarısız oldukları kanısına verdikleri tepkileri ölçmek olduğu söylendi (Bu da bir aldatmacaydı). Son olarak da öğrencilerden gerçekte kaç notu doğru kategorize ettiklerini düşündükleri soruldu ve ortalama bir öğrencinin kaçını doğru ayırt etmiş olabileceğini tahmin etmeleri istendi. Bu noktada ilginç bir sonuç ortaya çıktı. Yüksek skorlu gruptaki öğrenciler, hiçbir gerekçeleri olmadığı halde kendilerini başarılı buldular ve ortalamanın üstünde bir performans sergilediklerini düşündüler. Düşük skorlu gruptaki öğrenciler de diğer gruptakiler gibi hiçbir dayanakları olmaksızın performanslarının ortalamanın altında olduğunu düşünüyorlardı.

Araştırmacıların serinkanlı gözlemlerine göre “izlenimler bir kere oluştu mu, oldukça inatçılardır.”

Birkaç yıl sonra yeni bir grup Stanford öğrencisi, ilgili bir araştırma için görevlendirildi. Öğrencilere Frank K. ve George H. isimli iki itfaiyeci hakkında bilgiler verildi. Frank’in küçük bir kızı vardı ve dalış yapmaktan hoşlanıyordu. George’un da küçük bir oğlu vardı ve golf oynuyordu. Verilen bilgiler arasında Frank ve George’un “Çekinceli-Tutucu Tercih Testi”ne verdikleri yanıtlar da yer alıyordu. Birinci gruba verilen bilgi, Frank’in başarılı bir itfaiyeci olduğu ve testte de hemen her zaman en güvenli seçeneği tercih ettiğiydi. Diğer gruba verilen bilgide, Frank yine en güvenli opsiyonu seçiyordu fakat değişen şey onun birkaç sefer disiplin sürecine girmiş başarısız bir itfaiyeci olmasıydı. Bir kez daha, çalışmanın ortasında öğrencilere, aslında yanlış yönlendirildikleri ve verilen bilgilerin tamamen uydurma olduğu söylendi. Daha sonra da öğrencilere kendi düşünceleri soruldu: “Başarılı bir itfaiyeci, bir riskle karşılaştığında nasıl bir tavır sergiler?” Frank’in başarılı bir itfaiyeci olduğu bilgisini almış olan öğrenciler riskten kaçınacağını, diğer gruptakiler ise risk alacağını düşündü.

Araştırmacılar, “kanıtlar fikirlerini çürüttükleri halde, insanların bu fikirleri değiştirmek söz konusu olduğunda başarısız olduklarını” belirtmişlerdi. Bu durumda başarısızlık “bilhassa etkileyiciydi” çünkü iki veri göstergesi genelleme yapmak için yeterli olmayacaktı.

Stanford çalışmaları artık duyulmuştu. 1970’lerde bir grup akademisyenin ileri sürdüğü insanların düzgün düşünemediği iddiası sarsıcıydı. Ama artık değil. Binlerce deney de bu bulguyu doğruladı. Çünkü araştırmayı takip eden (veya arada sırada Psychology Today okuyan herkesin de bildiği gibi) herhangi bir psikoloji mezunu öğrenci, makul görünen insanların aslında tamamen irrasyonel olduğunu kanıtlayabilir. Bu düşünce, o zamanlar şimdi olduğundan daha az inanılırdı. Ancak yapbozun temel parçası henüz bulunamadı: Nasıl bu hâle geldik?

Bilişsel bilim insanları Hugo Mercier ve Dan Sperber, yeni kitapları The Enigma of Reason’da (Aklın Gizemi, Harward) bu soruyu yanıtlamayı deniyor. Lyon’da bir araştırma merkezinde çalışan Hugo Mercier ve Budapeşte’deki Central European Üniversitesi’nde bulunan Dan Sperber, muhakemenin iki ayak üzerinde yürüme veya üç-renkli görüş gibi evrimleşmiş bir özellik olduğuna işaret ediyor. Afrika savanlarında ortaya çıkan bu özelliğin evrim bağlamında düşünülmesi gerekiyor.

En sadeleştirilmiş hâliyle Mercier ve Sperber’in argümanları şöyle sıralanabilir: İnsanların diğer türlere kıyasla en büyük avantajı birlikte çalışma kabiliyetidir. İşbirliği kurmak zordur, sürdürülmesi de bir o kadar güçtür. Otlakçılık, herhangi bir birey için her zaman en kolay eylemdir. Muhakeme ise soyut mantık problemlerini çözebilmemiz veya alışılmadık verilerden sonuçlar çıkarmamız için değil, daha ziyade topluluk hâlinde yaşamanın sonucu olarak ortaya çıkan problemleri çözmemiz için gelişmiştir.

Mercer ve Sperber “mantık hipersosyal bireylerin kendileri için geliştirdiği bir adaptasyon biçimidir” diyorlar. “Entellektüel” bakış açısına göre aklın tuhaf veya düpedüz aptalca görünen yapısı, sosyal “etkileşimci” bir perspektiften bakıldığında kurnazca görünebilir.

“Doğrulama yanlılığı” olarak bilinen şeyi düşünün. İnsanların kendi kanaatlerini destekleyen bilgileri benimseme ve çelişenleri reddetme eğilimi. Tanımlanmış onca kusurlu düşünce tarzı arasında doğrulama yanlılığı en iyi kataloglanmış olanı, ve tüm ders kitaplarındaki deneylerin ana konusu. Bu deneyler arasında en meşhur olanı yine Stanford’da yapılmıştı. Bu deneyde araştırmacılar, idam cezası hakkında birbirine zıt görüşleri olan bir grup öğrenciyi bir araya toplamıştı. Öğrencilerin yarısı, suç işlemeyi caydırdığı düşüncesiyle cezadan yana olduklarını savunurken, diğer yarısı suç üzerinde hiçbir etkisi olmadığını düşünerek cezaya karşı çıkmıştı.

Öğrencilerden iki çalışmaya karşılık vermeleri istendi. Bir veri, cezaya karşı çıkan argümanı destekleyecek, diğeri ise kafalarda soru işareti bırakacak biçimde sunulmuştu. Ancak iki çalışma da (tahmin ettiğiniz gibi) uydurmaydı ve etkili istatistikler sunacak biçimde tasarlanmıştı. İdam cezasını savunmuş öğrenciler, suçu caydırma oranları yüksek olan verileri güvenilir bulurken, düşük verileri ikna edici bulmamıştı. Cezaya karşı çıkmış öğrenciler de güvenilir olan veriler konusunda tam tersi fikirdeydi. Deneyin sonunda öğrencilere yeniden görüşleri soruldu ve öğrenciler baştaki görüşlerine daha da bağlı hâle gelmişlerdi.

Akıl güvenilir muhakemeler üretmek için tasarlandıysa, o halde doğrulama yanlılığından daha büyük bir tasarım hatasını anlamak zordur. Mercier ve Sperber, bizim gibi düşünen bir fareyi hayal etmeyi öneriyor. Etrafında kedilerin olmadığı fikrine inanmaya meyilli bir fare kısa sürede kedinin akşam yemeği olurdu. Doğrulama yanlılığı, insanları yeni veya dikkate alınmamış tehditlerin kanıtlarını bile görmezden gelmeye sürüklediğinden, evrim sürecinde kaybolması gereken bir nitelikti. Mercier ve Sperber’e göre kaybolmamasının ardında yatan gerçek ise bu niteliğin bir uyum işlevine sahip olması ve bizim “hipersosyalliğimizle” ilgili.

Mercier ve Sperber “doğrulama sapması“ terimini kullanmayı tercih ediyorlar. Onlara göre insanlar aslında tesadüfen bön değiller. Öyle ki, başkalarının argümanlarında sadece zayıflıklara odaklanırken, konu bize geldiğinde neredeyse değişmez bir biçimde oralı olmuyoruz.

Yakın dönemde Mercier’in Avrupalı meslektaşlarıyla birlikte yaptığı bir deney bu asimetriyi uygun bir biçimde açıklıyor. Deneye katılanların çeşitli basit mantık problemlerine cevap vermeleri ve cevaplarını açıklamaları istendi. Daha sonrasında katılımcılara hata tespit etmiş olmalarına karşın cevaplarını değiştirme şansı verildi. Ancak çoğunluk ilk cevabından memnundu, verilen ikinci şansta fikrini değiştirenlerin sayısı yüzde 15’ten azdı.

Üçüncü aşamada katılımcılara sorulara verdikleri cevapları ile onlarınkinden farklı bir sonuç bulmuş diğer katılımcıların cevapları gösterildi. Katılımcılara bir kez daha cevaplarını değiştirme şansı tanındı. Ancak küçük bir oyunla karşı karşıyalardı: “Başkalarının cevapları” olarak gösterilenler aslında kendi cevapları, “kendi cevapları” ise başkalarınınkiydi. Katılımcıların yarısı durumun farkına varmıştı. Diğer yarısı ise aniden eleştirel bir tavra bürünmüş ve yüzde 60’a yakını daha önce tatmin oldukları cevaplarını reddetmişti.

Mercier ve Sperber’e göre bu orantısızlık, muhakemenin gerçekleştirmek için evrildiği grubun diğer üyeleri tarafından kazıklanmamıza engel olma görevini yansıtıyor. Küçük avcı-toplayıcı gruplarda yaşarken atalarımız öncelikle sosyal statüleriyle ilgilenmiş, diğerleri mağara çevresinde boş boş dolanırken ava çıkarak hayatlarını riske atmadıklarından emin olmuşlardı. Doğru düzgün akıl yürütmenin bir kazanımı olmazdı, tartışma kazanmaktan ise elde edilecek çok şey vardı.

Atalarımızın kafasını yormadığı onca sorun arasında idam cezasının caydırıcılığı ve bir itfaiyecinin ideal özellikleri de vardı. Ayrıca uydurma araştırmalar, yalan haberler veya Twitter’la uğraşmalarına gerek yoktu. Bunlar söz konusu olmadığı için de bugün muhakemenin bizi sıklıkla yüz üstü bırakmasına şaşırmamak lazım. Mercier ve Sperber’ın da dediği gibi: “Bu, çevrenin doğal seçilimin yetişmesi için fazla hızlı değişmesi durumunun birçok örneğinden biri.”

Bilişsel bilimle ilgilenen Brown Üniversitesi’nden Steven Sloman ve Colorado Üniversitesi’nden Philip Fernbach da girişkenliğin insan zihninin nasıl çalıştığı, daha doğrusu nasıl arızalı çalıştığını açıklamanın kilit noktası olduğuna inanıyor. Yazdıkları The Knowledge Illusion: Why We Never Think Alone (Bilgi İllüzyonu: Neden Hiç Tek Başımıza Düşünmeyiz) kitabına, tuvaletlere göz atarak başlıyorlar.

Amerika Birleşik Devletleri ve diğer gelişmiş ülkelerde yaşayan hemen herkes tuvaletlere aşinadır. Tipik bir sifonlu tuvalette, içi suyla dolu bir seramik kase mevcuttur. Sifona basıldığı anda su ve içinde birikmiş her şey bir boruya çekilir, oradan da doğruca kanalizasyona gider. Peki, bu tam olarak nasıl gerçekleşiyor?

Yale Üniversitesi’nde yapılmış bir çalışmada lisansüstü öğrencilerden tuvaletler, fermuarlar ve silindir kilitler dahil gündelik hayatta kullanılan cihazlara ilişkin bilgilerini derecelendirmeleri istendi. Sonrasında cihazların nasıl çalıştığına dair ayrıntılı, adım adım açıklamalar yazmaları ve bilgilerini tekrar değerlendirmeleri gerekiyordu. Görünüşe göre öğrencilerin bu çabası kendi cehaletlerini ele verdi, çünkü kendi kendini değerlendirme becerileri azaldı. (Tuvaletler meğer göründüklerinden daha karmaşıkmış.)

Sloman ve Fernbach , “açıklayıcı derinlik yanılsaması”  diye adlandırdıkları etkiyi neredeyse her yerde görüyor. İnsanlar, gerçekte olduğundan daha çoğunu bildiklerini sanıyorlar. Bu inancı ısrarla sürdürmemize sebep olan şey ise diğer insanlar. Tuvaleti ele alırsak, başka biri bunu ben kolayca kullanayım diye tasarladı. Bu, insanların çok iyi olduğu bir şey. Evrimsel tarihimizin büyük ihtimalle en önemli gelişmelerinden olan beraber avlanmanın bir yolunu bulduğumuzdan beri birbirimizin uzmanlıklarına güveniyoruz. Sloman ve Fernbach’ın iddiasına göre o kadar iyi işbirliği yapıyoruz ki, kendi bilgimizin nerede bitip diğerininkinin nerede başladığını zar zor ayırt edebiliyoruz.

“Bilişsel emeği bölüşme biçimimizdeki doğallığı ima eden şeylerden biri”nin, “bir kişinin fikirleri ve bilgisiyle” gruptaki “diğer üyelerin sahip oldukları arasında keskin bir sınır çizilmemesi” olduğunu belirtiyorlar.

Bu sınırsızlık, dilerseniz karışıklık da diyebiliriz, ilerleme dediğimiz konu için önem arz ediyor. İnsanlar yeni yaşam yolları için yeni araçlar ürettikçe aynı zamanda yeni cehalet alanları doğurdu. Eğer herkes bıçak tutmadan önce metal işçiliğinin prensiplerine hakim olmakta ısrar etseydi, Bronz Çağı bir işe yaramazdı. Yeni teknolojiler söz konusu olduğunda eksik bir anlayışın güçlendirici etkisi yadsınamaz.

Sloman ve Fernbach’a göre bizi sıkıntıya sokan kısım, politik alan. Nasıl çalıştığını bilmeden sifonu çekmem bir şey, neyden bahsettiğime dair hiçbir fikrim olmadan göç yasağını onaylamam veya karşı çıkmam başka bir şey. Sloman ve Fernbach 2014’te, Rusya’nın Ukrayna’nın Kırım bölgesini ilhak etmesinden çok da uzun zaman geçmeden yapılmış bir anketten bahsediyor. Katılımcılara Amerika Birleşik Devletleri’nin nasıl tepki vermesi gerektiği ve harita üzerinde Ukrayna’yı gösterip gösteremeyecekleri soruluyor. Coğrafya konusunda daha çok yanılanların askeri müdaheleden yana olma olasılıkları daha yüksek çıkıyor. (Katılımcılar Ukrayna’nın konumundan o kadar emin değildi ki ortalama tahmin Ukrayna’ya 1800 mil kadar uzaktı, yani Kiev’den Madrid’e yol olurdu.)

Diğer birçok konuda yapılan anketlerde de ortaya aynı derecede korkunç sonuçlar çıktı. “Kural olarak meselelere ilişkin güçlü hisler, derin bir anlayıştan doğmuyor,” diyor Sloman ve Fernbach. Diğer akıllara olan bağlılığımız da bu sorunu pekiştiriyor. Diyelim ki Uygun Bakım Yasası’na karşı aldığın pozisyonun bir dayanağı yok ve ben buna inanıyorum, demek ki benim görüşümün de bir dayanağı yok. Tom’la konuşursam ve benimle hemfikir olursa onun görüşü de dayanaksızdır, ama üçümüz de aynı fikirde olacağımız için görüşümüzden çok daha emin hissetmeye başlarız. Diyelim ki hepimiz kendi düşüncemize karşı çıkan her bilgiyi inandırıcı olmadığı gerekçesiyle ciddiye almıyoruz, alın size Trump hükümeti.

Sloman ve Fernbach’ın gözlemlerine göre bu, “bir bilgi topluluğunun nasıl tehlikeli hâle gelebileceğini” gösteriyor. İkili, ev aletlerini kamu politikalarıyla değiştirerek kendi tuvalet deneyini yarattı. 2012’de yapılan bir çalışmada insanlara “Tek ödeyicili bir sağlık sistemi ya da öğretmenler için liyakata dayalı ödeme olmalı mı?” gibi sorular soruldu. Katılımcılardan, önergelere ne ölçüde katılıp katılmadıklarını derecelendirmeleri istendi. Daha sonra da her birinin uygulanmasının olası etkilerini olabildiğince ayrıntılı anlatmaları talimatı verildi. Bu noktada insanların çoğu sıkıntı yaşadı. Görüşlerini tekrar derecelendirmeleri istenince de daha az şiddetli katılmak veya katılmamak adına söylemlerini yumuşattılar.

Sloman ve Fernbach bu sonuca bakınca karanlık bir dünyada yakılmış küçük bir mum ışığı görüyor. Eğer biz, arkadaşlarımız veya CNN’deki uzmanlar, daha az ahkam kesip kamu politikalarının uygulamaları üzerinde daha çok çalışırsak, aslında her şeyden ne kadar bihaber olduğumuzu fark edip bakış açımızı yumuşatabiliriz. Onların söylemiyle bu, “açıklayıcı derinlik yanılsamasını yıkacak ve insanların tutumlarını değiştirecek tek düşünce biçimi” olabilir.

Bilim, insanların doğal eğilimlerini doğrulayan bir sistem olarak da değerlendirilebilir. İyi işleyen bir laboratuvarda doğrulama sapmasına yer yoktur, sonuçlar diğer laboratuvarlarda bunları doğrulamak için hiçbir dürtüsü olmayan araştırmacılar tarafından da tekrarlanabilir olmalıdır. Bu da sistemin neden bu kadar başarılı olduğunu kanıtlayabilir. Herhangi bir anda ağız dalaşları bir alana hakim olabilir, ama sonunda yöntem üstün gelir. Bilim, biz yerimizde saysak bile ilerlemeye devam eder.

Psikiyatrist Jack Gorman ve kamu sağlığı uzmanı kızı Sara Gorman, bilimin bize söyledikleriyle bizim kendimize söylediklerimiz arasındaki farkı, Denying to the Grave: Why We Ignore the Facts That Will Save Us (Mezara Kadar Reddetmek: Bizi Kurtaracak Gerçekleri Neden Reddediyoruz) adlı kitapta irdeliyor. Endişelerinin temelinde, aşı yaptırmanın zararları gibi açıkça yanlış olmakla kalmayıp aynı zamanda ölümcül olma riski taşıyan inançlar yatıyor. Elbette esas tehlikeli olan şey aşı olmamak, aşıların en başta ortaya çıkma sebebi bu. Gorman’lara göre “Bağışıklık kazandırma, modern tıbbın zaferlerinden biri.” Aşıların güvenilir olduğuna ve bağışıklık kazandırmayla otizm arasında bir bağlantı olmadığına dair ne kadar çok bilimsel çalışma sonucu olsa da, aşı karşıtları kılını kıpırdatmamaya devam ediyor. (Onlar şimdi, kendisi, eşi ve oğulları Barron’a aşı yaptırsa da çocuk doktorlarının önerdiği zaman çizelgesine göre yaptırmayı reddettiğini söyleyen Donald Trump’ı da kendi taraflarında kabul edebilir.)

Gorman’lar da, şu anda kendine zarar veriyormuş gibi görünen düşünce tarzlarının bir noktada uyarlanabilir olması gerektiğini savunuyor. Ayrıca fizyolojik bir bileşene sahip olduğunu söyledikleri doğrulama yanlılığına onlar da birçok sayfa ayırıyor. İnsanların kendi fikirlerini destekleyen bilgileri hazmederken gerçek bir haz, dopamin seli deneyimlediklerini gösteren bir araştırmadan söz ediyorlar. Gözlemlerine göre “hatalı olduğumuzu bilsek bile ‘ayak diremek’ iyi hissettiriyor.”

Gorman’lar sadece yanlışlarımızı listelemek değil, aynı zamanda onları düzeltmek istiyor. Onlara göre insanları aşıların çocuklar için yararlı, silahların ise tehlikeli olduğuna inandırmanın bir yolu olmalı. (Yıkmaya çalıştıkları bir diğer istatiksel olarak kanıtlanamasa da yaygın olan inanç, silah bulundurmanın insanı güvende tutacağı düşüncesi.) Öte yandan burada, bizzat sıraladıkları problemlerle karşı karşılar. İnsanlara sunulan kesin bilgilerin bir yararı olmuyor gibi görünüyor, çünkü dikkate almıyorlar. İnsanların duygularına hitap etmek daha iyi bir fikir olabilir, ancak bu da sağlıklı bilimi yayma hedefi için etik açıdan sorunlu. Kitaplarının sonuna doğru “hâlâ devam eden zorluk, yanlış bilimsel düşünceye yol açan eğilimlere hitap etmenin bir yolunu bulmak” diyorlar.

The Enigma of Reason (Muhakemenin Gizemi), The Knowledge Illusion (Bilgi Yanılsaması) ve Denying to the Grave (Mezara Kadar Reddetmek) kitaplarının hepsi Kasım 2016’daki seçimlerden önce yazılmıştı. Buna rağmen Kellyanne Conway’in ve “alternatif gerçekler”in yükselişini öngörüyorlar. Bugünlerde bütün ülke, ya kimsenin başında durmadığı ya da Steve Bannon tarafından yürütülen çok büyük bir psikolojik deneye terk edilmiş gibi hissedilebilir. Aklı başında temsilciler buna bir çözüm getirebilir. Ancak literatür, bu konuda pek güven vermiyor.