Mizahın evrenselliği ve tehdide dönüşen komedyenler

6   +   1   =  

Bir gün toplumsal cinsiyet çalışmalarıyla ilgilenen bir kadınla tanıştım. Sohbet etmeye başladık ve konu Woody Allen filmlerine uzandı. Ben de ona müstehzi bir üslupla “Woody Allen’ı çok severim, ama küçük kızlardan hoşlanmıyorum,” dedim. Herhangi bir tepki vermedi, sadece bakmakla yetindi. Tahmin edileceği üzere, aramızda kapanması zor bir mesafe oluştu. Daha sonra bu hadise üzerine düşünmeye başladım. Yaptığım espride bir sorun mu vardı? Evet, vardı, büyük ihtimalle de rahatsızlık versin diye yapmıştım. Hatta üzerine biraz düşününce aslında Woody Allen’ın suçsuz olduğunu düşündüğümü, espriyi de feminist politik doğruculuğu rahatsız etmek için yaptığımı fark ettim. Yanlış anlaşılmasın, yaparken bu niyette değildim, sonradan altında yatanın bu olduğuna kanaat getirdim.

Bir süre sonra bu olayı anlattığım bir arkadaşım (cinsiyetinin erkek olduğunu belirtmenin önemli olabileceğini düşünüyorum), farkına vardığım şeylerle hiç ilgilenmedi ve daha temel olduğunu düşündüğü bir noktaya takıldı: “Pedofiliyle ilgili nasıl espri yaparsın?” Bu sorunun (ya da tepkinin) bende tetiklediği karşı soru hâliyle şuydu: Her şeyle ilgili espri yapamaz mıyım? Ricky Gervais, Humanity adlı popüler gösterisinde her şeyin bir espriye konu olabileceğini, gayriahlaki bir durumla ilgili espri yapmanın insanları kötü biri yapmayacağını söylüyordu. “Woody Allen’ı çok seviyorum, ama küçük kızlardan hoşlanmıyorum,” demem aslında pedofiliyi sorunlu bir alan olarak gördüğüm anlamına da gelmiyor muydu? Yani esprime göre Woody Allen bir pedofil, söylemde bunu kabul ediyorum, ayrıca Allen’ı sevmekle beraber onun gibi bir insan değilim. Esprisini yaptığım şey tam olarak ne?

İzin verin, bir anekdot daha anlatayım. Bir gün Kürt arkadaşımın ayakkabısının bağcıklarını bir türlü bağlayamadığını görünce “Yahu daha ayakkabını bağlayamıyorsun, bağımsız devleti nasıl kuracaksın!” dedim. Yaptığım “hassas” şaka, pekâlâ ırkçılığa ve Kürt düşmanlığına kapı aralıyordu. Hatta bu esprimi “Kürt düşmanlığı” üzerinden okuyabileceğimiz gibi “Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğünü” alaya almak üzerinden de okuyabilirdik. O ise hiçbir zaman beni ırkçılık, faşistlik ya da milliyetçilikle suçlamadı, esprime de bir anlam yüklemedi, çünkü yakın bir arkadaşım ve benim nasıl bir politik görüşüm olduğunu hâliyle çok iyi biliyor.

Tam burada soluklanıp Sigmund Freud’un esprilerle ilgili olan ve zerre komik olmayan kitabından bir alıntıya başvuralım: “Eğer kişi gülünç bir şeyle karşılaşırsa ondan kendi kendine de zevk alabilir. Bir espri ise tersine başka birine söylenmek zorundadır.”[1] Espri başka biriyle buluştuğunda bir anlam yaratmaya başlıyor, o yüzden başka birine söylenmek zorunda. Hatta bir esprinin niteliğini de yine yapılan kişi ya da kişiler belirliyor. Yani benim Woody Allen esprim feminist bir kadın için bir “espri” bile değilken, başka birine yaptığımda komik bulunabilir. Tabii ne mutlu ki ben bu esprileri yalnızca iki kişiye yaptım. Yani bunlar bir gösterinin parçası değildi. Peki, rahatsız edici espriler bir gösterinin parçasıysa ne olur?

Malum, ülkemizde son bir ay içinde iki adet komedyen vakası yaşandı. İlkinde Alevilerle ilgili espri yapan Pınar Fidan davalık oldu. İkinci olaydaysa Atatürk ve Mevlânâ ile ilgili espri yapan Emre Günsal hızla tutuklandı (Hızlı olması umut verici, eskiden olsa tutuklanması daha uzun sürebilirdi, demek ki yeni rejim sayesinde hızlı karar alınabiliyor). Ardından Türkiye (ya da halkımızın bir kısmı diyelim, çünkü bu tartışmanın Türkiye halklarının ne kadarını kapsadığından hiç emin değilim) ofansif mizahı tartışmaya başladı. Bu yazıda ofansif mizahın ne olduğunu ya da olmadığını irdeleyerek konuya kendimce açıklık getirmek niyetinde değilim. Dürüst olmak gerekirse, ofansif mizahın ne olduğunu tam olarak bilmiyorum, bu sorunun yanıtıyla pek de ilgilenmiyorum. Benim merak ettiğim, Türkiye’de Louis C.K. veya Ricky Gervais gibi mizah anlayışlarına sahip komedyenlerin olup olamayacağı. “Abi onların yaptığını bizim ülkemizde yapamazsın!” gibi cümleleri sıklıkla duyuyorum. Peki, neden yapılamaz? Bizim ülkemizin insanları yeteri kadar modern olmadıkları için mi? Yoksa bizde linç kültürü olduğu için mi? Mizah sorunsalının cevapları bu kadar basit sorularda saklı olmasa gerek.

Mizah üretimi pekâlâ kültürel bir şey ve kültürel kodların, kuralların sınırlarına çarpa çarpa yükseliyor. Karikatürist Umut Sarıkaya’nın mizahını düşünelim, tam da Türkiye toplumunun bağ kurabileceği damarlara temas ediyor. Bundan yola çıkarak bir Amerikalının Umut Sarıkaya’nın mizahıyla pek de (belki de hiç) bağ kuramayacağını tahmin ediyorum. Bu bize mizahın kültürel sınırlarını gösteriyor. Peki, “biz” Jerry Seinfeld’e gülmüyor muyuz? Jerry Seinfeld bir Türk olarak beni güldürüyorsa, Umut Sarıkaya bir Amerikalıyı neden güldüremez? Çünkü Amerikalıların büyük çoğunluğu Türkçe bilmiyor ve inat edip Umut Sarıkaya’nın dilini öğrenseler bile onun esprilerine gülmeyebilirler. Neden? Çünkü Sarıkaya’nın yaptığı sosyokültürel göndermeleri anlamaları için de ayrı bir mesai harcamaları gerek. Peki, ben Jerry Seinfeld’e nasıl gülüyorum? İyi kötü İngilizcem var diye mi? Pek ilgisi olmasa gerek, İngilizce bilmeyen kardeşim de Türkçe altyazılar sayesinde Jerry Seinfeld’e gülüyor. Öte yandan Amerikalıların büyük bir çoğunluğunun İngilizce altyazıyla bile Cem Yılmaz’a gülemeyeceğine dair bu yazıyı okuyan herkesle hemfikir olduğumuza eminim. Neden hemfikiriz? Çünkü Cem Yılmaz veya Umut Sarıkaya “evrensel” değil, ama Jerry Seinfeld ya da Ricky Gervais “evrensel.” Cem Yılmaz, Altyazı’nın 91. sayısında yer alan söyleşisinde şöyle diyordu: “Bizim Amerikan esprisini algılamak için 30-40 senelik çabamızı görmezden geliyor adam. Bunu adamın hüneri zannediyor. Yani sen, ben ortaokuldan beri İngilizce öğrenmeye çalışıyoruz, ‘idioms’ bilmem ne, filmleriyle şunlarıyla bunlarıyla gayret ediyoruz anlamaya, sonra da diyoruz ki, ‘adam çok evrensel yaa’. Adam evrensel filan değil ya, anlamak için götümüzü yırttık. İngilizce öğrendik, yeri geldiği zaman ‘subtitle’ı kapattık, yeri geldiği zaman açtık, bir gayret var. Bu herif bizimle hiç ilgilenmiyorsa ben naapim.”[2]

Cem Yılmaz’ın anlatmaya çalıştığı şey, aslında tam da benim yukarıda sorduğum sorularla ilgili. Batı modernitesine dahil olabildiğimiz ölçüde “evrensel”, hatta “dünyalı” oluyoruz. Cem Yılmaz’ın esprileri “yerel” kabul ediliyor, Jerry Seinfeld’in [çok sevdiğim için ısrarla Jerry Seinfeld örneğini veriyorum, siz okurken Seinfeld yazan yerlere sevdiğiniz herhangi bir Batılı (tercihen ABD ya da Britanya kökenli) komedyeni koyabilirsiniz] esprilerinin ise herkese hitap ettiği varsayılıyor.

Kapitalizm denen düzenin ortak bir evren yarattığı açık. Hele günümüzde “küreselleşme” denen olguyla bunun ileri safhasını yaşıyoruz. Marx ve Engels kapitalizmin eşitsiz-bileşik gelişim yasası ile büyüdüğünü söylüyordu (Bu bir yasa mı emin değilim, ama kendilerinin haksız olmadığına inancım tam). Bugün bir ve bütün dünyadan bahsedebiliyoruz, ama tam da çözülemez çelişkileriyle bu hâle gelmiş bir dünya bu. Dünyanın herhangi yerindeki bir komedyenin (bu da genelde Amerika veya İngiltere oluyor) mizah tarzı hoşumuza gidebiliyor, hatta öyle hoşumuza gidiyor ki biz de bir benzerini kendi topraklarımızda, kendi üslubumuzla denemek istiyoruz. Çoğunlukla aynı etkiyi yaratmıyor.

Neden bir Yahudi’nin Holokost ile ilgili yaptığı mizahın bir benzerini Alevi bir komedyen Madımak Oteli’yle ilgili yapamıyor? (bkz. Pınar Fidan) İşte dünyanın eşitsiz ve bileşik gelişimi tam da burada devreye giriyor. Bugün “ortak” bir zamanda yaşıyoruz. Dünyanın herhangi bir yerindeki bilgiye ve deneyime ulaşabiliyoruz. Hiçbir kültür birbirine yabancı değil. Zaten savunucuları için küreselleşmenin olumlu yanı da bu değil mi? Lakin küreselleşme her yeri birbiriyle eşitlerken, bütün dünyanın aynı çizgiyi takip etmiş ortak bir geçmişi olduğu sanrısını yaratıyor. Aynı tarihsel andayız, ama bu âna aynı yoldan yürüyerek veya aynı duraklarda soluklanarak gelmedik. Belki de bu tarihsel âna gelmeyi tercih bile etmedik. Evet, Almanya devleti (ya da diğer Batı ülkeleri) Holokost’la yıllardır yüzleşiyor. Peki, Almanya Holokost’la yüzleşince biz de yüzleşmiş sayılıyor muyuz? Türkiye toplumu Madımak’la yüzleşti mi? Madımak Oteli birkaç sene öncesine kadar et lokantasıydı, bu lokanta sonradan kapatıldıysa da yerine bir utanç müzesinin yapıldığı söylenemez. Bir Yahudi’nin Holokost hakkında mizah yapabilmesi biraz da yıllar süren ve hâlâ devam eden bir yüzleşme deneyiminin üzerine oturmuyor mu?

Türkiye birçok toplumsal olayın ısrarla tartışılmadığı bir ülke. Mizahın ise kendi başına bir tartışma ve yüzleşme kanalı açabileceğini düşünenlerden değilim. Türkiye için esaslı bir tartışmanın ve yüzleşmenin yolu politik-kültürel dönüşümden geçiyor. Toplumun büyük çoğunluğu Gazi Paşa hazretlerini korumak için neden bir kanun olduğunu sorgulamıyor. Bu kanunu sorgulayan bir kesimse TCK’da “kutsal değerleri aşağılamak” suçunun bulunmasından rahatsızlık duymuyor. Anlaşılacağı üzere her kesim için sorgulanamayacak değerler zinciri var. Türkiye’de bazı figürlerin (Gazi Paşa, Tayyip Bey vs.), olayların (Ermeni Soykırımı, Kürt meselesi vs.), değerlerin (peygamber, İslam vs.) sorgulanamamasını toplumun kültürsüzlüğüyle, hoşgörüsüzlüğüyle açıklamak mümkün, ama böyle bir açıklama çok sığ olurdu. Batı dünyası da aynı sıkıntıyı 2005’te yayımlanan Hz. Muhammed karikatürlerinde yaşadı. Yani “Türkiye’nin yapısal krizleri var, o yüzden de burada tabularla alay eden bir mizah ne yazık ki yapılamaz,” demek istemiyorum. Ben daha çok meselenin böylesine geniş bir elekten süzülerek önümüze geldiğini anlatmaya çalıştım. Eagleton’a başvurmak gerekirse: “Komedi, yalnızca anarşik yatkınlığından dolayı değil aynı zamanda acı ve ölüm gibi önemli meseleleri hafife aldığından ve böylece egemen sınıfların ellerinin altında tuttukları yargı yaptırımlarının bazılarının gücünü azalttığından da bir tehdit oluşturur.”[3] Bu “tehdit”, geçtiğimiz günlerde Emre Günsal’ın hızla tutuklanmasına sebep oldu. 1982’de Ferhan Şensoy’un Şahları da Vururlar oyunu nedeniyle Ses Tiyatrosunun ateşe verilmesinin altında da aynı “tehdit” vardı. Velhasıl tehditlerin olmadığı, mizahçıların da en fazla gülünmeyerek tepki gördükleri (çocukların şeker yiyebildiği, buzulların erimediği, Trump’ın tek vasfının zengin olması olduğu, Tayyip Bey’in bütün zamanını torunlarına ayırdığı) bir “memleket” ve Dünya dileğiyle.


[1] Sigmund Freud, Espriler ve Bilinçdışı ile İlişkileri, Çeviren: Dr. Emre Kapkın, Payel Yayınları, İstanbul, 2016, s.174.

[2] Cem Yılmaz röportajı, Altyazı 91 (Ocak 2010), s. 42.

[3] Terry Eagleton, Mizah, Çeviren: Melih Pekdemir, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2019, s. 93.



sayın okur, gönüllü yayıncılığın velinimetlere ihtiyacı olacağını biliyorduk. yazılarımızı okuduğunuz, beğendiğiniz, paylaştığınız için müteşekkiriz. vesaire için maddi destek de sunmak isterseniz, ziyadesiyle minnettar olacağız.