Gervaist Manifesto: “After Life”

7   +   5   =  

“Bence turist gibiyiz. 13,5 milyar yıl boyunca yoktuk, eğer şanslıysak 80-90 yılımız var, sonra da bir daha hiç var olmamaya dönüyoruz. O yüzden tadını çıkarmalıyız. Hayat çok olağanüstü, uğruna yaşamaya değecek çok fazla şey var.”

Bu sözler komedyen Ricky Gervais’e ait. Stephen Colbert’in talk show’una konuk olduğu bölümde söylüyor. Sonra da ikili, bir önceki yıl yaptıkları inanç ve ateizm tartışmasına da referansla konuşmaya devam ediyor, Gervais bir noktada (video başlığının da işaret ettiği gibi) tanrılara değil köpeklere inandığını söylüyor.

Bu on dakikalık video, Ricky Gervais’in pek çok yerde tekrarladığı hayat görüşüne dair önemli ipuçları sunuyor. Hatta dünyaya ve insanların Dünya’da bulundukları süreye dair düşündüklerinin damıtılmış hâli de diyebiliriz. Geçtiğimiz ay Netflix’te yayınlanan, geçtiğimiz günlerde de ikinci sezon onayını alan dizisi After Life’ın da tam olarak böyle bir yapısı var.

Bu tespit, bizi dizinin iyiliği ya da kötülüğünün ötesinde bir tartışmaya da sürüklüyor. Kimi zaman klişelere yaslandığını ve didaktizme kaydığını, sonunun fazla naif bir yere bağlandığını kabul etmekle birlikte diziyi hayli sevdim. Bunun sebebinin de “Gervaist” bir manifesto sunması, ünlü komedyenin zihnine gerçek anlamda yakından bir bakış atmaya olanak sağlaması olduğunu düşünüyorum. Bunu da benzer bir yapının yalnızca kırıntılarını sunduğu için o kadar da iyi işlemediğini düşündüğüm The Invention of Lying (Ricky Gervais & Matthew Robinson, 2009) ile kısaca karşılaştırarak anlatayım.

The Invention of Lying yalan söylemenin henüz icat edilmediği, herkesin ilk aklına geleni olduğu gibi söylediği bir dünyada geçiyor. Gervais’in bizzat oynadığı bir yazar, müşkül bir durumu lehine çevirmek için “olmayan bir şeyi olmuş gibi söylemek” pratiğine başvurma fikrini keşfediyor, böylelikle başarıya ulaşıyor. Devamında ise insanların davranış biçimlerini şekillendirmek için ortaya kendisi yerine kadir-i mutlak bir figürü, “gökyüzündeki adam”ı atıyor. Filmi izlerken hayli komik ve kuvvetli başlangıcın ardından parlak fikirlerini giderek kaybettiğini düşündüğümü hatırlıyorum. Filmde Gervais’in tanrıya inanan insanlara karşı getirmek istediği eleştirinin hiç yalan söylemeyen insanlardan oluşan dünya fikrinin önüne geçtiğini, hikâyenin de tanrının dünya üzerinde tek (ya da en iyi) yalan söyleyen insan tarafından yaratılması gibi ucuz bir “gimmick” (şaka, numara) uğruna heba edildiğini söylemek mümkün.

Ricky Gervais elbette ateist kimliğiyle bilinen biri. Bunu tek kişilik gösterilerinde sıklıkla dillendiriyor, özellikle Out of England 2 adını taşıyan gösterisinin Nuh’un gemisi kısmını izlemeyenler için önereyim. Twitter’da da her zaman benzer çıkışlarını görmek mümkün. After Life’ta ise bu ve bunun gibi düşüncelerini, hayata dair kafa yorduğu meseleleri öyle ya da böyle hikâyeye dahil edebilmiş gibi görünüyor.

Karısını yakın zamanda kaybetmesinin travmasını kaba ve umursamaz bir persona’ya bürünerek atlatmaya çalışan ana karakter Tony, Gervais’in ölüm, kader, intihar, politik doğruculuk ve hayvan sevgisi gibi konuların yanı sıra inanç ve inançsızlık, iyilik ve kötülük gibi ikilikleri irdelemesi için geniş bir oyun alanı açıyor. Anlatının merkezinde ise bu dünyada ne yapıyoruz ve ne uğruna yaşıyoruz soruları var.

Karakterin savunma mekanizması olarak geliştirdiği patavatsızlığı, Gervais’in gerçekten de düşündüğü pek çok şeyi rahatlıkla aktarmasına olanak sağlıyor. Bunu Cem Yılmaz’ın CMYLMZ’sindeki “Beni bu tarz espriler yaparken görmezsiniz” deyip, muhtemelen kendi komedyen persona’sına uymayacağını düşündüğü ama reaksiyon alacağından emin olduğu, yapmaktan imtina ediyormuş gibi görünmesi üzerinden formüle ettiği esprilere benzetebiliriz. After Life’ta da ateistliğini olabilecek en basit ve çiğ argümanlarla sorgulayan iş arkadaşı Kath’e Tony’nin verdiği akıllıca cevaplar, komedyenin gerçek hayatta da bazı Twitter kullanıcılarıyla girdiği diyalogları hatırlatıyor.

İstediği zaman istediğini söyleyebilme hâli, elbette politik doğruculuk tartışmasında da bir yerlere temas ediyor. Bu da Ricky Gervais’in komedi yapma biçiminde en takıntılı olduğu, en çok üzerinde durduğu konulardan biri. Yine Stephen Colbert’in programında söylediklerine başvuralım: “Üzerine şaka yapılamayacak hiçbir konu yok. Önemli olan şakanın kendisi ve hedefini ayırmak. İnsanlar şakanın konusuyla hedefini birbirine karıştırdığında alınıyor, oysa bu ikisi aynı olmak zorunda değil. […] Alınmak, haklı olduğunuzu göstermez. Bazı insanlar eşitlikten alınıyor. [Donald Trump] eşitlikten alınıyor, bu onun haklı olduğu anlamına gelmiyor.” Şakanın bahsettiği şey ile muhatabını ayırmak, After Life’ın komedi kulübü sahnesinde de karşımıza çıkıyor. Yakın arkadaşının kendisini öldürmesi üzerinden bir şaka yapan komedyen, Tony’nin somurttuğunu görünce ona da takılmaya çalışıyor, Tony’nin kendisini gerçekten öldürmeyi düşündüğünü söylemesiyle gecenin kalanı bütün salon için bir anda tuhaf ve gergin bir hâl alıyor. Tony’nin bu hareketi için kayınbiraderi (ve patronu) Matt’e sunduğu açıklama şöyle: “Yani o intihar hakkında şaka yapabiliyor, ama ben bunu söyleyemiyorum, öyle mi?” Matt ise komedyenin yalnızca insanları güldürmeye çalıştığını, esprinin muhatabının Tony olmadığını vurguluyor. Burada (sonunda Tony’nin de benzer bir çizgiye gelmesinden de destek alarak) anlatının tamamen Matt’in haklılığını belirtmek üzere kurgulandığına dikkat çekmek gerek. Yani Ricky Gervais bu sefer nakşolmasını istediği fikri kendisine değil, başka bir karaktere söyletiyor, kendi canlandırdığı karakterin bu görüşe katılmama refleksi göstermesine de yer vererek seyircinin savunmasını tamamen kırıyor. Üstelik karşı tarafa bir komedyen koyarak, normalde yaptığı işe dönük bakışı da kendi görüşü doğrultusunda savunuyor. Özetle Tony’nin alınması, haklı olduğunu göstermiyor.

Ricky Gervais’in röportajlarında, açıklamalarında, ya da Twitter’da söylediği “Maneviyata en çok bir köpeği izlerken yaklaşıyorum. Onlar inanılmaz, sihirli canlılar. Daha iyi bir şey icat edemem. Onlar kadar iyi hiçbir şey yok,” gibi sözler de dizide elbette kendine bir karşılık buluyor. Tony’nin intihar etmekten vazgeçmek için ileri sürdüğü gerekçe, köpeği besleyecek kimsenin kalmayacağı endişesi. Bunun bir bahaneden ibaret olduğu her ne kadar kayınbiraderinin ona ayarladığı berbat buluşmada tanıştığı kadın tarafından ortaya konsa da, karaktere o an için makul geldiğini iddia edebiliriz. Nitekim aynı buluşmada kadına hayvanları insanlardan daha çok sevdiğini, çünkü onların ağlanıp sızlanmadan işlerine güçlerine baktıklarını söylüyor.

Tony komedi kulübünde de vurguladığı gibi sürekli kendini öldürmekten bahsetse de iş bunu gerçekten yapmaya geldiği zaman farklı erteleme yolları buluyor. O intiharı sürekli ertelerken, ölümünden öteye bir video gönderen eşi kendi ölümünün kontrolünü ele almaya dair bir adım atıyor. Nitekim Allan Kellehear’ın Ölüm Üzerine Bir İnceleme’de (Çev: Barış Zeren, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi) belirttiği gibi ölüm davranışları hakkındaki külliyat, hastalıktan ölmeyi konu alan incelemeleri de failliğin iyice belirginleştiği intihar gibi kendini ölümünü kontrol etme izleği üzerinden değerlendiriyor. Sarah Matthews ise “Old Women and Identity Maintenance: Outwitting the Grim Reaper” (Yaşlı Kadınlar ve Kimliğin Korunması: Azrail’i Alt Etmek) makalesinde gayriresmî vasiyetlerde bulunmak ya da ölümünün ötesini geride kalanlar için planlamak gibi pratikleri kişinin kimliğini koruma arzusu üzerinden okuyor. Tony’nin en sonda vardığı nokta da her anlamda kontrol edebileceği bir ölümdense hiçbir ânını kontrol edemeyeceği bir hayat oluyor. Gervais’in bu zıtlığı iyice belirginleştirmek için başvurduğu karakter, aşırı dozla intihar eden Julian. Onun aldığı uyuşturucunun parasının Tony’den çıkması, dizinin en büyük ahlaki sorgulamalarından biri olarak orada duruyor. Julian parayı ne için istediğini açıkça söylese de Tony belki onu ciddiye almadığından ya da böyle bir şeyin gerçeğe dönüşmeyeceğini umduğundan, belki de ona kendi ölümünün faili olma hakkını tanımak istediğinden parayı veriyor. Fail her ne kadar Julian olsa da parayı verenin Tony olması işe farklı bir boyut katıyor, ölümün kontrolünü ele alma olgusunun sınıfsal bir ayrıcalık olduğuna işaret ediyor. Burada komedyenin kafası diğer meselelerde olduğu kadar net değil, ortaya tartışmaya değer gördüğü bir soruyu bırakıyor ve yola devam ediyor.

Diziyi yazarın kendi kişiliğinin anlatıya (ve karaktere) fazla müdahil olması üzerinden eleştirmek mümkün, hatta bunun kötü yazarlığa işaret ettiği de iddia edilebilir. Senaryoya dair bir diğer eleştiri, katalizör olması için oraya konduğu ilk gördüğümüz anda anlaşılan, sonra da “Ne olur iyileş,” demesi dışında bu işlevi senarist tarafından unutulmuş gibi görünen, bu yüzden 6 bölüm boyunca anlatının içinde hayli sakil duran stajyer karakteri olabilir. Bunların hepsi makul itirazlar. Öte yandan burada belki de kendimizi kuralları bir anlığına kenara bırakacak kadar esnetmeliyiz. Tanıtım malzemelerinde söylediği gibi bu dizi bize “Ricky Gervais’in zihninden” bildiriyor. Oralarda bu denli kapsamlı bir tur atabilmeyi belki de şans addetmeli, objektif olarak kusurlu bulduğumuz bir dizinin sübjektif kusursuzluğunun tadını çıkarmalıyız.