İnsana dair her şeye aşina: Sait Faik

6   +   9   =  

Otobiyografi ve kurmacanın iç içe geçtiği metinler 20. yüzyıl edebiyatının en verimli keşif sahası olabilir. Sait Faik’in dünya edebiyatına verdiği hizmetlerden ötürü Mark Twain Cemiyeti’ne fahri üye seçilmesi boşuna değildi. Nobel ve Pulitzer ödüllü çağdaşı Ernest Hemingway de Afrika steplerini 10 haftalık Afrika gezisinden sonra yazmış, İspanya’yı yazabilmek için de İç Savaş sırasında İspanya’ya gitmişti.

Sait Faik’in daha sınırlı bir coğrafyada yazarlığını icra ettiği söylenebilir. Ancak, mesele kültürel coğrafyaysa, o dönemde sadece 900 bin nüfusa sahip olan İstanbul’dan pek de çıkmamıştı. Belki tam da bu yüzden Halikarnas Balıkçısı’nın tabiriyle “her adımda başka bir mitos” ile karşılaştı. Bu mitleri, realist ve modern yazının lehine çalışarak hikâyelerine yerleştirdi. Sait Faik’in yazarlık hikâyesi bir tür Telemakhos’un Başından Geçenler hikâyesiydi. Sözü edilmeye değer bulunmayanları hikâyelerinde kanatlandırıyordu.

Modern edebiyatın mitolojiyle kurduğu diyalog 20. yüzyılın mevsim dönümünde su yüzüne çıkmıştı. Şairler ve romancılar bir ağızdan modern dünyanın bir tür mitoloji barındırdığını söylüyorlardı. Buna ilk işaret eden ise Karl Marx’tan başkası değildi. Ayrıca Sigmund Freud’a bakılırsa, yeni teknoloji bize Antik Yunan mitolojisinde ancak tanrıların sahip olduğu güçler vermişti. Esas mesele, bunların ayırdına varmak için sanatın rolünü tayin etmekten geçiyordu. Tuhaf ve çözümlemesi zor Anadolu toplumu ile imparatorluktan kalan bir uygarlaşma çabasını miras alan Türkiye için bu durum çok daha karmaşık bir edebiyat anlayışını getirecekti. Türkiye’de edebiyat sıradan bir Üçüncü Dünya Edebiyatı gibi görünebilirdi. Ama edebiyatın hası zaten en zor koşullarda bile kendini duyurmaktan çekinmeyen cinsten değil miydi?

Sait Faik, bana kalırsa Türkiye topraklarında dünya toplumu için umut olabilecek bir imkanı, Türkçe yazan çağdaşlarından önce görmüş gibiydi. Yazılarını, konuşmalarını ve söyleşilerini bir araya getirdiği Binbir Çiçekli Bahçe’de Yaşar Kemal de dünyaya dair benzer bir umuttan bahsediyordu. Buradan dünyaya açılan pencereyi kerpiç bir duvara çiziyordu. Bize de ütopyanın bir eskizini bulmaktan başka bir şey kalmıyordu.

Sait Faik için durum daha karmaşıktı, insandan yola çıkarak sanki olabildiğince nesnel, empresyonizme dayanan bir dille yaşadığı coğrafyanın sosyolojik haritasını çıkarmaya soyunmuştu. Yapısalcı kuramın ürünü olarak yapılan çalışmalar da bu iddiayı doğruluyor. Sait Faik, bütünün olabildiğince bütünlüklüklü bir portresini çıkarmak için minör ve sıradan dünyalarla ilgileniyordu.

Mesela çok beğendiği bir resmi Burgazada’nın ormanlık arazisindeki bir evden hırsız gibi almaya çabalarken jandarma karakoluna düşüp eş dost sohbetiyle karakoldan çıkışında, kimseyi kendinden gayrı bilmeyen ve büyük bir şefkatle izleyen yüce bir bakış açısı gizlidir. Sait Faik’in hikâyelerinde yine Marx’ın bir sözünün doğrulandığını görüyoruz: “İnsana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.” Günümüzün patolojik hümanizmine karşı Sait Faik’in iyileştirici gücü yabana atılacak gibi değil.