Eksik avangard: Orhan Veli

4   +   1   =  

Bugüne dek bunca konuşulan, tartışılan Garip şiirinin avangard niteliğinden söz etmek mümkün mü? Avangard kuramının ağababalarına (Poggioli ve Bürger) başvuracak olursak, “radikal” sayılabilecek bir reddiyeyi içermesi, programını bir manifestoyla açıklaması, bir topluluğun ürünü olarak sunulması, hareketin üyelerinin bir derginin etrafında toplanarak kendi dağıtım ve tanıtım imkânlarını yaratması gibi haricî özellikleriyle mümkün görünüyor. Lakin Orhan Veli ve şürekâsı avangard çıkışını bağlı bulunduğu tarihsel koşullar gereği hakiki bir siyasal bir talebe çevirmeyi başaramadı.

Tarihselleştirmeden anlamak zor, biraz hatırlayalım. Avangard sanat hareketleri, Avrupa’da toplumsal hayatın baştan aşağı köklü dönüşümlere uğradığı bir dönemin ertesinde, geçmişe duyulan öfkenin güdümünde, yeni hayat pratiklerini sanat aracılığıyla tedavüle sokmak gibi büyük bir siyasi taleple ortaya çıktı. Endüstri Devrimi’yle gelişen kapitalizmin kırsal nüfusu kente taşımasının ve iktidarı toprak sahibinden alıp sanayiciye devretmesinin yanı sıra toplumsal sınıfların ve kamusal alanın oluşumu, iletişim ve ulaşım alanlarındaki baş döndürücü gelişmeler üretim ilişkilerini ve gündelik hayat pratiklerini bütünüyle değiştirmişti. 20. yüzyılın hemen başındaki büyük sosyoekonomik çalkantılar, geniş emperyalist yayılımlar ve ilk kitle savaşının vahşetiyle bütün toplumsal ilişkiler iyice allak bullak olmuştu. Bu tarihsel dönemeçte sanat da burjuva toplumunun egemenliğinde özerk bir statüye erişti, kendini yalıtarak kurumsallaştı. Modernist estetiğin içinden doğan avangard ise yalnız sanatın değil, hayatın kurallarının da yeniden yazılması gerektiği iddiasıyla var oldu ve sanatın alabileceği biçimlere ilişkin çarpıcı örnekler vermeye koyuldu. Fütürizm, Dadaizm veya Sürrealizm gibi avangardın en “radikal” temsilleri bu tarihsel koşulların ürünüydü.

Farklı tarihsel dinamiklerden beslenen Türkiye’de ise nitelik bakımından Avrupa avangard hareketlerini hatırlatan ilk “bütüncül” kalkışma, Orhan Veli’nin öncülüğünü üstlendiği Garip hareketiyle gerçekleşti. Garip, modernleşme taraftarı seçkinlerce inşa edilen Cumhuriyet ideolojisinin gündelik yaşamdan dil, eğitim ve tarihe, üretim ilişkilerinden kültür ve sanata kadar tüm alanlarda eski olanı tasfiye ettiği, milli bir edebiyat paradigmasının devlet eliyle oluşturulduğu dönemde var oldu.

Memleketin şiiri 20. yüzyılın başlarında Servet-i Fünûn şairlerinden Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin’in, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in etkisindeydi. 1930’lara gelindiğinde iki ana damardan ilerliyordu. Nâzım Hikmet, ideolojik arka planı güçlü, toplumsal içerikli yeni bir şiir kurmuştu. Öte yandan da hece ölçüsüne ve kafiyeye işlerlik kazandıran, bireyin iç dünyasına ve metafiziğe eğilen Ahmet Hamdi Tanpınar, Necip Fazıl Kısakürek ve Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi isimlerin şiirleri ağırlıktaydı. İlk ürünlerini 1930’ların sonuna doğru veren “Garip” hareketinin şairleri, bozguncu poetikalarıyla Türk şiirinde önemli bir dönüşümü simgeliyorlardı.

Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday şiirlerini 1941’de yayımlanan Garip adlı ortak kitapta bir araya getirdiler. Kitabın ilk baskısının üzerindeki kuşakta “Bu kitap sizi alışılmış şeylerden şüpheye davet edecektir” yazıyordu. Hareketin ilkeleri de Orhan Veli imzalı manifesto niteliğindeki önsözde sunuluyordu.  Daha hareketin başındayken üç şairin şiire yaklaşımları arasındaki farklar bir yana, bu poetika büyük ölçüde Orhan Veli’nin ürünüydü.

Garip, Yalçın Armağan’ın (İmkânsız Özerklik) gösterdiği gibi, aslen Ahmet Haşim ve Nazım Hikmet karşıtlığı üzerinden biçimleniyordu. Haşim’in estetik özerklik sevdasına da, Nazım’ın dava bayraktarlığına da sırt çeviriyordu. Orhan Veli’ye göre mevcut şiir “alelade konuşmaya nazaran” göreceli bir garabet arz ediyordu. Yeni şiir, her şeyden evvel, şairaneliğin aleyhinde olmalıydı. Orhan Veli, şiirin vezin, kafiye, müzikalite ve söz sanatları gibi belli başlı unsurlarına itiraz etmekle işe koyuldu, imgeyi kapının önüne koydu (yine de şiire sızmayı başardığı anları unutmayalım). İçine doğduğu geleneğe, belli bir zümrenin tekelinde işlev gören şiir anlayışına kafa tuttu. Şiir, herkesin hakkıydı. Kurumsallaşmış sanat, hayat pratiğini temsil etmeyi beceremiyordu. Mesele, belli bir sınıfın ihtiyaçlarının müdafaasını yapmak da değildi, onun zevkini sanata hakim kılmaktı. Düpedüz avangard bir stratejiyle, şiiri yeniden konuşma diline, sokağa ve hayata yaklaştıracak yeni bir temsil biçimi öneriyordu. Bağlı bulunduğu şiir geleneğinden radikal bir kopuşun izini sürüyordu. Süleyman Efendi’nin nasırı boşuna o kadar yaygara koparmadı. Şiire ancak böyle “kasket” giydirilirdi.

Orhan Veli’nin bu çıkışı, bilhassa Nurullah Ataç gibi dönemin sözü kıymetli münekkitlerinin desteğiyle aldı başını yürüdü. Keşfettiği yeni damarla, hocası Tanpınar’ın söylediği gibi, Orhan Veli de “şiirdeki popülizmin asıl mümessili” oldu (bu şiire mesafe alması da uzun sürmeyecekti). Cumhuriyet ideolojisiyle kristalize olan “medeniyet dairesi değişikliği”, Batı modernitesinden temel düzeyde ayrışan özgül bir modernlik deneyimini gündeme getirdi. Garip de bu modernlik deneyiminin, Cumhuriyet’e ait kültür politikalarının ihtiyaç duyduğu söylemi sivil bir yoldan oluşturmuştu.

Kesin biçimini alamamış bir avangard olarak Orhan Veli’nin kendi modernlik koşullarına estetik cevabı her ne kadar tutarlı olsa da, kurduğu poetika şiddetlenip avangarda evrilirken tökezledi, özgün bir siyasi talep üretemedi. Orhan Veli’nin kültürel yapıda topa tutacağı hasımları vardı, lakin Avrupa’daki akrabaları gibi saldırıya geçeceği bir toplumsal düzen yoktu. Yaptığı sanat aracılığıyla yeni hayat pratikleri örgütlemek değil, Cumhuriyet eliyle önerilen hayat pratiklerinin şiirdeki karşılığını bulmak oldu. Ne de olsa, Cumhuriyet’in has çocuğuydu.  

* Bu yazı daha önce BİR+BİR dergisinin Haziran-Temmuz 2014 (27) sayısında yayımlanmıştır.