Aşk namına: “Sevdiğin işi yap” kültürü ve zararları

2   +   3   =  

“Sevdiğin işi yap. Yaptığın işi sev.”

Yalnızca “iyi bir küratörün eli değmiş” olarak tanımlanabilecek bir odada bu emirler çerçeveletilip asılmış. Bu odanın fotoğrafı ilk olarak popüler bir tasarım bloğunda çıktıysa da hızlıca Pinterest ve Tumblr gibi yerlere aktarıldı, bugüne dek binlerce kez beğenildi.

Aşkla ışıklandırılmış ve fotoğraflanmış bu oda, kabaca ütopya benzeri bir şeyi ya da yeri keyifle arzulamak olarak çevrilebilecek Almanca terim Sehnsucht’u andırmak için tasarlanmış. Dinlenme alanına çalışma methiyesi katsa da, bir dizi cicili bicili sanatsal eşyayla dolu ve çalışmanın angaryadansa aşkın ta kendisi gibi görüldüğü bu “sevdiğin işi yap” oturma odası, Pinterest ve beğeni meraklılarının tam da olmayı arzuladığı yer. İki kanatlı tablo düzenlemesi Ortaçağ evlerindeki mihrapların seküler muadiliymiş izlenimi uyandırıyor.

“Sevdiğin işi yap” (Do What You Love) sözünün günümüz iş hayatının gayriresmi sloganı olduğuna hiç şüphe yok. Sorun ise bunun beraberinde kurtuluşu değil, gerçek emeğin değersizleşmesini getirmesi. Buna değerini yükselttiğini iddia etme taklidi yaptığı işler de dahil. Hepsinden önemlisi de emekçilerin büyük çoğunluğunun insanlıktan çıkmasına yol açıyor.

“Sevdiğin işi yap” ilk bakışta moralleri yükselten bir tavsiye, bizi en çok neyi yapmaktan hoşlandığımızı düşünmeye ve onu karşılığında ücret alabileceğimiz bir girişime dönüştürmeye teşvik ediyor. Peki, keyfimiz niye kâr amacı gütmeli? Bu vecize kime hitap ediyor? Kime etmiyor?

Yalnızca kendimize ve kendi mutluluğumuza odaklanmamızı sağlayan “sevdiğin işi yap”, bireysel seçimlerimizi onaylayarak dikkatimizi diğerlerinin çalışma koşullarından uzağa kaydırıyor, bizi sevse de sevmese de çalışmak zorunda olanlara karşı yükümlülüklerimizden azat ediyor. Bu hem ayrıcalıklıların gizli el sıkışma yöntemi hem de elitizmini asil bir kendini geliştirme hâliyle gizleyen bir dünya görüşü. Bu düşünce yapısına göre para kazanmak için değil, kendimizi sevdiğimiz için çalışıyoruz. Eğer bir işçi geçimini sağlayamıyorsa bunun nedeni tutkusunun ve kararlılığının yetersiz olması. Bu öğretinin esas başarısıysa işçileri, emeklerinin piyasaya değil kendilerine hizmet ettiğine inandırması.

Aforizmaların birçok kökeni ve yeniden dirilme örneği mevcutsa da “sevdiğin işi yap” deyişinin kendine özgü basmakalıplığı, net bir atfı iyice zorlaştırıyor. Oxford Reference, bu söz öbeğini ve onun varyasyonlarını Martina Navratilova ve François Rabelais’yle bağdaştırıyor. İnternet onu sıklıkla Konfüçyüs’e atfederken Oprah Winfrey ve diğer olumluluk tellallarının repertuvarlarının da uzun süredir bir parçası. “Sevdiğin işi yap” öğretisinin yakın dönemdeki en büyük misyoneri ise Apple’ın merhum CEO’su Steve Jobs.

Stanford Üniversitesi’nin 2005 mezunlarına yaptığı konuşma, Jobs erken ölümünden önce de estetize edilmiş çalışma hayatının koruyucu azizi olmakla kutsandığı için herhangi bir köken hikâyesi kadar iyi. Konuşmada Apple’ın yaratılma sürecini anlatan Jobs, şöyle bir düşünce ortaya koyuyor: “Neyi sevdiğinizi bulmalısınız. Bu da sevgilileriniz için olduğu kadar işiniz için de geçerli. İşiniz hayatınızın büyük bir kısmını oluşturacak, gerçekten tatmin olmanın tek yoluysa harika olduğuna inandığınız bir iş çıkarmak. Harika bir iş çıkarmanın tek yoluysa yaptığınız işi sevmek.”

Bu dört cümle boyunca “siz” ve “sizin” gibi kalıplar sıklıkla vurgulanıyor[i]. Bireye bu denli odaklanan bir konuşmanın, kendisi için ilham almış, rahat, tutkulu gibi hâllerle bezeli, ideal bir romantik aşkta bulunması konusunda hemfikir olunabilecek bir işçi profili çizmiş Jobs’tan gelmesi pek de şaşırtıcı değil. Jobs kara sevdalı işçi kimliğiyle şirketinin bir aradalığını o kadar belirgin hâle getirdi ki siyah balıkçı yaka kazağı ve mavi kotları Apple ve onu yürüten işgücüyle özdeşleşti.

Öte yandan Apple’ı bireysel sevgisinin bir sonucu olarak resmederken, Apple’ın fabrikalarında çalışan, gezegenin öbür ucunda olduğu için rahatlıkla gizlenebilen binlerce kişinin emeğini bu anlatıdan çıkardı. Halbuki Jobs’ın aşkını gerçeğe dönüştürmesi tam da bu emek sayesinde mümkün olmuştu.

Bu silme eyleminin vahşeti ifşa edilmeli. “Sevdiğin işi yap” zararsız ve değerli gibi görünse de narsisizm boyutlarında bir kendine odaklanma gerektiriyor. Jobs’ın “sevdiğin işi yap” formülü, Henry David Thoreau’nun herkes için emek ütopyasının can sıkıcı antitezi. Thoreau, “Life Without Principle”da (İlkesiz Hayat) şöyle yazmıştı: “(…) Bir kasabanın emekçilerine, kendileri için asgari şartları ya da geçimlerini sağlamak için değil, bilimsel, hatta ahlaki saiklerle çalıştıklarını hissettirecek kadar iyi ödeme yapması, iyi bir ekonomi örneği olur. Paranız için çalışan bir adamı işe almayın, işi sevdiği için yapan birini alın.”

İtiraf etmek lazım ki Thoreau proletaryanın en büyük hayranı sayılmazdı (ne kadar iyi para alırsa alsın birinin “bilimsel, hatta ahlaki saiklerle” bebek bezi yıkadığını hayal etmek zor). Ancak yine de yapılan işlerin karşılığını ödemenin ve onları anlamlı kılmanın toplumun yararına olacağını savunuyor. Buna karşılık yirmi birinci yüzyılın Jobsçu bakış açısı hepimizden içe dönmemizi talep ediyor. Bizi, bunu bilinç düzeyinde kabul etseler de etmeseler de her işçiye temelde ihanet ettiğini iddia ettiği dünyaya karşı hissedebileceğimiz sorumluluk ya da farkındalıktan aklıyor.

Bu soyutlanmanın sonuçlarından biri “sevdiğin işi yap” anlayışının işçiler arasında yarattığı ayrım, özellikle de sınıflar arasında. Çalışma hayatı iki sınıfa ayrılıyor, sevilebilenler (yaratıcı, entelektüel, sosyal açıdan prestijli) ve sevilemeyenler (tekrara dayalı, entelektüel ya da ayırt edici bir yanı olmayan). Sevilebilir iş tarafındakiler, her ne kadar işgücünün ufak bir kısmını oluşturuyorlarsa da servet, sosyal statü, eğitim, toplumun ırksal önyargıları ve politik güç açısından çok daha ayrıcalıklı.

Sevilmesi güç bir iş yapanlar içinse hikâye çok daha farklı. “Sevdiğin işi yap” amentüsü himayesinde aşktan başka herhangi bir motivasyon ya da ihtiyaçla yapılan bir iş (yani işlerin çoğu) yalnız küçük görülmüyor, aynı zamanda tamamen siliniyor. Jobs’ın Stanford konuşmasında olduğu gibi sevilemeyen ama yapılması gereken işler, bilinç düzeyinden tamamen sürülmüş hâlde.

Jobs’un bir gününü CEO olarak geçirmesine olanak sağlayan emeği bir düşünsenize. Yemeği tarlalardan hasat ediliyor, sonra uzun mesafeler boyunca taşınıyor. Şirketinin ürünleri monte ediliyor, paketleniyor, nakliye ediliyor. Apple reklamları için senaryolar yazılıyor, oyuncular bulunuyor, filmler çekiliyor. Davalar işleniyor. Ofisin çöp kutuları boşaltılıyor ve mürekkep kartuşları dolduruluyor. İstihdam yaratmanın hem olumlu hem de olumsuz yanları var. Yine de işçilerin büyük bir çoğunluğu sevilen işleriyle meşgul elitlere bu kadar görünmezken, günümüz işçilerinin karşı karşıya oldukları zorlukların (berbat maaşlar, devasa çocuk bakımı masrafları, vs.) yönetici sınıfın görece özgürlükçü kesiminde dahi pek de karşılık bulmaması ne kadar şaşırtıcı olabilir ki?

İşlerin çoğunu yok sayıp geri kalanı aşkla özdeşleştiren “sevdiğin işi yap” kültürü, etraftaki en şık işçi karşıtı ideoloji olabilir. Eğer iş diye bir şey yoksa işçiler niye birleşip sınıflarının menfaatini gözetsin ki?

“Sevdiğin işi yap”, yalnızca kişisel bir mükafat uğruna bir kariyer seçmenin hak edilmemiş bir ayrıcalık, kişinin sosyoekonomik sınıfının bir göstergesi olduğu gerçeğini gizliyor. Serbest çalışan bir grafik tasarımcı dahi, eğer onu sanat okuluna gönderebilecek ve havalı bir daire tutabilecek paraya sahip bir ailesi varsa onun başarısına heveslenenlere karşı “Sevdiğin işi yap” kültürü bir kariyer tavsiyesi olarak bahşedebilir.

Silikon Vadisi’nde bir girişimci olmak, bir müzenin iletişimini yürütmek ya da bir “think-tank”i (düşünce kuruluşu) desteklemenin kendimize karşı dürüst olmak, hatta kendimizi sevmek için esas olduğuna inanıyorsak, otel odalarını ya da büyük mağazaların depo raflarını temizleyenlerin hayatlarına ya da hayallerine dair ne düşünüyoruz? Cevap:Hiçbir şey.

Buna rağmen birçok kişi meşakkatli, düşük ücretli işlerde çalışıyor, ileride de öyle işlerde çalışacak. US Bureau of Labor Statistics’e (ABD İş İstatistikleri Bürosu) göre 2020’ye kadar en çok artması beklenen iki iş, kişisel bakım yardımcılığı ve ev bakımı yardımcılığı. Birtakım meslekleri aşka layık bir mertebeye yükseltmek, o kadar görkemli olmasa da toplumu işler kılan mesleklerle uğraşanların emeklerini kötülüyor. Bunlardan biri de bakım verenler.

“Sevdiğin işi yap” konforlu bir yaşam sürmemizi ve sevdiğimiz işi yapmamızı sağlayan yığınla emeği kötülemenin ya da tehlikeli bir biçimde görünmez kılmanın yanı sıra yücelttiğini iddia ettiği işlere de zarar veriyor, özellikle de kurumsal yapıların bünyesindekilere. “Sevdiğin işi yap” kültürünün akademideki taraftarlarından daha çok zarar verdiği bir kitle olmadı. 2000’lerin ortasında ortalama bir doktora öğrencisi, finans ve hukuktan görece kolay (artık o kadar da kolay değil) kazanacağı paradan feragat ederek İskandinav mitolojisi ya da Afro-Küba müziğinin tarihiyle ilgili tutkusunu takip etmek için cılız bir bursla geçinmeye razı oldu.

Bu yüce çağrıya kulak verenler, ABD’deki fakültelerin %41’inin misafir hoca olduğu bir akademik işe alma piyasasıyla ödüllendirildi. Bu da genellikle düşük ücret ve hak mahrumiyetiyle, ayrıca iş güvenliği ve çalıştığı okullarla uzun vadeli bir bağı olmaksızın çalışan öğretim görevlileri anlamına geliyordu.

Doktora programlarının bu kadar düşük ücret karşılığında bu denli yüksek beceri gerektiren emekleri sunmaya devam etmesinin patika bağımlılığı ya da doktora derecesini tamamlamanın batık maliyeti gibi birçok etkeni var, bunlardan en kuvvetlilerinden biri de “Sevdiğin işi yap” doktrininin akademinin her bir yanına nasıl gömüldüğü. Çalışanların kimliğini işyerindeki çıktılarla tek potada eriten başka pek fazla meslek yok. Bu yoğun özdeşleşme, sola eğilimli birçok akademi mensubunun meslektaşlarının çalışma koşulları hakkında neden bu kadar sessiz kaldığını da kısmen açıklıyor. Akademik araştırma saf bir sevgiden yapılması gerektiği için bu emeğin koşulları ve ücreti göz önünde bulunduruluyorsa dahi akla sonradan geliyor.

“Academic Labor, the Aesthetics of Management, and the Promise of Autonomous Work” (Akademik Emek, Yönetim Estetiği ve Serbest Çalışmanın Vaadi) makalesinde Sarah Brouillette, akademi üzerine şunları yazıyor: “(…) işimizin maddi olmayan getiriler sunduğuna, ‘sıradan’ bir işe göre kimliğimize daha bağlı olduğuna dair duyduğumuz inanç, yönetimin amacı da en düşük ücretle emeğimizden en yüksek değeri çekip çıkarmakken bizi ideal çalışanlara dönüştürüyor.”

Birçok akademisyen kurumsal çalışma ortamından ve ona eşlik eden değerlerden kaçındığını düşünmekten hoşlansa da Marc Bousquet, “We Work” (Çalışıyoruz) başlıklı denemesinde aslında akademinin bir kurumsal yönetim modeli sunabileceğini belirtiyor: “Karşılığında bir barmene verilen ücret ya da daha azı verilirken akademik çalışma alanını imrendirmek, insanları haftada elli ya da altmış saat yüksek bir entelektüel ve duygusal yoğunlukla çalışmaya ikna etmek nasıl mümkün olabilir? Çalışanlarımızın masalarına ayılıp bayılmalarını, artan iş yükü ve azalan maaşlara cevaben ‘yaptığım işi seviyorum’ diye mırıldanmalarını sağlamanın bir yolu var mı? İşçilerimizin akademidekiler gibi olmalarını ve çalıştıklarını tamamen reddetmelerini nasıl sağlarız? İşgücüne katılanlar da işlerine âşık olsun diye kurumsal kültürümüzü nasıl kampüs kültürüne benzetebiliriz?”

Kimse zevkli bir işin bu niteliğini kaybetmesi gerektiğini savunmuyor. Ama duygusal anlamda tatmin ediciyse bile o yine de bir iş, bunu böyle kabul etmenin ona hiçbir zararı yok. Bunu reddetmekse en şiddetli sömürülerin kapısını açıyor ve tüm işçilere zarar veriyor. “Sevdiğin işi yap” ironik bir biçimde mesai dışı çalışmaya dayalı, düşük ücretli ya da hiç para almayan emeği yeni bir kurala dönüştürerek güya sevilebilir işlerde dahi sömürüyü pekiştiriyor. Muhabirlerin kovulan fotoğrafçıların işini devralmaları gerekiyor, reklamcılardan hafta sonu Pinterest ya da Twitter’da aktif olmaları, işgücünün %46’sından ise hastalık iznindeyken iş e-postalarını kontrol etmesi bekleniyor. Sömürüyü hazmettirmek için işçileri sevdikleri işi yaptıklarına inandırmak gibisi yok.

“Sevdiğin işi yap” çağımızda kendi kendine yeten, mutlu işçiler ortaya çıkarmaktansa misafir hoca ve para almayan, ucuza ya da bedavaya, hatta mal varlığında net kayıp yaşamayı dahi göze alarak çalışmaya ikna edilen insanlardan oluşan stajyerlerin yükselişine tanıklık etti. Bu durum kredi için çalışan ya da fazlasıyla istenilen moda evi stajlarından birini açık artırmada satın alan (Valentino ve Balenciaga aylık staj imkânını açık artırmayla satan bir dizi moda evinden ikisi. Hayır işleri için, elbette.) İkinci örnek işçi sömürüsünün en uç örneklerinden biri, nitekim para almadan çalışan stajyer de işgücünde giderek daha fazla var olmaya başlıyor.

Moda, medya ve sanat gibi sosyal açıdan arzulanan alanlarda bol miktarda para almayan stajyer olması pek şaşırtıcı sayılmamalı. Bu endüstriler uzun süredir gerçek ücretlerdense sosyal para birimi karşılığında çalışmaya gönüllü çalışanlara alışmış durumda. Bu imkânlardan dışlananlar ise elbette ücret için çalışmak zorunda olanlar, yani nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturanlar. Bu dışlama da ekonomik ve profesyonel hareketsizliği kireç hâline getirmekle kalmıyor, bu endüstrileri toplumun sunabileceği seslerin çeşitliliğinden izole ediyor.

Stajyerlere fazlasıyla bel bağlayan moda, medya ve sanat gibi endüstrilerin kadın ağırlıklı çalışanlara sahip olması da tesadüf değil. “Sevdiğin işi yap” kültürünün bir diğer yıkıcı sonucu da kadın emeğini az maaşla ya da hiç ödeme yapmadan elde etme çabasındaki acımasızlık. Kadınlar düşük ücretli ya da ödeme almaksızın dahil olunan işgücünün çoğunluğunu oluşturuyor, bakıcı, misafir hoca, ücretsiz çalışan stajyerler olarak erkeklere sayıca üstünler. Lise diploması ya da doktorayla başvurulsa da bütün bu işlerin ortak noktası, onları yapmak için öncelikli motivasyonun ücret olmaması gerektiği inancı. Kadınlar çalışmalı çünkü onlar doğal birer yetiştirici ve her zaman memnun etmeye hevesli, ne de olsa hatırlanamayacak kadar eski bir zamandan bu yana karşılığında maaş almaksızın çocuk bakımı, yaşlı bakımı ve ev işi yapıyorlar. Zaten para konuşmak da bir hanıma yakışmaz.

“Sevdiğin işi yap” rüyası, Amerika’da çıkmasına uygun olarak yalnızca görünürde demokratik. Doktora mezunları sevdikleri işi yapabilir, Victoria dönemi romanlarına ya da New York Review of Books’ta eleştiri makaleleri yazmaya dair tutkularını şımartan bir kariyer sahibi olabilir. Teyzelerinin reçel tariflerinden gıda imparatorluğu kuran lise mezunları da aynısını yapabilir. Girişimcinin kutsal patikası her zaman bu tür dezavantajlı başlangıçlardan bir kaçış imkânı sunarken bu başlangıçların bu denli perişan olmasına izin vermemizi de affediyor. Amerika’da herkesin istediği işi yapma ve zengin olma şansı var.

Sevdiğin işi yaparsan, bir gün bile çalışmış sayılmazsın! Bu vaadin sarhoş edici sıcaklığına yenik düşmeden önce şunu sormak önemli: İşi iş değilmiş gibi göstermek tam olarak kimin işine yarıyor? İşçiler aslında çalışırken neden çalışmıyormuş gibi hissetmek zorunda? Tarihçi Mario Liverani bize ideolojinin, sömürünün sömürülenin lehine, dezavantajlının avantajına olduğunu sunma işlevine sahip olduğunu hatırlatıyor.

Emeğin sömürülme mekanizmalarını ne denli körüklediğini gizleyen “sevdiğin işi yap” kültürü, aslında kapitalizmin en kusursuz aracı. Başkalarının emeğini bir kenara atıyor ve kendi emeğimize karşı körleşmemize yol açıyor. İşimizi gerçekten de bir iş olarak kabul edersek ona birtakım sınırlamalar getireceğimiz, makul bir ücret ve hem ailemiz hem de kendimiz için zaman yaratabileceğimiz insani çalışma saatleri talep edeceğimiz gerçeğini gizliyor.

Bunu yaptığımız takdirde de çoğumuz gerçekten sevdiği şeyleri yapmaya vakit bulabilir.


*Bu yazı Can Koçak tarafından Miya Tokumitsu’nun Jacobin’de yayımlanan yazısından çevrilmiştir.

[i] Metnin orijinalinde “you” (sen/siz) ve “your” (senin/sizin) sözcüklerinin toplamda 8 kere geçtiği ifade ediliyor.