“Karantinanın romantize edilmesi bir sınıf ayrıcalığıdır”

9   +   2   =  

Pankart Kolombiya’dan. İnsanın sosyal izolasyon sırasındaki türlü düşüncelerine çarpan, bu beklenmedik(?) süreci daha da zorlaştırmamak adına belki reddedilen, belki de bizi bu süreçle başka bir perspektiften savaşmaya sevk eden bir cümle. Bizzat içinde bulunduğumuz bu tarihsel dönemeçte sınıf savaşı belki de ilk kez hem bu kadar yakın hem de bu kadar uzak.

Bir tarafta COVID-19 testleri pozitif çıkan Prens Charles, Tom Hanks ve Fatih Terim (hepsinin teste hızlıca ulaşıp en ivedi biçimde, en özel şartlarda tedavi görebildiklerinden ve nihayetinde taburcu olduklarından bahsetmeye gerek dahi yok sanırım) gibi örnekler dururken, bu örnekler sayesinde içten içe ilk kez herhangi bir tehdit karşısında kendilerini bu isimlerle eşit hissetmenin keyfini duyanlar da yok değil. Madalyonun diğer yüzünde ise ötekiler ve öteki olduğunun farkında bile olmayanlar var.

Salgının herkesi eşitlediğini iddia eden aklıevveller bir yana dursun, biz “Beni virüs değil sizin bu düzeniniz öldürür,” dedikten sonra gözaltına alınan kamyon şoförüne, karantina sırasında kapı kapı kıyafet taşımaya isyan ettiği için işine son verilen kuryeye, 20 yaş altına sokağa çıkma yasağı varken devletin özel izniyle işine dönmek zorunda kalan 18-20 yaş arası onbinlerce genç işçiye dönelim ve çuvaldızı kendimize batıralım.

Aslında “romantize etmek” sınıfsal bağlamda sıklıkla elimize yüzümüze bulaştırdığımız bir yaklaşım. Yoksulluğu insani değerlerle bir araya getirip romantize ederek problematik sebeplerinden koparmak ya da yağmur ve karı romantize ederek bunun barınma sorunu yaşayan insanlar için nasıl bir felaket olabileceğinin üstünü çizmek gibi örnekler çoğaltılabilir. Ancak karantinanın romantize edilmesi, salgına rağmen üretim tüm hızıyla devam ederken, üzerinde durulması gereken bir mesele.

Zenginlerin karantina deneyimlerini Hacı Sabancı’nın yakın zamanda sosyal medyada gündem olan “Evdeyim… sakin ol champ” yorumuyla yakıcı bir netlikte fark etmiş ve konu hakkında esprilerimizi çoktan yapmış olsak da, kendilerini zaten düzenin lokomotifi olarak gören sermaye sahipleri için yeni ya da şaşırtıcı bir durum yok. Onlar fabrikalarında işçiler çeşitli hastalıklardan ya da iş kazalarından ölürken takındıkları tavrı sürdürerek istikrarlı bir duruş sergiliyor ve herkesi evlerinde kalmaya davet ediyorlar. Eh, bu elbette yalısı olmayanlar için biraz daha zor olabilir. En örgütlü sınıfın burjuvazi olduğunu hatırlatmaya gerek var mı?

Ancak mesele bazı ayrıcalıklarından ötürü kendilerini hâlâ işçi sınıfında görmemekte fazlasıyla kararlı orta sınıfa gelince işler biraz daha karmaşıklaşıyor. İşten çıkarılmadan ya da ücretsiz izne ayrılmak zorunda bırakılmadan, evden çalışmaya devam edebilecek kadar şanslıysak mesele inanılmaz bir çılgınlığa evriliyor. Bu süreçte mutlaka kendimize zaman ayırmamız gerektiğini söyleyen yaşam koçları, stres içinde yapmamız gereken meditasyon egzersizlerini anlatan yoga eğitmenleri sosyal medyada önümüzde düşerken influencer’lar da online alışveriş linklerini üst üste yığmaktan ve bunu bir sosyalleşme aracı olarak övmekten bir adım geri durmuyor. Her gün bunlara maruz kalan “ayrıcalıklı” orta sınıfın aklında ise bu bombardımandan geriye evde bile olsa tüketimi sürdürmenin kaçınılmaz yükü kalıyor.

Aynı yaşam koçları, influencer’lar ve tüketim sevdalıları “#EVDEKAL” çağrılarını her gün itinayla yinelemeyi unutmazken, bu etiket hâlâ dışarıda olan insanlara “cahil, düşüncesiz, kültürsüz” gibi ithamlarla da kolaylıkla geri dönebiliyor. Kendi yankı odaları içinde #EVDEKAL naraları atanlar, internetten söyledikleri ayakkabı kapılarına gelince kuryeye virüslü muamelesi yapmayı kendi hijyenleri adına bir borç biliyor. Hatta bazı kargo şirketleri müşterileri kargolarını aldıklarına dair imza atmaktan çekindikleri için kuryelere bunun yerine imza kısmına “C-19” yazmalarını istiyor. Peki, o zaman virüsten bu kadar çekinen orta sınıf neden inatla dışarıdan yemek sipariş etmeye ve online alışverişe devam ediyor? Tüketememe korkusu virüs korkusundan ağır mı basıyor? Tüm bunlar olurken market çalışanları, kasiyerler, aşçılar, kuryeler, temizlik işçileri, güvenlik görevlileri, bankacılar ve kısacası evde kalamayanlar ordusu her gün #EVDEKAL çağrısını tekrarlayanların hizmetinde giderek görünmezleşiyor.

Bu durumu görmezden gelmediğini “isimsiz kahramanlar” güzellemesiyle yansıtan reklamlar ve haberler de aslında bu romantizasyonun en tehlikeli ayaklarında biri. Keyfen aldığımız kıyafetlerin kapımıza kadar getirilmesinin bir kahramanlık olarak nitelendirilmesi bir yana, bu isimsiz kahramanların gelir endişeleri olmasa kahraman olmak yerine evlerinde güvende olmayı tercih edecekleri de oldukça açık.

Noam Chomsky, Diem25 ile gerçekleştirdiği “Tehlikede olan ne?” başlıklı söyleşisinde bu krizin en can alıcı noktalarından birini şöyle açıklıyor: “Küba bağımsızlık kazandığında bugün dahi bunun cefasını çekiyor, bunun üzerine hayatta kalabilmeleri hayret edilesi ama dirençli duruyorlar ve bugünkü virüs krizinin en ironik unsurlarından biri de Küba’nın Avrupa’ya yardım etmesi. Demek istediğim bu oldukça şaşırtıcı, nasıl tarif edeceğinizi bilemiyorsunuz. Almanya’nın Yunanistan’a yardım edememesi ama Küba’nın Avrupa ülkelerine yardım etmesi… Bunun ne anlama geldiğini düşünürseniz tüm sözcükler yetersiz kalıyor.”

Salgın bilimsel bir “talihsizlik” gibi anlatılsa da baş etme yöntemlerinin, sosyal etkilerinin ve dünyayı salgın noktasına getiren sürecin ziyadesiyle politik olduğu su götürmez bir gerçek. Komünist Küba her şeye rağmen Avrupa’ya yardım ederken, salgının önlenememesinin nedenleri neoliberal politikalarda gizli. Chomsky aynı söyleşide salgının kökenini şöyle açıklıyor: “Neoliberal vahşiliğin kızıştırdığı piyasaların özü ve derin sosyoekonomik sorunların neoliberaller tarafından şiddetlendirilmesiyle ilgili. Küresel salgınların muhtemel olduğu uzun zamandır biliniyordu. SARS’ın biraz değişmiş hâli ile bir korona virüsü salgını olmasının muhtemel olduğu iyice anlaşılmıştı. 15 yıl önce virüsler tanımlanmıştı, aşılar vardı. O dönemde, dünyanın her yanından laboratuvarlar olası bir korona virüsü salgınına yönelik bir koruma sağlamak için çalışabilirlerdi. Bunu niye yapmadılar? Piyasa göstergeleri yanlıştı. İlaç şirketleri -kaderimizi özel tiranlıklara devrettik- kamuya hesap vermeyen şirketleri ellerinde tuttular. Bu durumda, büyük ilaç şirketleri söz konusu. Onlar için ise yeni vücut kremi yapmak, insanları nihai bir yıkımdan kurtaracak bir aşı bulmaktan daha kazançlıydı.”

Ancak dünyanın birçok yerinden gelen bazı özel kurum ve hastanelerin kamulaştırıldığı haberleri, Trump’ın dahi sosyal devlet politikalarına ihtiyaç duymak zorunda kalması ve görünüşe bakılırsa çok daha fazlasına ihtiyaç duyacağı gerçeği bir yandan bize görünmezleştirdiğimiz evde kalamayanlar ordusunun “el üstünde tutulduğu” bir sisteme ne kadar aç olduğumuzu hatırlatıyor.

Ekonomist Will Hutton, The Guardian’da yayımlanan yazısında “Şu anda, kontrolsüz ve serbest piyasa küreselleşmesine dayanan bu form, krizlere ve pandemilere yatkınlığıyla birlikte, kesinlikle ölüm döşeğinde. Fakat karşılıklı bağımlılığı ve kanıta dayalı kolektif eylemin önceliğini tanıyan başka bir form doğuyor” diyor. Slavoj Žižek ise bu yeni formu bir çeşit komünizm olarak adlandırmaktan geri durmuyor. Öyle ki Dünya Sağlık Örgütü başkanı Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus’un geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada kurduğu “Bu salgın bastırılabilir ama bu (ancak) hükümetin tüm mekanizmalarını içeren kolektif, koordine ve kapsamlı bir yaklaşımla başarılabilir” cümlesini de “komünizm” olarak tarif ettiği yeni düzenin gerekliliğinin kanıtı olarak kullanıyor. “Burada ütopyacılık yapmıyorum, insanlar arasında idealize edilmiş bir dayanışma savunmuyorum; tam tersine, mevcut kriz, küresel dayanışma ve işbirliğinin hepimizin ve her birimizin hayatta kalma yönündeki çıkarına uygun olduğunu, bunun yapılabilecek tek rasyonel egoist hareket olduğunu açıkça ortaya koyuyor.” diyerek tarif ettiği komünizmin ne noktada elzem olduğunu hatırlatıyor.

Ayrıcalıklı işçi sınıfını ayrıcalıksız işçi sınıfından ayıran çizgi nerede? Psikolojimizi neden tüketimle düzenlemek zorundayız? Bizim karantina zevklerimiz kimlerin karantina kabusu? Bu sorular belki de düşünmekten kaçındıklarımızı gün yüzüne çıkararak, karantinada güç bela sağladığımız huzuru anında alt üst edebilecek sorular. Ama hepsini yanıtlamak, huzurumuzdan ve ağız tadımızdan ödün vermek zorundayız. Üstelik böylesi bir salgının ve gelecekte karşılaşılabilecek benzeri krizlerin önüne geçebilecek yanıtlar, ironik de olsa, görmezden geldiğimiz işçi sınıfının iktidarında saklı.



sayın okur, gönüllü yayıncılığın velinimetlere ihtiyacı olacağını biliyorduk. yazılarımızı okuduğunuz, beğendiğiniz, paylaştığınız için müteşekkiriz. vesaire için maddi destek de sunmak isterseniz, ziyadesiyle minnettar olacağız.