Zabel ile Halide

5   +   9   =  

Zabel Yesayan ve Halide Edip aynı şehirde, Boğazın iki ayrı yakasında doğdular. Zabel, 1878’in Şubat’ında, Üsküdar’da gözlerini açtı dünyaya. Altı yıl sonra, (yine bir Şubat ayıydı) Beşiktaş’ta, Halid adı verilecek bir oğlan beklenirken Halide dünyaya geldi.

Zabel’in ailesi orta halli, kalabalık bir aileydi. Halide’yi ise varlıklı ve padişah başkatibi olan babası Edip Bey nedeniyle Saraya yakın bir hayat bekliyordu. Kız çocuklarının nadiren eğitim aldığı bir zamanda Zabel de Halide de eğitimlerine özen gösteren ebeveynler tarafından büyütüldüler. Silahtar’taki Surp Haç okulunu bitirdikten sonra, babası Mıgırdiç Hovhannesyan’ın desteğiyle, edebiyat ve felsefe derslerini takip etmek üzere Sorbonne’a giden Zabel, “üniversiteye giden ilk Ermeni kadın” oldu.[1] Türklerin yabancı okullarında okumasını istemeyen Abdülhamid’in doğrudan müdahalesine rağmen Edip Bey’in çabalarıyla Amerikan Kız Koleji’ne devam eden Halide ise “kolejin yüksek kısmından mezun olan ilk Müslüman kız öğrenci”ydi.[2] İkisinin de hayatlarındaki en önemli figür babalarıydı. Halide annesini beş yaşında kaybetmişti. Zabel, annesinin uzun yıllar devam eden ruhsal sıkıntıları nedeniyle babasıyla çok daha yakındı. Her iki kadın da ilerleyen yıllarda entelektüel ve politik ilgilerinin babaları sayesinde şekillendiğini yazacak, anılarında en büyük payeyi babalara vereceklerdi.

Zabel’in edebi kariyeri 1895’te ilk şiiri “Yerk ar kişer”in (Geceye Övgü) yayınlanmasıyla başladı. Halide, Jacob Abbot’tan yaptığı çeviriyle padişahtan şefkat nişanı aldığında ise henüz 13 yaşındaydı. İki kadın da yüksek öğrenimleri sırasında evlendiler, çok geçmeden anne oldular ama entelektüel alanda yer edinme taleplerini hiç rafa kaldırmadılar. Zabel 1902 yılında, kocası Dikran Yesayan’la birlikte İstanbul’a döndükten sonra Dzağig (Çiçek) dergisi için yazmaya başladı. Edebiyattan siyasete pek çok konuyla ilgilenen Zabel’in bu dönemki yazılarında kadınlar merkezdeydi. 1903’te ilk romanı Isbasman srahin meç (Bekleme Odasında), 1905’te ikinci romanı Geğdz hancarner (Sahte Dâhiler) tefrika edildi. Yesayanlar İstanbul’da geçim sıkıntısı çektikleri için 1905’te yeniden Paris’e taşındı. Bu sırada Halide hem çok ciddi sağlık sorunları yaşıyor hem de Salih Zeki’yle evliliğinde kötü günler geçiriyordu. Shakespeare çevirilerine devam etse de henüz kendinde yazma gücü bulamamıştı. Bu gücü ona Meşrutiyet devrimi verdi.

1908 devrimi iki kadının da hayatlarında dönüm noktası oldu. Abdülhamid’in baskı rejimi dönemin aydınları için ne nefes alacak bir aralık ne de derman bırakmıştı. Bir kısmı Avrupa’ya kaçmış ya da sürgünde, diğer kısmı çekildiği köşesine hapsolmuş Osmanlı entelektüelleri, Hamid rejiminin yıllardır bekledikleri devrilişini öyle büyük bir coşkuyla karşıladılar ki, hem matbuat dünyası hem de kamusal alan hızla canlandı. Türkçe yayınlar içinde Meşrutiyet’in ilanından 1909 Ağustos’una kadar geçen bir yıl içinde imtiyazı alınan gazete ve dergilerin sayısı 300’den fazlaydı.[3] Ermeni matbuat dünyası da 1908 devrimini büyük sevinçle kutluyor, Jön Türkler ile Taşnaksütyun ittifakı Meşrutiyetin özgürlük ve eşitlik vaatlerini daha da “yakın” kılıyordu.

Bu dönemde pek çok Ermeni entelektüel gibi Zabel Yesayan da İstanbul’a döndü ve şevkle çalışmaya başladı. Yazıyor, toplantılar düzenliyor, Ermeni kadın örgütlerinde konuşmalar yapıyordu. Diğer yanda, Halide Salih Meşrutiyet’in ilanından yalnızca bir hafta sonra, 1 Ağustos 1908’de, Tevfik Fikret’in gazetesi Tanin’e ilk yazısını yazmış, kadınların eğitimi konusunda peşi sıra gelen makaleleriyle kısa sürede ün kazanmıştı. İlk romanı Raik’in Annesi’ni de aynı yıl tamamladı. 1908, Zabel ile Halide’nin birbirlerine en çok yaklaştıkları yıldı. İki kadın da değişimin içinde yer almak, ona yön vermek için canla başla çalışıyor, biri Türk diğeri Ermeni toplumunun modernleşme projelerinde toplumsal cinsiyet sınırlarını zorluyor, kadınlarla ilgili söylemleri belirliyordu. Zabel Yesayan Türk ve Ermeni kadınları Ligue de Solidarité des Dames Ottomanes (Osmanlı Kadınları Dayanışma Cemiyeti) adı altında bir araya getirecek bir örgütlenmenin hayallerini kuruyordu.[4] Halide Edip Osmanlı vatandaşlığı fikrini benimsiyor, Hamid’i birlikte deviren Ermenilerle Jön Türklerin bundan böyle kardeş olduklarını savunuyordu.

Sonra kötü bir şeyler oldu.

Zabel Yesayan uzaklara gitmek zorunda kaldı. Bir süre Fransa’da, ardından Ermenistan’da yaşadı. Hayatı boyunca İstanbul’u, Üsküdar’ı özledi ve hayatı boyunca yazdı. 1937’de Stalin tarafından Sibirya’ya sürülerek bilinmeyen koşullarda öldü. Halide Edip ise bir süre daha yükseldi, onbaşı olarak milli mücadeleye katıldı, milli edebiyatın en hararetli romanlarını yazdı ama yeni rejimde kendine yer bulamadı. O da (Mustafa Kemal’in ölümüne kadar sürgünde, ardından İstanbul’da) yaşadığı sürece yazmaya devam etti. 1964 yılında, doğduğu şehirde öldü.

Tuhaf Bir Hikâye

Hikâye aşağı yukarı böyle. Daha doğrusu, sanırım böyle. Ne zaman Zabel Yesayan ve Halide Edip’i karşılaştıran, benzerlikleri, hayatlarının paralelliği, cemaatleri içinde kadın entelektüeller olarak üstlendikleri rollerin ortaklığı üzerine bir şey okusam ya da duysam aklıma böyle bir hikâye geliyor. Boğazın karşı kıyılarında dünyaya gözlerini açışlarından başlayıp aynı yolu paralel patikalarda yürümüşler gibi adım adım ilerleyen, 1908’de tam patikalar kesişti, kesişiyor derken aniden biten bir hikâye: Zabel ile Halide. Bu iki kadını karşılaştırma hevesi 2005’te hayatımıza girdiğinden beri, Zabel Yesayan ve Halide Edip’i bir ortaklıkta buluşturmaya çalışan her söylem, tarihi 1908’de durdurmuş olmalı. 1909 gelmemiş, 1915 hiç olmamış. Başka türlüsü mümkün değil.

Hatırlarsak, her şey bir çağrıyla bağlamıştı:

“Aşağı yukarı aynı tarihlerde yaşayan, aynı metaforları kullanan, hatta bir romanlarına aynı ismi veren (Ateşten Gömlek), kendi cemaatlerinin kültürel eliti içinde ön plana çıkan, kadın sorunlarına eleştirel bir yaklaşım getiren ve feminist çıkışlar yapan ve kendi milletlerinin sergüzeştinin katipliğini yapan Halide Edip Adıvar ile Zabel Esayan’ın hayatlarının karşılıklı, karşılaştırmalı okunmasının ve incelenmesinin…”[5] önemine vurgu yapmış ve Türkiyeli araştırmacıları iş başına çağırmıştı Elif Şafak.

2005 yılında düzenlenen “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları”, nam-ı diğer “Ermeni Konferansı”nın en etkileyici sunumuydu onunki. Türkiyeli aydınlara Zabel Yesayan adında bir yazarı “tanıtmış”, doğduğu coğrafyadan koparılmanın acısının Yesayan’ın metinlerine nasıl sızdığını araştırmış, salondakilerin büyük kısmının -daha doğrusu Ermeniler dışındakilerin- adını bile duymadığı İstanbullu bu büyük kadın yazarı keşfe davet etmişti katılımcıları. Şafak’ı dinlerken ağlayanlar vardı salonda. Zabel Yesayan’ın hikayesi herkesi sarsmıştı. Yesayan’ın en büyük korkusunun toplumsal amnezi olduğunu söyleyen Şafak, hatırlamak, tanıklık etmek, yüzleşmek için araştırmacılara çeşitli konu başlıkları önererek bitirmişti sunumunu. Halide Edip ile Zabel Yesayan’ı yan yana getirmek bu başlıklardan biriydi.

Hikâye böyle başladı aslında. Zabel Yesayan’ın Türkiye’de keşfedilme süreci üzerine bir iki yerde yazdım daha önce, bu kez sözü uzatmayacağım. Ermeni Konferansının yapıldığı 2005 yılında Zabel Yesayan’ın İngilizce’de küçük bir derlemedeki birkaç pasajı ile iki Fransızca çevirisi dışındaki metinleri yalnızca Ermenice okunabiliyordu. Ermenice bilmeyen Elif Şafak’ın Yesayan edebiyatı üzerine yaptığı bu detaylı analiz tamamıyla Marc Nichanian’ın Writers of Disaster: Armenian Literature in the Twentieth Century (2002) kitabındaki Yesayan bölümünden “alınmıştı”.

Her şey burada kalsa popüler bir yazarın intihali sanata dönüştürme becerisini konuşacak, orada duracaktık belki. Ama işler daha da tuhaflaştı. Elif Şafak’ın açtığı yolda Zabel Yesayan keşfi bir furyaya, giderek bir genre’a dönüştü. Akademik ve entelektüel çevrelerde Yesayan’a ilgi hızla arttı. Hayat hikâyesi pek çok dergide, internet sayfasında, hatta gazetede yer buldu. Yazılarda, makalelerde, konferans tebliğlerinde Zabel Yesayan adına giderek daha sık rastlamaya başladık. Bu atıfların hiçbirinde Yesayan’ın hangi dilde okunduğuna değinilmiyordu. Değinilmesi de pek mümkün değildi zaten. Tercümeler Yesayan’ın keşfinden 9 yıl sonra yayımlanmaya başlandı.[6]

Tuhaflık burada da bitmedi. Okunmadan keşfedildiği 2005 sonrası dönemde Yesayan’a ilgi ve atıf giderek yükselip bir doyum noktasına erişmiş olacak ki, ilk tercümelerinin çıktığı, yani Zabel Yesayan artık gerçekten keşfedilebilir olduğu 2014 sonrasında ne Zabel ne de edebiyatı eskisi kadar tartışıldı. Yıkıntılar Arasında, Sürgün Ruhum, Meliha Nuri Hanım ülke siyasetinde demokratikleşme söyleminden resmi olarak vazgeçilmesiyle aşağı yukarı aynı zamanlarda piyasaya çıktıklarından olacak edebiyat dünyasında, hiç değilse tercümelerden önce Zabel Yesayan’la ilgilenmiş kesimler tarafından bile fırtınalar koparılmadı. Keşfeden keşfedeceğini etmişti muhtemelen.

Furya bitti ama geriye söylemleri kaldı. “Bir zamanlar bu topraklarda” genre’ına yerleştirilmişti bir kez Yesayan. Elif Şafak’ın işaret ettiği “ortaklık” da epey rağbet gördüğünden, Zabel Yesayan ve Halide Edip birtakım yazılarda, sunumlarda, cümlelerde birlikte anılır oldu 2005’ten bu yana.

Kötü Bir Hikâye

Zabel ile Halide’nin hayatlarından paralel patikalarda ilerleyen bir yoldaşlık hikâyesi çıkarmak, ikisi arasında feminist ve entelektüel öncülükleri bağlamında bir ortaklık kurmak ancak soykırımı görmemekle, tanımamakla mümkün olabilir. Elif Şafak, Marc Nichanian’ın Yesayan edebiyatının nasıl bir felaket yazını olduğunu adım adım çözümlediği makalesini kendinin kılarken Nichanian’ın gösterdiği yere biraz olsun bakabilse, felaketin bitimsizliğini anlamaya niyet etseydi, Zabel Yesayan ile Halide Edip’i ortaklaştırmakta bir yüzleşme ihtimali barınamayacağını fark ederdi kuşkusuz. Birinin fail diğerinin kurban olarak yerleştiği soykırım tarihini yok sayarak bir edebiyat tarihçiliği yapılamayacağını ya da feminist tarihyazımına heveslenilemeyeceğini anlardı. Aranılan Zabel ile Halide hikâyesi 1908 yılında son bulmuştu.

Sonrasında kötü şeyler oldu gerçekten.

1909’un Nisan ayında Kilikya bölgesinde gerçekleşen katliamlarda binlerce Ermeni öldürüldü. Katliam bölgelerinde gördüklerini Averagnerun Meç-Yıkıntılar Arasında’da kaleme alan Yesayan bu tanıklığın hayatını, yazısını sonsuza dek değiştirdiğini biliyor ama hala Ermenilerin ve Türklerin bir arada, ortak vatanlarında yaşayabilecekleri Meşrutiyet ideallerine tutunuyordu kitabın satır aralarında. Halide Edip de aynısını yapmıştı 19 Mayıs 1909 tarihli Tanin makalesinde. “Ölenlerle Öldürenler” başlıklı yazıda “Sizden af dilemeye geldim (…) biçâre mezarların en küçüğünden en büyüğüne kadar başında diz çökerek mensup olduğum kavim namına ruhumun yaşlarıyla ağlamak ihtiyacını hissediyorum.” diye seslenmişti Ermenilere.[7] Katliamın sorumlusunun Hamid rejimi olduğuna emindi.

Kötü şeyler olmaya devam etti.

Zabel Yesayan 1915’te yok edilecek 234 kişilik Ermeni aydınları listesindeki tek kadın ve o kara listeden sağ kurtulmayı başaran birkaç isimden biriydi. Günlerce saklanıp, sonunda kılık değiştirerek Bulgaristan’a kaçabilmişti. 1933’te Sovyet Ermenistanı’na yerleşene kadar romancılığın yanı sıra soykırımın ne olduğunu anlatabilmek, belgelemek için pek çok faaliyette bulundu. 1915 tanıklıklarını topladı, farklı şehirlere dağılmış Ermeni yetimlerle ilgilenmek için çok sayıda seyahat gerçekleştirdi, dergi ve gazetelere yazdı. Hayatı, 1915’ten Stalin yönetiminin kara listesiyle ölüme gönderildiği 1937’ye kadar içinden sağ çıktığı soykırımla şekillendi.

Halide Edip’in 1915 sonrası çok çalkantılı geçen hayatı, zaman içinde değişen siyasi söylemleri, politik pozisyonları bu yazının konusu değil. “Ölenlerle Öldürenler” başlıklı yazısını sonraki yıllarda inkar ettiğini, 1915 sonrasında Öldürenlerin tarafında, onların argümanlarına ve meşrulaştırmalarına tanıklık etmek için yazdığını belirtmek yeterli sanırım. Ama zaten tam da bu yüzden “Zabel ile Halide” hikayesinin nasıl bir tarihsel anda dolaşıma sokulduğunu ve ne işe yaradığını anlamak önemli. Soykırımla yüzleşirken Ermeni bir araştırmacının yıllar süren emeğini bir nefeste kendine mal etmek nasıl mümkün oluyorsa, bir yazar hiç okunmadan nasıl bu kadar popülerleşiyorsa, “Zabel ile Halide” de benzer şekilde iş görüyor, her kötü hikaye gibi anlamı kendiyle sınırlayıp sabitleyerek. Yoksa soykırımı inkar etmeyi okul sıralarında Halide Edip’in Ateşten Gömlek’iyle öğrenmiş, “Türklüğün alnına kıyım ifitirasını yapıştıran hain Ermenilerle”, “deştikçe cerahat akıtan Hristiyan çıbanlarla”, “Osmanlı’nın cerrah titizliğiyle kesip atılması gereken bu hastalıklı uzuvlarıyla” romanlarda tanışarak resmi devlet söylemini içselleştirmiş kaç kuşak insan yetiştiğini göz ardı edip, Zabel ile Halide’yi neden feministlikte, kadın yazarlığı tarihinde buluşturalım bir çırpıda? Kurbanla fail bir kapta erisin, karışsın birbirine, geçmiş olsun, geçmişe ait bir hikaye olsun istiyoruz, asla hikayeleşemeyecek olanın karşısında dağılıp unufak olmayı göze alamadığımız için. Söylemlerde iyiyiz: Hatırlamak tamam, yüzleşmek tamam, özür dilemek bile tamam. Ama ya biri de çıkıp adaletle ilgili bir soru sorarsa?



[1] Hasmik Khalapyan. “Kendine Ait Bir Feminizm: Zabel Yesayan’ın Hayatı ve Aktiviteleri”. Bir Adalet Feryadı: Osmanlı’dan Türkiye’ye Beş Ermeni Feminist Yazarİstanbul: Aras Yayıncılık 2006.

[2] İpek Çalışlar. Biyografisine Sığmayan Kadın. İstanbul: Everest Yayınları, 2010.

[3] Uygar Kocabaşoğlu. “Hürriyet”i Beklerken, İkinci Meşrutiyet Basını. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları 2010)

[4] Melissa Bilal. “Pavagan e (Yeter!): Zabel Yesayan’ın Barış Çağrısını Duyabilmek”, Feminist Yaklaşımlar. Sayı 07, Mart 2009.

[5] Elif Şafak, “Sürekli Sürgün: Zabel Esayan Üzerine Bir İnceleme”, “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları”. Konferans tebliği 2005.

[6] 2014’te Yesayan’ın en önemli eserlerinden Hokis AksoryalMy Soul in Exile and Other Writings adı altında İngilizceye, Mon âme en exil adıyla Fransızcaya çevrilirken; Silihdari Bardeznerı, Gardens of Silihdar: A Memoir başlığıyla İngilizcede; Yesayan’ın Kilikya katliamına tanıklık metni Averagnerun Meç ise Kayuş Çalıkman Gavrilof çevirisiyle Yıkıntılar Arasında adıyla Türkçede yayımlandı. 2015’te ise Mehmet Fatih Uslu çevirileriyle Sürgün Ruhum ve Meliha Nuri Hanım basıldı.

[7] Halide Salih, “Ölenlerle Öldürenler”, Tanin, 19 Mayıs 1909.