1980 yılının son ayları… Beş general darbe yapıp başa geçmişler. Yılmaz Güney, İmralı Adası Yarıaçık Cezaevi’nde, aylardır üzerinde çalıştığı senaryoyu bitirir. Kurban Bayramı’nda izne çıkan mahkumlardan on bir tanesinin öyküsünü anlatmaktadır. Filmi yönetecek olan Erden Kıral, sık sık İmralı’ya gider, Yılmaz Güney ona öykülerini yazdığı mahkumları tanıtır. Bu arada filme yatırım yapacak bir İsviçre firması bulunur, çekim izni alınır ve ekip kurulur. 1981 yılının Ocak ayında Cunda Adası’nda filme başlanır. On yedi iş gününde dört bin metre film çekilir.

Şubat ayının ortalarında Bayram filminin yarım kaldığı haberi ortalığa yayılır. Yılmaz Güney’in yönetmeni görevden aldığı söylenmektedir. Yönetmenlik Şerif Gören’e önerilir. Şerif kendi projesini erteleyip işi kabul eder, benim de asistanlık yapmamı ister. Erden Kıral’ın çektiği sahnelerde oynayan on bir oyuncudan beşi (Aytaç Arman, Mahmut Cevher, Savaş Yurttaş, Erol Demiröz ve Kamil Sönmez) bizimle çalışmak istemezler, filmin durdurulmasını protesto ederler. Böylece yeni bir ekip kurup hazırlıklara girişiriz.

Senaryo iki cilttir. Birincisi Arife, ikincisi Bayram… İlk bölümde cezaevindeki mahkumlar tanıtılır, görüşe gelenler, cezaevi ilişkileri anlatılır. Mahkumların çoğu Kurban Bayramı’nda izne gitmek umudundadır. İzne çıkacak yirmi beş mahkum belli olur. Hazırlıklara başlanır. Bayramdan bir gün önce mahkumlar izne ayrılır. Vapurla Bandırma’ya, minibüsle Bursa’ya, otogara gelinir. Otogarda askeri bir operasyona tanık olurlar. Bursa’nın göbeğinde bir delikanlı kurşuna dizilir. Mahkumlar ayrı otobüslere dağılırlar. Kimi Konya’ya gidecektir, kimi Eskişehir’e, kimi Aydın’a, kimi Adana’ya… Ertesi sabah Kurban Bayramı başlar, uzun yola giden mahkumlar daha evlerine varamamışlardır. Urfalı, Diyarbakırlı, Gaziantepli, Bingöllü mahkumlar bir an önce evlerine ulaşmaya çalışırlar. İkinci bölümde ise Kurban Bayramı, bütün gelenekleriyle anlatılmakta, her mahkumun ailesiyle yaşadıkları resimlenmektedir. Bayram sonunda izinler bitmekte, bir an önce cezaevine dönme telaşı başlamaktadır.

Yılmaz Güney’in yazdığı senaryoyu o günün sıkıyönetim koşullarında filme çekmek neredeyse olanaksızdı. Bursa otogarındaki operasyon asla çekilemezdi. Kurban Bayramı’nı belgesel tadıyla verebilmek için çok masraf etmek gerekliydi. Ayrıca senaryo çok uzundu, tamamı çekilse en azından üç buçuk, dört saatlik bir film olurdu. Bu arada Yılmaz Güney Isparta Yarıaçık Cezaevi’ne nakledilmişti. Şerif Gören, senaryonun içinden çekebileceği bölümleri ayıkladı, yirmi sayfalık bir özet çıkardı. Bu özette on bir değil, altı mahkum anlatılıyordu. Şerif, Isparta’ya gidip Yılmaz Güney’le görüştü. Yılmaz Güney, Şerif’in önerisini onayladı. Son hazırlıkları tamamlayıp Mart başında yola çıktık.

Filme Bingöl’den başlayacaktık. Bingöl’e yirmi kilometre uzaklıktaki Yolçatı’da Kayakevi’ne yerleştik. Ekip yirmi iki kişiydi. 6 Mart 1981 Cuma günü Karlıova’da çekime başladık. Karayolunun iki yanında iki metre yüksekliğinde kar vardı. Tarık Akan’ın bir atla köye giderken fırtınaya yakalanması ve donma tehlikesiyle karşılaşması bölümünü çekiyorduk. Sürekli kar yağmadığı için kendimiz yapmak zorundaydık. Bu yüzden akşamları Kayakevi’nde strafor tabakalarını rendeleyip çuvallara dolduruyorduk. Doğanın beyazlığı herkesin gözlerini etkilemiş, ekip kızarmış gözlerle çalışmak zorunda kalmıştı. Sabah uyandığımızda Kayakevi’nin sularını donmuş buluyorduk. Diş fırçamızı ve havlumuzu alıp Elazığ-Bingöl karayolunun öbür yakasındaki Yolçatı köyünün çeşmesine gidiyorduk. Köylüler kendilerini “Köyün Muhtarı”, “Köyün Öğretmeni”, “Köyün Bekçisi” gibi sıfatlarla tanıtıyorlardı. Biz de kendimizi “Köyün Kameramanı”, “Köyün Senaristi”, “Köyün Rejisörü” ve “Köyün Aktörü” diye tanımlar olmuştuk.

Sancak kasabasında nalbant dükkanı ile sağlık ocağı sahnelerini çektik. Ulaşımı sağlamak en büyük sorundu, önümüzde dozer olmadan hiçbir yere gidemez olmuştuk. Atın öldüğü sahne herkesi çok yordu ve üzdü. Veterinerin şırınga ettiği ilaç, hayvanı bir türlü bayıltamıyordu. Bir doz verildi, at bana mısın demiyordu. Rol gereği Tarık Akan, tabancasını çekip atın başına ateş etmeliydi. On gündür atla haşır-neşir olan Tarık buna yanaşmadı. Köylülerden biri Tarık’ın kılığına bürünüp ata kurşun sıktı, at oralı değil, kişneyerek şaha kalkıyordu. Köylü bütün kurşunları boşalttı, at başını kaldırıp bize bakıyor, bir türlü ölmüyordu. Herkes berbat durumdaydı. Set teknisyenlerinden biri bıçağı çekip hayvanın boğazını kesmese, bu işkence ne kadar sürecekti kim bilir?

19 Mart’ta Palu’dan trenle Genç’e gidiyoruz. O kadar çok tünel var ki, kırık camlardan içeri giren duman sayesinde neredeyse boğulmak üzereyiz. Filmin en zor bölümü olan karlı sahneleri bitiriyoruz sonunda. Güneye doğru iniyoruz. Diyarbakır’da Saruhan Oteli’ne yerleşiyoruz. Newroz günü, oyuncularla birlikte sıkıyönetim komutanını ziyaret ediyoruz. “Bugün işiniz zor” diyorum komutana, “Sabaha kadar ateş yakarlar.” Komutanın yüzü birden değişiyor, “Nereden biliyorsun, nerelisin?” diye sorguya başlıyor. Daha önce buralara geldiğimi söyleyip geçiştirmesem, soluğu ünlü cezaevinde alacağım. Diyarbakır’da Halil Ergün’ün sahnelerine başlıyoruz. Yanımızda bizi korumak için askeri bir tim hazır bekliyor. Tren sahnelerini çekmek için üst üste üç gün Kurtalan’a gidip dönüyoruz. Sabaha kadar Kurtalan’da bekleyen trenin içinde çalışıyoruz. Kondüktör rolü için Diyarbakır’dan getirdiğimiz arkadaş, kameranın karşısında tutulup kalıyor. Onun üniformasını sırtıma geçirip ben oynamak zorunda kalıyorum. Diyarbakır garında çift kamera kullanarak belgesel görüntüler çekiyoruz bir yandan da.

30 Mart’ta Urfa’ya geçiyoruz. Ortalık bahar havası, herkes yünlüleri çıkarıyor sırtından. Kapaklı Oteli’ne yerleşiyoruz. Ankara’dan Valiliğe bir emir gelmiş: “Ekipteki yabancı uyrukluların tespit edilmesi…” Herkes notere gidip kimlik tespiti yaptırıyor. Bu yüzden iki gün boş oturuyoruz. Sonunda çekim yapmamıza izin veriliyor. 3 Nisan’da Suruç’un sınır köylerinde çalışmaya başlıyoruz. İki gün sonra başrol oyuncularımızdan Necmettin Çobanoğlu attan düşüyor, hemen hastaneye kaldırıyoruz. Onun olmadığı sahneleri çekip bekliyoruz. Üç gün sonra Necmettin geliyor, biraz zayıflamış ve sararmış olarak… 12 Nisan’da Antep’e geçiyoruz. İşler yolunda gidiyor, iki gün içinde çekimleri tamamlıyoruz. Özel bir otobüs tutup İstanbul’a dönüyoruz, çıkışımızdan tam kırk dört gün sonra… Bu süre içinde otuz üç gün çekim yapmış, filmin yarısından çoğunu çekmiş bulunuyoruz.

2 Mayıs’ta İstanbul’da çekimlere devam ediyoruz. Büyükada’da İmralı sahnelerini çekiyoruz. Mevlanakapı Yurdu’nda cezaevi dekoru yapıp iki gün çalışıyoruz. 8 Mayıs’ta yeniden yollara düşüyoruz, bu sefer vapurla… Hava bozuk, Mudanya vapuru Marmara’nın ortasında fındık kabuğu gibi sallanıyor. Ekip dökülmeye başlıyor, mideler bozuluyor. Deniz tutmayan iki kişi kalıyor, kameraman Erdoğan Engin ve ben. Sadece ikimiz ayaktayız. İmralı Adası’nı çekiyoruz. Mudanya’dan Bursa’ya geçip otobüse biniyoruz. Konya’ya kadar çekim yapa yapa gidiyoruz. Oradan Adana’ya geçiyoruz, İpek Palas’a yerleşiyoruz.

Ekibin sayısı neredeyse yarıya düşmüş, çünkü geriye kalan bölümlerin çekimi daha kolay. Adana garajını çekip Urfa Cesur otobüsüyle Gavur Dağları’na gidiyoruz. Yollarda yapılan aramaları çekiyoruz. Adana’da beş gün kalıp bütün bağlantı sahnelerini tamamlıyoruz. Filmin montajında yer verilmeyen altıncı mahkumun (Güven Şengil) sahnelerini de bitirip İstanbul’a dönüyoruz. Bu ikinci seferimiz sekiz gün sürüyor ve yedi gün film çeki-yoruz. Filmin bitmesi için bir gün daha çalışmak gerekiyor, ama Güney Film zor durumda, para sıkıntısı çekiyor. Ekip dağılırsa bir daha toparlamak çok zor. Herkes bekliyor. Aradan tam üç geçiyor. 18 Ağustos günü “Kuyumcu Soygunu” sahnesini de çekiyoruz, film tamamlanıyor. Böylelikle film kırk altı iş gününde çekilmiş oluyor.

Çekim Sonrası

Çekilen negatifler yurtdışında yıkanıyor. Kurguyu yapmak için Şerif’in de gitmesi gerek, ama pasaport alamıyor. Ertesi yıl filmin Cannes Film Festivali’nde ödül aldığını duyuyoruz, çok seviniyoruz. İnsan, aylarca emek verdiği bir filmin başarısı karşısında çabalarının boşa gitmediğine sevinerek “Helal olsun” diyor. Bütün emeği geçenlere “Helal olsun!”

On beş binden fazla filmin künyesinin yer aldığı, dünyanın en önemli film kılavuzlarından biri olan Leslie Halliwell’in Film Guide adlı kitabının beşinci basımında sadece bir tek filmimiz var, o da Yol… Film ancak on bir yıl sonra İstanbul’da seyirci karşısına çıkabiliyor. 1 Ekim 1993’te Abdi İpekçi Kapalı Spor Salonu’nda yedi, sekiz bin kişi çok kötü koşullar altında, yarı aydınlıkta filmi izliyorlar.

Yol‘un çileli öyküsü bitmek bilmiyor. Film, izleyicinin karşısına çıkabilmek için altı yıl daha bekliyor. Çekiminden ancak 18 yıl sonra sinemalarda gösterime girebiliyor. Yaklaşık üç ay içinde 430 bin kişi filmi izlemek şansına ulaşıyor. Filmi görebilenlerin ortak kanısı “Türkiye’de bugüne kadar yapılmış en iyi filmin Yol olduğu”dur. Film henüz birçok ilde gösterilmedi, ancak büyük kentlerde seyircisine ulaştı.

Aykırı Düşünceler

Eleştirmenlerin “başyapıt” olduğu konusunda ağız birliği ettikleri Yol, aslında Yılmaz Güney’in yazmış olduğu senaryonun kırpılmış, yumuşatılmış, değiştirilmiş ve güdükleştirilmiş bir uyarlamasıdır. Bu biçimiyle bile “başyapıt”, “gelmiş geçmiş en iyi film” unvanlarını alan Yol karşısında şu soruyu kendi kendime sormadan edemiyorum: “Filmi Yılmaz Güney çekebilseydi, ne olurdu acaba?” Hiç kuşkusuz dünya çapında bir film çıkardı ortaya.

Çünkü senaryo rastgele yazılmış birşey değildi, üzerinde aylarca düşünülmüş, bütün ayrıntıları ince ince hesaplanmış ve tam sekiz kez yeniden yazılmış bir senaryo idi. Üstelik Kurban Bayramı için izne çıkan on bir mahkumun öyküleri bir mozaik oluşturuyor, böylelikle 12 Eylül 1980 sonrası Türkiyesi’nin geniş bir panoraması gözler önüne seriliyordu. Kurban Bayramı, özellikle seçilmişti. İzne çıkan kader kurbanları, dışarısının bir hapishaneden daha beter olduğunu anlıyorlardı. Mahkumlar bayram izni boyunca kurbanlar da veriyordu ayrıca. Filmde Mehmet Salih ile karısı trende vuruluyor, Ömer’in abisi sınırı geçerken kurşunlanıyor, Seyyit Ali’nin karısı ise karda donarak ölüyordu. Çekilmeyen bölümlerde Battal’ın karısı doğururken ölüyor, Abbas ve bütün ailesi zehirli kıyma yüzünden hayatlarını yitiriyorlardı.

250 sayfalık özgün senaryonun filme çekilmeyen diğer beş mahkumu Eskişehirli İsmail, Toros köylerinden Battal, Tarsuslu Abbas, Adanalı Hıdır ve Mercan tipleriydi. İsmail bayram izninde düğün yapıp evleniyor ve gerdeğe giriyordu. Hep kız çocuğu olan Battal, izinde bir oğul sahibi oluyor ama karısını kaybediyordu. Okuma yazması olmayan fukara Abbas ise belediyenin kamyonundan çaldığı zehirli kıyma ile eve eli boş gitmekten kurtuluyor, ama köfteleri yiyen bütün aile köpeğine kadar zehirleniyordu.

Eşleri ölmüş olan Adanalı Hıdır ile Mercan, çocuklarını görmek ve hasret gidermek için bayram izninden yararlanıyorlardı. Mercan, lisede okuyan oğlunun siyasi olaylara karıştığı için gözaltına alındığını öğreniyor, küçük oğlunu sünnet ettirip tekrar cezaevine dönüyordu. Hıdır ise evlatlık olarak bir aileye verilmiş olan kızının izini sürüyor, “sapık” olduğu ihbarıyla karakollara düşüyordu.

İstanbul’da Mudanya vapurunun yanaştığı rıhtımda İmralı’ya görüşe giden ailelerle başlayan senaryo, Mudanya iskelesi yakınında bir kahvede izinden sağ salim dönebilen mahkumlarla bitiyordu. En azından üç saatlik bir film olabilecek Yılmaz Güney’in özgün senaryosu bence yeni baştan filme alınmalıdır. Yılmaz Güney’in seçmiş olduğu oyuncularla çekilmelidir.

Filmin Gizli Kahramanları

Yol‘un çekiminden bugüne kadar 18 yıl geçti. Bu arada beş kişiyi yitirdik. Başta Yılmaz Güney olmak üzere onları tek tek anmak isterim.

Film çekimi boyunca yeme, içme ve yatma gibi sorunlarla uğraşan yapım müdürümüz Sabri Aslankaya’yı, kamera asistanımız ve ikinci kameramanımız Ali Düvenci’yi, çekim sırasında en çabuk ve pratik buluşlarla bütün sorunları çözen set amirimiz Necip Koçak’ı ve Mehmet Salih’in yatalak arkadaşı Zafer rolünü üstlenen oyuncumuz Turgut Savaş’ı sevgi ve saygıyla anıyorum.

Filmin diğer gizli kahramanlarına, kameraman Erdoğan Engin’e, asistan Turgay Aksoy’a, fotoğrafçı Gülnur Sözmen’e, ışık teknisyenleri Mustafa Koçyiğit ile Nurettin Akçabay’a, set teknisyenleri Ekrem Ülgey, Şeref Yılmaz ve İbrahim Kul’a başarılar diliyorum.


* “Yol” filminde yönetmen yardımcılığı yapan Ahmet Soner’in bu yazısı ilk olarak Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin Sonbahar 1999 sayısında yayımlanmıştır. Kaynak: Yeni Film