Yılın korku filmi: “Peşimdeki Şeytan”

6   +   9   =  

Uzun zamandır, özgün bir fikri olan, Paranormal Activity etkisinden kurtulmuş, farklı okumalara izin veren bir korku filmiyle karşılaşmadığınızı tahmin ediyorum. Standart gerilim kitabına hatim indiren insan için fragmanı izlemek bile yeterli oluyor artık, kimisinin afişinden dönmek işten bile değil. Peşimdeki Şeytan’ı (It Follows) gören, duyan, IMDB’de filan rastlayanlar 34. İstanbul Film Festivali’nin “Geceyarısı Çılgınlığı” bölümünde muradına erdi, oh. Cannes’daki gösteriminin ardından “hit” yakıştırmaları yapılan filmi, “arthouse” sinemanın gariban pazarlama taktiği olarak görüp, her sene kültlere, başyapıtlara doymuş bünyeler olarak sakin, fakat merakla bekliyorduk. Memleket sinemasında cinli-hocalı, günahlı-şeytanlı yerli filmler üstümüze üstümüze gelirken korku bağımlıları da rahat (!) bir nefes almış oldular.

David Robert Mitchell’ın The Myth of American Sleepover (2010) filminden sonra gelen Peşimdeki Şeytan’ın büyük çoğunluğu kışkırttığını söyleyebilirim. Doğaüstü yaratıklar, şeytanlar, kötü ruhlar vb. mahlûkata dayalı korku-gerilim türünde (mahlûkatımızın ne’liğinin ortaya çıkarılması-mahlûkatla mücadele-mahlûkatın kurbanları-mahlûkatın yok edilmesi üzerine -ve elbette kendi mitlerini barındıran) bir kurmaca evren oluşturulur. Sözüm ona arkadaşları ele geçiren şeytanın kovulması için kutsal metinler bulunmalıdır, çünkü sandıkta bulunan tozlu büyü kitabında öyle yazmaktadır. Kötü ruh ailenin peşini bırakmaz, çünkü kasabanın geçmişinde kızlarıyla birlikte yakılan cadı, ailenin küçük kızını kurban olarak almadan durmayacaktır vb.

Mahlûkat filmleri usavurmalarla çözümlen(e)mez, eleştiril(e)mez, “öyleyse öyledir” dersin, olaya bakarsın. Sorun da buradadır, çünkü gerilim durumun kendisinden değil olaylardan türer, dolayısıyla bu tip klasik korkular “bö-efekti” dediğimiz trükler olmadan pek de korkutamaz, o balonu ne yapıp edip beklemediğin anda arkanda patlatmak zorunda kalırlar. Bir yerden sonra hissiyatınız “yahu durduk yere niye korkuyorum”a dönüşür. Peşimdeki Şeytan bu noktada yırtıyor sayın seyirciler. Filmin ilgi çekici yanı sadece özgün fikri değil, yarattığı durumun gücü, sağlam yapısı ve görsel gücüyle birlikte gelen yan unsurların desteği.

Filmin açılış sahnesi uzun bir tek plandan oluşuyor: Jay evinden fırlıyor, boş, alacakaranlık varoş-gotiğinde, bilinmeyen, göremediğimiz bir güçten dehşete kapılmış bir biçimde kaçmaya başlıyor. Fakat tuhaf bir biçimde acelesi yok, gerisin geri evine giriyor, babasının retro arabasını alıp kaçıyor. Gece kumsalda tek başına, ailesiyle telefonda veda konuşması yapıyor ve nanay. Dolayısıyla “vay kurtulacak mı?”, “aman da ölecek mi?” gerilimi doğruca çöpe gidiyor.

pesimdekiseytan_iii

Peşimdeki Şeytan’da cinsel yolla bulaşan bir doğaüstü kötü gücümüz var (kutsal anlamıyla bir şeytan ya da cinden bahsetmiyoruz, hiçbir dini motif kullanılmıyor), bir çeşit hastalık metaforu gibi. Bu bulaşıcı güç sizi öldürene kadar, nereye giderseniz gidin, minik adımlarla yürüyerek sizi takip ediyor ve eğer bir başkasıyla sevişerek “kötülüğü” başkasına bulaştıramazsanız, sizi yakalamadan durmayacak. Üstelik bulaştırdığınız kişi bu doğaüstü varlık tarafından yakalanıp öldürülürse kötülük sizi takip etmeye devam edecek. Dolayısıyla birisiyle sevişerek ona bulaştırmak da kurtuluş değil. Kaçınılmazlıkla mücadele etmeye başlayan zihin için dehşet duygusu sıradan bir hâl alır, dolayısıyla (Halka gibi filmlerde de karşılaştığımız) kaçınılmazlık ve kötülüğün  tanımsızlığı arttıkça, durumun kendisi de huzursuz edici bir hâl almaya başlar. Fakat kötülük cinsellikle birlikte geliyor, dolayısıyla arzuları kışkırtan bir durum da söz konusu; vahşet ve erotizm, paranoya ve çekicilik bir arada.

Kötülük, Jay’in kendisinden biraz daha büyük Hugh’la yaşadığı (ilk mi, değil mi tam olarak anlaşılmayan) cinsel deneyimle birlikte ortaya çıkar. Film boyunca cinsellik ve erotizm merkezli bir “leitmotif” sürekli hissedilir. Jay’in bulaştırıcı erkeğimizin kullanma kılavuzuyla birlikte verdiği kâbusla mücadele, aşağı yukarı aynı yaşlardaki Jay’in arkadaş grubuna düşer. Carpenter’a selam olsun.

pesimdekiseytan_ii

Filmde yetişkin dünyası hemen hiç yoktur. Seks, bu hormon-baskın dünyanın merkezindedir, arzuların çarpıştığı bir çocuk dünyası fakat yine de tehlikeli, ön görülemez, cesur ve kırılgan. Jay’in açık pembe iç çamaşırları, geceliği, hep bir masumiyet ve çocuksuluk eklenmiş erotik unsurlar olarak başınız dönsün diye varlar. Fakat doğaüstü yaratık ile bu cinsel kimliklerin keşfedilmesi sürecinin deneyim havuzu, duygusu ya da çatışmalı yapıları arasında hiçbir biçimde doğrudan bir bağlantı kurulmaz. Yine de türlü varyasyonlarda aşırı-yorumlar yapılabilir: İlk tatminle başlayan ve kaçınılmaz sona doğru giden bir sürekli tatminsizlik durumunun Lacanvari doğası, büyüme sürecindeki cinselliğin giderek yaşamın merkezine kaydığı o kabusvari, bir o kadar da etkileyici, coşkun dönemin bir metaforu olarak yaşanan aktarım süreçleri, kabulleniş ve kaçışlar gibi. Film bu bağlantılara hem izin veriyor hem de bütünüyle bir sosyal metafora dönüşmüyor. Bunun en büyük sebebi filmin Tarantinovari hafifliği, 80’lerin VHS ruhuna uygun bir yumuşaklık, belki de öz-bilinçlilik. Film sanki bir tür korku sinemasının oyunculuk tarzından müziklerine, korku gag’larından atmosferine birçok farklı unsurunu sanki bile isteye biraz abartı, plastik, şeffaf bir kurmaca içinde gerçekleştiriyor. Esas kıza âşık Paul’ün kan revan içinde cinsel açlığının peşindeyken düştüğü garip durum, sadece kurbanın ve daha önce bulaşmış potansiyel kurbanların görebildiği şeytana dair “şu gelen o mu değil mi acaba?” duygusu üzerine yapılan esprilerle bu yumuşak yabancılaşma hali hem seyir zevkini yükseltiyor hem de bu tür zorlama bağlantıları önemsizleştiriyor.

Dehşetin bir diğer unsuru da elbette kötülüğün sürekli farklı suretlerde karşımıza çıkan cisimleşmiş hali. Bu doğaüstü güç öyle yavaş adımlarla sizi takip ediyor, fakat öyle ısrarla ve durdurulamaz bir biçimde sizin kaçınılmaz sonunuza doğru adımlıyor ki her an tetikte olmanız gerekiyor. Gerçek korku da bu hiçbir açıklamaya, hikayeleştirmeye gerek duymayan ve orada, can sıkıcı bir biçimde hep orada olan kötülükten kaynaklanıyor. Çatının üstündeki yaşlı, Frankestein’ı anıştıran uzun boylu adam, havuz sahnesindeki saldırgan baba, altına işeyen ponpon kız, bir anda okulda beliren huzurevi kaçkını teyze hep birlikte zombi adımları, ürpertici bakışlarıyla size doğru yaklaşıyorlar. Üstelik bu doğaüstü gücü yok etme imkânı üzerine konuşulmuyor bile! Filmin açılış sekansında verilen finalin bilgisi, içinde bulunduğunuz sürekli anksiyete halinde tadılacak korku dolu bir atmosfere kapı aralıyor. Mitchell, adeta korku sinemasına kattığı stilin lezzetine varmanız için bir davette bulunuyor. Hatta, stilizasyonların tadından yenmiyor. Esas kızın kırmızı ojeli parmakları ve arabadaki ilişki sonrası gençlik rüyaları hakkında konuşurken yapılan detay el çekimi, havuz sahnelerindeki su altı çekimleri ve büyük finalde kanla dolan havuz, plaj ve mısır tarlası gibi pek de kullanılmayan mekânlar, hemen hepsi filmin atmosferini veren unsurlar ve Uzak Doğu sinemasına özgü aşırı stilize edilmiş planlarla filmde yerlerini alıyorlar.

Filmin birkaç yer dışında bö-efekti yapmadığını söyledik, kameranın ani hareketleri, keskin kurgu geçişleri, görsel efektler ve havai fişek gibi patlayan seslerin yerine karakterin yüzünde beliren dehşette ısrar eden, bıçağı içinizde yavaş yavaş çeviren, tıpkı doğaüstü kötülük gibi acele etmeyen bir kameramız var, “dön artık şu hayvan oğlu hayvana, geldi mi yaklaştı mı?” diye kafayı yiyorsunuz. Aynı yavaşlıkta zoom-inler, Disasterpeace’in ağır dark-goth elektrik sesi synthsizerları (ki sıklıkla birden kesilerek bitiyorlar), tekinsiz dünyamızın atmosferini oluşturmada başarılı oluyorlar.

Peşimdeki Şeytan yılın korku filmi olmaya aday, büyük olasılıkla peşinden gelecek benzerlerini görmeden gidin bir aslını izleyin derim, dedim. İzleyin.