Robot olmadığınızı kanıtlayın: 8   +   8   =  

“Geceleri gökyüzünde yıldızlara baktığımızda, parlak ve sönük olanlarını görürüz” diye gürlüyor bir ses, bulanık bir uzay görüntüsünün üzerine. “Aralarındaki en parlağı, bir zamanlar… Kripton’du.”

Süpermen’i izliyorum ama tuhaflaşmış. Efsanevi Kripton gezegeni, büyükannenizin yılbaşı ağacında görebileceğiniz plastik bir süse benziyor. Süpermen ekranın solundan kadraja giriyor, bir Ken Barbie bebeği. Şeffaf pelerini, görünen o ki bir saç kurutma makinesinin estirdiği rüzgârda dalgalanıyor. Bu, iki şişe şarabı devirmiş Michel Gondry’nin çekeceği bir şeymiş gibi gözükse de aslında sinema tarihinin bir parçası.

Yeşilçam, Türkiye’de 1950’ler ve 1980’ler arası, düşük bütçeli, kendin-yap filmler sağanağına verilen isim. Arsız amatör film yapımcılarının kuvvetli uydurmaları ve Türkiye’deki telif yasalarının noksanlığı, Yeşilçam’ı dünya üzerindeki en üretken, garip ve kısa ömürlü endüstrilerinden biri haline getirdi. Öyle ki, bu endüstri Star Wars’dan The Exorcist’e birçok ikonik yapımı yağmalamayı becerip, başarıya ulaştı.

Yeşilçam’ı konu alan MotörRemake, Remix, Rip-Off (2014) adlı belgeselin genç yönetmeni Cem Kaya,  “Her şey barajların inşasıyla başladı” diyor. ABD ve Avrupa yapımı filmleri tercih eden, eğitimli, batılılaşmış orta sınıfın yaşadığı 1950’lerin Ankara ve İstanbul’unun parlak ışıklarından çok uzakta, hidroelektrik santrallerin yapımıyla ilk defa elektriğe kavuşan devasa Anadolu bölgesinde uyuyan dev bir seyirci kitlesi uyanıyordu. “Bu insanlar Anadolu’nun içlerinde ve eteklerinde yaşayan çoğunlukla yoksul insanlardı. Çocuklar, ebeveynler, nineler, dedeler artık sinemaya gidebiliyor ve özdeşleşebilecekleri Türk filmleri istiyorlardı,” diye açıklıyor Cem Kaya.

Yeşilçam bu ihtiyaca karşılık olarak doğdu. Bazı yönetmenler uyarlamalar üzerinde çalışırken, diğerleri Amerikan mecazlarını kendi halüsinojenik hikâyelerine göre büküyordu. Tunç Başaran’ın çektiği 1973 yapımı süper kahraman filmi Demir Yumruk: Devler Geliyor’da, kudretli ana karakter Enver, Phantom (Kızıl Maske) maskesi ve Batman kemeri takıyor, göğsünde de Süpermen’in amblemi var ama uçamıyor. Bu sırada, kötücül bir Fu Manchu karakteri ve aynı zamanda tekerlekli sandalyeli bir travesti olan ezeli düşmanıyla savaşıyor. Benzer şekilde 1986 Çetin İnanç filmi İntikamcı, Rambo’ya bir saygı duruşu. Her şey oldukça normal görünüyor, ta ki ölen tüm insanlar canlanıp film bir zombi korku filmi haline dönüşene kadar.

Bu tarz filmleri artan popülerliğine rağmen, ucuz biletler düşük yapım bütçeleri anlamına geliyordu. Ancak engeller yenilikleri doğurdu. Yönetmenler lazer efektleri yapmak için filmin negatifleri üzerine küçük çizikler atar, kameralar nemli sabunlar üzerinde kaydırılırdı. Kaçakçılıkla ilgili bir filmde katır bulamayan çekim ekibi, eşekleri beyaza boyayıp uzaktan çekerek işi halletmişti.

Cem Kaya, 1966 filmi Eşrefpaşalı’dan bir kare göstermek için dizüstü bilgisayarında hummalı bir arama yapıyor. “Bu Yılmaz Güney” diyor, Kürt oyuncu ve film yapımcısını gösteriyor. “Kız arkadaşının başının üzerindeki bir bardağa ateş edip, vurması gereken bir plan vardı, William Tell stili. Epey kafa yorduktan sonra, en gerçekçi gözükecek ihtimalin bardağı gerçekten vurması olduğuna karar verdi. Böylece, planı istediği gibi çekebilmek için kız arkadaşına dolu bir pompalı tüfekle ateş etti. Bu, o insanların film çekebilmek için nasıl çılgınca şeyler yapabildiğinin muhteşem bir örneği.”

Yeşilçam hikâyesi çekici ama edepsiz, şahlanmış bir fikri mülkiyet ihlali olarak görünse de, durum bundan biraz daha farklı. Bu delifişek yönetmenler büyük şehirler dışındaki seyircinin hiç görmediği filmlerden istifade ediyorlardı. Bu hikâyeleri ve kahramanları normal halleriyle gözardı edecek insanlara sundular.

Ancak 1980’de, Star Wars: The Empire Strikes Back filminin gösterime girdiği yıl iklim değişti. ABD destekli bir ordu darbesi Türkiye’yi yaşamak için tehlikeli bir yer haline getirdi. Yerel film sektörü çöküyordu. Ve işte tam bu sırada Çetin İnanç, Yeşilçam’ın gelmiş geçmiş en iddialı projesine girişti: Dünyayı Kurtaran Adam.

Artık kolonileştirilmiş dış uzay sınırlarında geçen şaşalı ve şaşırtıcı hikâyesiyle Dünyayı Kurtaran Adam’da robotlar, mumyalar, büyücüler, uzay gemisi savaşları ve tabi ki bol bol karate mevcut. “Fantastik bir filmdi, özel efektlere ihtiyaçları vardı.” diye açıklıyor Cem Kaya. “Star Wars’u hedef almayı seçti. Yerel bir sinemadan bobinleri ödünç aldılar, istedikleri kısımları kesip, alıp geri verdiler. Bir sonraki gün filmi izlemek için gelen insanları hayal edin. Filmler kesik! Başkentte sinemalardaki Amerikan filmleri dalgasından alınan bir intikam gibi hissettirdi. Zenginden aldı ve fakire gösterdi.”

Yenilikçi görsel efektlere rağmen, Dünyayı Kurtaran Adam büyük bir başarısızlıktı. Kimse izlemedi. Bu sırada darbeden sonra yerleştirilen hükümet, Türkiye ekonomisini dış yatırımlara açtı ve batı (yani ABD) ürünleri sel gibi ülkeye girdi. Yeşilçam bitmişti. Telifler yerine tek seferlik düşük ödemeler alan birçok oyuncu ve yönetmen kendilerini yoksul ve işsiz buldu. Özel televizyon kanalları içeriğe muhtaçlıktan eski Yeşilçam filmlerini göstermeye başladı, ancak yalnızca yapım şirketlerinin eline para geçti (Filme çevrilmiş en çok senaryonun yazarı olarak Guinness Rekorlar Kitabı‘na geçmiş senarist Safa Önal bu filmlerin hiç birinden bir kuruş telif almadı). Bu sırada Yeşilçam’ın doğduğu hareketli sokak, bir alışveriş merkezine dönüştürüldü.

Bazıları için, hayaller ölüme direndi. 1990’ların sonunda Boğaziçi Üniversitesi’nde bir film kulübü öğrencilere, Dünyayı Kurtaran Adam’ı göstermeye, ilgili yeni nesli Yeşilçam’ın garipliğiyle tanıştırmaya başladı ve İnanç’ın batık filmini bir külte dönüştürdü. Çok geçmeden, dünyanın dört bir yanından film kurtları filmlerin pasaklı ve ev yapımı estetiği ve ustalığını takdir ederek, Dünyayı Kurtaran Adam’la birlikte İntikamcı ve Demir Yumruk’un da VHS kopyalarının peşine düştü.

Eylül ayında Cem Kaya ve Çetin İnanç, filmlerini yan yana göstermek üzere Austin, Texas’taki Fantastic Fest’e gidecekler. Ayrıca MotörRemake, Remix, Rip-Off ay sonunda Londra’da gösterilecek. Zamanında insafsızca çaldığı ABD endüstrisi artık Çetin İnanç’ın en büyük hayranı. Cem Kaya’nın da Yeşilçam hikâyesine olan tutkusu sonunda tamamlanıyor. Cem “80’lerde Almanya’da bir Türk çocuğu olarak büyümek, bizi gerçek Türk kültüründen izole etti” diyor. “Ama üvey babamın eskiden bir video dükkânı vardı, ve bu filmler benim içeri girme yolumdu. Hep etraftaydılar. Bu yüzden bu hikâyeyi dünyaya anlatmak ve başkalarının da bu filmlere âşık olduğunu görmek benim için gerçekten çok özel.”


* Bu yazı, Joe Zadeh’in The Guardian’da yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.