Yasın gecikme faizi

1   +   10   =  

Yas tutmak kolay iş değildir. Önce diğerlerinin varlığında işler nasıl yürüyor kısaca değinelim…

Size tamamen varsayımsal bir senaryo versem, mesela “Kardeşiniz annenize piyangoda büyük ikramiye kazandığını ama parayı bağışlamaya karar verdiğini söylese anneniz ne der?” diye sorsam… Eminim pek çoğunuz kardeşinizin öyle bir şey yapmayacağını söyleyecektir. Yaparsa da annenizin olası tepkisine ilişkin -doğru ya da yanlış- bazı tahminleriniz olacaktır. Bu sorunun amacı şu: Daha önce hiç yaşanmamış bir senaryo üzerinden bile annenizin ve kardeşinizin davranışlarına ilişkin çıkarsamalarda bulunabiliyorsunuz. Yani zihninizde annenize ve kardeşinize ilişkin birer simülasyon var. Bu simülasyonlar sadece kendi aralarında değil sizinle de ilişki içindeler: “Sigaraya başladığımı öğrense annem üzülür ama kardeşim sadece şaşırır,” gibi. Bitmedi, kendinize ilişkin de bir simülasyon var aslında: “Sigarayı bırakmamı söyleseydi, anneme bırakacağımı söyler, oyalarım.” Gördüğünüz gibi zihninizde kendiniz dahil hayatınızdaki herkese ilişkin birer simülasyon var ve yine zihninizde kendi aralarında ilişki içindeler. Artık bunlara simülasyon değil nesne diyelim.

Zihinsel nesneler öznelerle birebir örtüşmek zorunda değildir. Örneğin anne nesnesi gerçek anneden daha müşfik, baba nesnesi gerçek babadan daha ceberut, kardeş nesnesi de gerçek kardeşten daha ısrarcı olabilir. Yine daha iyi tanıdığınız ya da öyle hissettiğiniz kişilerin nesneleri daha ayrıntılı olacaktır.

Kayıp yaşandığında bu nesnenin de değişmesi gerekir ki yas tutmak nesnenin yok olması değil, tasarımının artık canlılığı barındırmaması demek tam olarak. Yani, nesnenin varlığını yine sürdürmesi ama artık ölü birinin nesne tasarımı olmasından bahsediyorum. Bu durum ağızdan çıktığı kadar kolay yaşanamayabiliyor.

Elisabeth Kübler-Ross’un hepinizin duymuş olduğu yas aşamalarını buradan anlamak daha kolay olur. İlk basamak şok ve inkardır. Ölüm haberini alan kişilerin ilk anda donakaldığı, konuşamadığı, boş baktığı gözlemlenebilir. Bazen bir yakınları koluna girer ve bir yerlere oturtur. Ruhsal aygıt çok zorlayıcı bir dönem yaşayacaktır ve önce kendini dış uyaranlara kapatabilir. Bu şoktan çıkınca garip bir inkar hâli başlar genelde. Örneğin kişi muhakkak yakınının yüzünü görmek isteyebilir. Özellikle yoğun bakımlarda yakınının kımıldadığını, elini sıktığını (genelde eli tutulur çünkü), gülümsediğini iddia ederek aslında ölmediğine ilişkin tedavi ekibini ikna etmeye çalışan hasta yakınına nadir olmayarak rastlanır. Bedenin soğuk oluşuna şaşırılır mesela.

Aslında cenaze ritüellerinin çoğu bu inkarı kırmaya yöneliktir. Yakınlarının cenazenin yüzünü görmesi ve vedalaşması inkarı kırmayı kolaylaştırır. Başka bir örnek de ölen kişinin ayakkabıları sokağa konulması ve ihtiyaç sahibi birisinin bunları alması. Ayakkabı köy ve kasabalarda (ve mega kasabalarda) kapının önünde durmaktadır ve bu nedenle daha eve girmeden evde kimlerin olduğunu anlayabilirsiniz. Üzerine basılmış bir çift baba ayakkabısı, eğri büğrü duran bir çift küçük ayakkabı, belli ki finansal olanaklar zorlanarak alınmış fiyakalı bir çift ergen ayakkabısı vs… Ev ahalisi diğerlerinin ayakkabılarını tanır ve eve girerken evde kimlerin olduğunu kapı önündeki ayakkabılardan anlar. Ölen kişinin ayakkabıları muhtemelen bu yüzden cenazenin ilk günü sokağa bırakılır. Eve girerken artık “o” ayakkabıları göremezsiniz yani o ayakkabıların sahibi de artık evde değildir. Daha eve girişte bu gerçekle yüzleşilmiş olunur. Benzer şekilde eşyalarının bir kısmı yadigar olarak ayrılır, çoğu ihtiyaç sahiplerine dağıtılır. Böylece hatırası diğerlerinin arasında devam edecektir.

Cenaze evine insanlar gelir ve neredeyse şaşmaz olarak son gördükleri ânı anlatırlar. Bu anılar genelde saçma ve anlamsızdır ama dillendirilmesi de bir o kadar kaçınılmazdır: “Dün gördüm, bakkaldan ekmek almıştı, eve gidiyordu…” Herkes bu anlamsız anının kişinin canlı olarak son gördükleri an olduğunu belleğine işlemeye çalışmaktadır.

Cenaze evinde helva kavrulur. Antropoloji ve psikanaliz bu ritüele daha derinlikli açıklamalar getirse de ben yüzeyden okumayı tercih ediyorum. Bu helvayı ölen kişi hariç herkes yer. Ölen kişinin yakınlarında bir burukluğa neden olur bu durum, yine de yerler: “O öldü, bizler ise hayattayız.” Helva ritüeli kültürün kaybının ardından boğazından lokma geçmeyen bireye, ölenle ölünmüyor demesidir. En önemli işlevi inkarın kırılması gibi duruyor.

Kişi kefenlenir, çenesi bağlanır, gözü kapatılır. Evet, bu kişi yakınlarının bildiği, tanıdığı birisidir ama daha önce onu hiç böyle görmemişlerdir.

Kişinin tabutunu herkes sırtlanır, ağırlığını herkes hisseder. Ve elbette bu tabutların en ağırları aslında en küçük olanlarıdır. Bir dikdörtgen prizma şeklinde çukur açılır, bu çukur genellikle ücret karşılığı açtırılır. Kişi toprağa verildikten sonra üzeri kalaslarla hipotenüs şeklinde kapatılır. Artı cenaze toprak ile kalaslar arasındaki üçgen boşluktadır. Sonrasında mezara bütün yakınları bir avuç da olsa üzerine toprak atarlar. Taşıma ve toprak atma da ölümü somutlaştırmaya yönelik gelenekler gibi görünmekte. Hatta cenazeyi toprağa indirenin bizzat en yakınlarından oluşu da öyle. Ülkemizde cenazenin tabut içinde gömülmemesi ve toprağın sulanması aslında bedenin doğaya geri dönme arzusunun kısmen de olsa korunduğuna işaret. Hatta Batı kültüründe olduğu gibi cenazeye şık kıyafetler değil gayet bebeksi ve sade bir kefen giydirilmesi ve bu şekilde vedalaşılmasının da benzer bir arzuya karşılık gelebileceğini düşünüyorum. Mezarı başında dualar okunur, vedalaşılır. Sonuçta cenaze ritüeli yas için gereklidir, insanları cenazelerinden mahrum bırakmak eziyettir.

Atılan bu fazladan toprak mezarın kubbe şeklinde görünmesini sağlayacaktır. Bir süre sonra hipotenüsü oluşturan kalaslar çürüyüp kırılacak ve mezar artık yerine yerleşecektir. Artık cenaze toprakla bütünleşmiş, bütünüyle toprak tarafından sarılmıştır.

Eve dönülür. Eski anılar canlanır. Kişinin geride bıraktığı bütün duygular canlanır. Bazen gülünür kahkahalarla, bazen ağlanır.  Bazen bu duyguların yüzeye çıkmasının bedeli fazla olabilir, o zaman yas tamamlanamaz, inkar sürecinde takılınır. Taziye ziyaretlerinde -neredeyse içgüdüsel biçimde- herkes vefat eden kişiye ilişkin son anısından bahseder. Bu anı son derece yüzeysel olsa bile (“Dün bakkaldan çıkışta görmüştüm, elinde ekmek eve gidiyordu,” gibi) neredeyse zorunluluk gibi bu son anı aktarılır. Adeta herkes vefat eden kişiyi son görüşlerinin bu olduğunu zihinlerine işlemeye çalışıyordur.

Sonrasında 7, 40 ve 52 ritüelleri bir kronometre işlevi görmektedir. Kültür kalanlara yasın tamamlanabileceğini, sadece biraz zaman alabileceğini anlatmaya çalışmaktadır (Kültüre niyetlilik gibi insansı vasıflar atfetmem tamamen romantizm elbette, o gözle okuyunuz).

“İnkar sürecinde takılma”? Ölüm varlığımızın en temel gerçeğiyken nasıl inkar edilebilir ki? Aslında “medeniyet” diye adlandırdığımız yapının -hani o tek dişi kalmış olan- en temel gayreti ölümlülük gerçeğini inkar etmek, en azından fazlaca akla gelmemesini sağlamaktır. Ölümlülük gerçeği bir dehşet duygusu uyandırabilir, ki bu dehşetin de başlıca nedeni uzun süre inkar edilmiş oluşudur. Her neyse, ölümlülük gerçeğini bu dehşet duygusundan sakınmak için inkar çabasına “Terror Management Theory” denmekte ve TMT’nin kültüre büyük etkileri bulunmakta. Müsaadeniz olursa, bunu başka bir yazıda detaylandırmak isterim şimdilik biliniz ki aslında insan ölümlülük gerçeğini büyük oranda inkar ederek yaşamına devam etmektedir, en azından “medeni” dünyada.

Yasta kaybın inkarı bilinçdışında gerçekleşmektedir. Yakınına sorulduğunda “Öldü” der ama kapı çaldığında “acaba o mu geldi?” diye düşünürken yakalar kendini. Adeta yakınının öldüğünü tekrar tekrar kendine hatırlatmak zorundadır. Mesela aklına bir şey geldiğinde ölen yakınını aramak için telefonuna davranabilir ve ölümünü sonradan hatırlayabilir. Sıklıkla sofraya ölen kişinin tabağı önce konur, sonra geri kaldırılır.

Kaybın inkarı rüyalarda daha da belirgin yaşanır. Nasıl olsa rüyada gerçeklik ilkesine davet de cılız. Ölen kişi ile görüşülür ama rüyanın içinde rüyayı gören kişi ölümden haberdar değildir, ölüm hiç olmamış gibidir yani. Sonralarda bu inkar zayıfladıkça rüyada ölen yakınını gören kişi rüyanının içinde durumu garipsemeye başlar. “Sen ölmemiş miydin?” diye yakınına sorabilir ya da içinden geçirebilir. Bazen yakınının verdiği bir yanıt rahatlatır: “Doktorlar karıştırmış, iyiyim.” Daha da iyisi: “Öldüğümü gördüğün rüya idi, bu gerçek!” Klinik pratiğimde Kübler-Ross’un pazarlık aşamasına en yaklaşan gözlemim bu tür rüyalar oluyor, bunun dışında yas süreci tamamlanamıyorsa genelde inkar aşamasında takılınıyor diyebilirim.

Madem konuya geri döndük, Kübler-Ross’un yas aşamaları modellemesini çok etyolojik bulmuyorum. Yine de Şok-İnkar-Öfke-Pazarlık-Depresyon-Kabullenme şeklindeki sıralamada Öfke için küçük bir parantez açayım. Bu öfkenin herkese yönelebileceğini söylemekte yarar var. Öfkenin kaybedilen kişiye yönelik olması en beklenileni çünkü ölüm bir terk edilmişlik duygusu bırakacaktır kalanlarda. Ayrıca kişinin sağlığında hesaplaşılamayan konular var ve ölüm ile hesaplaşma olasılığı ortadan kalkmış gibiyse bu öfke daha da kabarabilir. Yine de taşınması zor bir duygu olabilir öfke. Bu durumda yer değiştirdiğine şahit oluruz. Öfke sağlık ekibine yönelebilir mesela. Bazen sağlığında yakınlarını canından bezdiren kişinin ölümünün çıkaracağı duygular o kadar ağırdır ki ihmalkar sağlık çalışanlarına ölümlülüğe çare bulamadıkları için öfkelenmek bile yeğ olabilir. İslam’da yaygın değilse de Tanrı ile daha doğrudan iletişim halinde olunduğu hissedilen (dua etmeyi Tanrı ile konuşmak olarak tanımlayan) Hristiyanlıkta ölümden sonra Tanrı’ya öfkelenilebilmesini de buradan okumak gerekir.

Kültürün böyle şekillenmesinin en önemli işlevi kalanlara hayatın devam ettiğine ilişkin hatırlatıcı vasfıdır. Hayatın devam ettiği duygusu yasın sağlıklı biçimde yaşanabilmesi için elzemdir ve bu duygunun yerleşebilmesi için hayatın -kelime anlamıyla- güven içinde devam ediyor olması gerekmektedir.

Bir savaşın eşiğinde olduğumuz (başka bir deyişle de uyuyan bir savaşın daha susamış olarak uyanmak üzere olduğu) şu günlerde, biraz da bu sarsıcı gerçeklikten kaçınmak üzere bir “outline” çıkarmaksızın tamamen çağrışımlarımın belirlediği önceliklerle yazdığım bu yazıda, müsaade ederseniz yas sağlıklı biçimde tamamlanmazsa ne olur kısmına değineyim, sonra bu güvenlik duygusuna geri dönelim.

Yasın tamamlanamaması hâli aslında en çok da kişinin zaman duygusunu etkiliyor sanırım. Zamanın asılı kalması ve akmaması gibi bir duygusal hale neden olabiliyor. Kişi kaybı içselleştiremediğinden kayıp sonrası yaşamını yeniden organize edemiyor. Ama belki de en ağır yük kişinin kaybettiği yakınına ilişkin anıların canlanmasından büyük acı duyması oluyor. Bu nedenle kişi yakınına ilişkin her türlü uyarandan kaçınmaya çalışabilir, mezar ziyareti yapmayabilir, fotoğraflara bakmayabilir ve bu kişiyle ilgili konuşmaktan da kaçınabilir. Bazen kaybedilen kişinin eşyalarına hiç dokunulmaz, montu askılıkta yıllarca durur, odası nasıl bıraktıysa aynı şekilde muhafaza edilir. Bu aslında kişinin evin içinde olduğu -yani vefat etmediği- yönünde bir inkar duygusunun sonucudur. Bazen de evler müze eve döner. Ev bütünüyle kaybedilen kişinin eşyaları, fotoğrafları vs ile doldurulur ve evdeki yaşayanlara adeta yer kalmaz. Bu durum da hayatın devam ettiği duygusunun barınmadığı bir ortamı tariflemektedir ve her iki durum da yasın pek sağlıklı işlemediğinin belirtileridir. Yas tamamlandığında ise kişi özlemle de olsa kaybettiği yakınından bahsetme ihtiyacı duyar fakat bir yandan da devam edebildiği bir hayatı vardır. Dolayısıyla yası tamamlamak kaybedilen kişiyi unutmak değil, bilakis hatırlayabilmek ama benliğinde bu kaybın işgal etmediği bir yerlerin de kalması demektir.

Şimdi müsaadenizle şu güvenlik duygusuna geri döneceğim. Artık yeterince anlatabildiğimi umuyorum, yasın mesaisi gerçekten çok ağırdır. Bu ağır mesai de ancak güvenli bir yaşam içinde tamamlanabilir. İnsan kaynaklı ölümlerde ve toplu ölümlerde bu güvenlik duygusu ciddi biçimde zedelenebilir ve bu durumlar yukarıda saydıklarımın ötesinde zorunluluklar barındırırlar.

Öncelikle toplu ve insan kaynaklı ölümlerde kalanların hayatlarının kelime anlamıyla güvencede olması gerekir. Maden kazalarında finansal güvencenin yardım kampanyalarıyla değil yapılandırılmış bir tazminat sistemiyle olması daha sağlıklı olacaktır. Sonrasında kalanların şiddetle ihtiyaç duyacakları şey adaletin tesis edilmesidir. Yardım kampanyalarının bir sakıncası da adalet talebini rehin alabilmesidir.

Bu tür ölümlerde sorumlular muhakkak şeffaf bir yargılama sürecinden geçirilmeli ve sorumlular yaptıklarıyla yüzleştirilmelidir. Böylesine bir yargılama süreci yokluğunda yası tamamlamak olanaksız olabilir ki aslında bu durum ruhsal açıdan sakatlanmak anlamına gelebilir.

Bu süreç içinde ve sonrasında bütün gayret kaybedilen kişi(ler)in ve nasıl kaybedildiklerinin unutturulması değil, bilakis hatırlatılması yönünde olmalıdır. Şöyle ifade edeyim, bazen farklı bir klinik yakınmayla (sıklıkla Panik Atak ve Depresyon) başvuran kişilerde esas neden olarak uzamış ya da patolojik yas bulunmaktadır. Kişi kaybettiği kişinin cenazesine katılamamış olabilir. Katılsa da sonrasında mezar ziyareti yapamıyor olması gayet olasıdır. Ya da kişi kaybından bahsetmeyi reddediyor olabilir. Burada yapılan standart girişim önce durumu izah etmek sonra da kişinin kaybıyla ilgili yaşadığı kaçınmaları kaldırabildiği ölçüde aşamalı olarak ortadan kaldırmak olacaktır. Biraz eziyetli bir iştir yas terapisi, tam da can yakıcı ve hatırlanılmak istenmeyen anıları hatırlatmak ve hatırlanılabilir kılmak şeklinde özetlenebilir. Sonuçta hatırlanmak istenmese de intruzif olarak akla geliveren ve engellenemeyen anılar bütünlüklü olarak ve gönüllü biçimde hatırlanır hale gelir.

Kitlesel ölümler ya da insan kaynaklı ölümlerde bu gereksinim daha da belirgindir. Ölüm örtbas edilmemelidir. Kitlesel ölümler yurt çapında sarsıntı yarattıysa ulusal yas ilan etmekten çekinilmemelidir. Sonrasında da hem anıtlar hem de yıldönümlerindeki anmalarla bu ölümler hatırlanılmalıdır. Elbette bu durum ancak adaletin tesis edilebildiği koşulda iyileştirici olacaktır.

Evet sevgili okur, dönüp dolaşıp adalet kavramına geliyoruz. Adalet tesis edilmediğinde yas tamamlanamaz. Toplumsal boyutunda da yasın tamamlanamaması belleğin bozulması demektir, yası tutulamayan kayıp bütünlüklü olarak anımsanamaz. Anımsanamadığında “bir daha asla” demek mümkün değildir. “Bir daha asla” cümlesi kendi iktidarını tehdit edecekse muktedir yas tutulmasına müsaade etmez. Yas tutulmasına müsaade edilmediğinde “Bir daha asla” denememiş olur ve “asla” denilmesi gereken ne ise tekrar olur. Bu tekrarda da gerçekle yüzleşilemez, adalet tesis edilemez, suçlular suçlarıyla yüzleştirilemez ve cezalandırılamazsa yas tutulamamış olur. Bu durumda yası tutulacak olay toplumsal bellekte yer edemez, “Bir daha asla” denilemez. Bu lanetli bir döngüdür işte.

1915 yılının toplumsal olarak yasını tutamadığımız için Roboski başımıza geldi, Erdal Eren’in yasını tutamadığımız için öldü Ali İsmail. 6-7 Eylül’ün yasını tutamadığımız için ne kadar ev sahibi olursak olalım finansal açıdan güvende hissedemiyoruz, Trakya Pogromu’nu hatırlayan kalmadığı için köy boşaltmaları yaşadık.

Artık unutmayalım, hatırlayalım, hatırlayalım, ağlayalım, birbirimizi teselli edelim olabildiğince ve bir daha asla diyebilelim. Yoksa bu lanetli döngü hepimizi yiyecek.


*Bu yazı, ilk kez ihtirastramvayi.com adresinde yayımlanmıştır.


sayın okur, gönüllü yayıncılığın velinimetlere ihtiyacı olacağını biliyorduk. yazılarımızı okuduğunuz, beğendiğiniz, paylaştığınız için müteşekkiriz. vesaire için maddi destek de sunmak isterseniz, ziyadesiyle minnettar olacağız.