Yalnızlık politik bir sorundur

Yalnızlık
Fotoğraf: Sasha Freemind.

Birleşik Krallık merkezli Co-op Vakfı’nın geçenlerde yayımladığı bir araştırmanın sonuçları pek de şaşırtıcı değil. Geçim krizi derinleştikçe, gençler de giderek yalnızlaşıyor. Yaşları 10 ile 25 arasında değişen 2.000 kişiyle yapılan anket, büyük çoğunluğun (%95) yalnız hissettiğini, bu insanların yarısından fazlasının parasızlığı gerekçe gösterdiğini ortaya koydu. Bu, daha genç katılımcılar için para sıkıntısı çeken ve kesenin ağzını kapatan ebeveynler, çalışanlar için ise maaşlarına vurulan darbeler anlamına geliyor.

Kiradan biraya her şey daha da pahalılaşırken, pek çok insan daha az sosyalleşiyor. Flörtleşmekten elini ayağını çeken de çok. Kimse McKinsey’nin Kasasından Yönetim Danışmanlığı Sırları (Management Consultancy Secrets from the Vaults of McKinsey) gibi kitaplar okuyan biriyle girişilen iç karartıcı sohbetlerle sonuçlanabilecek bir akşam için 40 pound verecek durumda değil ya da vermek istemiyor. Finansal güvencesizlik hayati ihtiyaçlarımızı giderebilme becerimizi sınırlamakla kalmıyor, hayatı eğlenceli hâle getiren arkadaşlıklardan ve ilişkilerden keyif alma becerimizi de sınırlıyor.

Tabii daha ciddi sonuçlara da yol açabiliyor. Gitgide daha izole ve güvencesiz bir yaşam süren insanlar daha çok endişeleniyor, depresyona giriyor. Bu da önemli bir konu, çünkü yalnızlık akıl hastalığının hem sebebi hem de sonucu. Yalnızlığa eşlik eden stres beden sağlığımızı da mahvediyor, bağışıklık sistemimizin tepkilerini, kan basıncımızı, bilişsel fonksiyonlarımızı etkiliyor. Sıklıkla atıfta bulunulan bir çalışmaya göre yalnızlık, günde on beş sigara içmek kadar kötü.

Yine de yalnızlığı münferit bir sorunmuş, doğal felaket ya da hayatın talihsiz bir gerçeğiymiş gibi göstermeyi hedefleyenlere şüpheyle yaklaşmalıyız. Birleşik Krallık devleti bunu çoktan yaptı bile. Theresa May’in 2017’de açıkladığı “yalnızlık stratejisi” topluluklara ve grup aktivitelerine finansman sağlamaya odaklanıyor, bizi “iyi niyet gösterileriyle” sorunu bizzat çözmeye teşvik ediyordu.

Sorunun politik boyutunu görmeyi ısrarla reddeden bu yaklaşımın etkili olmaması şaşırtıcı değil. Yaşlılar ya da herhangi bir sebeple evden çıkamayanlar için arkadaşlık programları ya da ev ziyaretleri gibi hedef odaklı müdahaleler mantıklı olabilir. Oysa gençlerin çoğu için sorun çok daha basit, çok daha başa çıkılmaz halde. Eğer hayatlarımızda daha az güvencesizlik, yoksulluk ve stres olsaydı, daha az yalnız hissederdik.

Geçim krizi insanların arasında yeni engeller oluşturda da Theresa May’in 2017’deki müdahalesi bunun bugüne özgü bir olgu olmadığını gösteriyor. Yalnızlık pandemi zamanı nasıl arttıysa, şimdi de ekonomi yüzünden artıyor. Ancak bu etkenlerden hiçbiri tek başına suçlanmayı hak etmiyor. 2019’da yapılan bir anket, gençler arasındaki yalnızlık oranında çok az bir değişim olduğunu gösteriyor. Bu sürecin ne zaman başladığını tam olarak belirlemek kolay değilse de (örneğin yalnızlığın modernitenin kaçınılmaz bir özelliği olduğunu iddia edebilirsiniz, daha az ikna edici olmasına rağmen insanlığın fıtratında olduğunu bile söyleyebilirsiniz) Britanya’daki yükselişinin 2010’lardaki kemer sıkma politikalarıyla bağlantılı olduğu şüphe götürmez.

Bu süre boyunca kamusal alanın yok olmaya yüz tuttuğunu gördük. Yüzlerce kütüphane ve gençlik kulübü kapatıldı, halka mahsus parkların bütçeleri kesildi, milyonlarca kilometrelik otobüs rotaları kaldırıldı, kırsalda yaşayan insanlar ortada kaldı. Para harcamamızın gerekmediği toplumsal alanlar eksilirken, kol gezen emlak spekülasyonu ve buna alkış tutan yerel meclisler sağ olsun, özel sektör de pek iyi durumda değildi. 2010’lar sona erdiğinde onyılın başına kıyasla çok daha az bar, gece kulübü ve eğlence mekânı vardı, tabuta son çiviyi pandemi çakmıştı. Ucuza sosyalleşmek her geçen gün daha da ulaşılmaz hâle geldi.

Günümüzde özellikle gençler giderek daha da geçici hâle gelen hayatlar yaşıyorlar, bu da topluluklar oluşturmayı çok zorlaştırıyor. Gençler yaşadıkları evi sıklıkla, ev sahipleri kirayı her artırdığında değiştiriyor, ardından da sınırlı sayıda yere gidebiliyor, maddi güçlerinin yeteceği, çalışabilecekleri işlerin bulunduğu yerleri tercih ediyorlar. Sürekli hareket hâlindeyken yaşadığın yerel toplulukla ya da ondan geriye kalanla daha sağlam bir ilişki kurmayı geçtim; hoş, alelade sosyal etkileşimler yakalamak bile zorlaşıyor. Güçsüzlüğe ve tedirginliğe yol açan güvencesizlik, hayatlarımız zayıf temeller üzerine inşa edilmiş gibi hissettiriyor. İnsanlar rüzgâra kapılıp gidiyormuş gibi görünüyorlar, çünkü gerçekten de öyleler.

Bazılarının sorunu ise tam tersi, bir tür sıkışmışlık hissi, onların yalnızlığının temel nedeni bu. Newcastle Üniversitesi’nde yalnızlık coğrafyaları üzerine araştırma yürüten akademisyen Jessie Kelly’nin, “kemer sıkma politikaları, merkezi hükümetin yatırımlarını çekmesi ve endüstriyel faaliyetlerin kaldırılması sonucu yalnızlığın artması için verimli bir araziye” dönüşen gelen Durham bölgesindeki bulguları tam da buna işaret ediyor. Bu his kimi zaman uygun sağlık hizmetine erişmek için aylarca beklemekten, kimi zaman da insanların işlerinin sallantıda olmasından veya kötü konutlarda yaşamalarından kaynaklanıyor. İnsanların sosyalleşecek parası yok, üstüne üstlük bitkin ve stres içindeler.

Kelly’ye göre yalnızlık sorununu ele almayı hedeflerken politik ve ekonomik ölçekteki kararların bu meselelerde nasıl da hayati bir rol oynadığını teslim etmeyen her girişim nihayetinde yüzeysel kalıyor. O kısma gelmek için de yalnızlıkla ilgili konuşma biçimimizi değiştirmemiz gerekiyor.

Günümüzde yalnızlık söylemi genellikle istemsiz bekârların teşkil ettiği tehdide ya da TikTok’ta fazla vakit geçiren ergenlere odaklanıyor. Tüm enerjimizi hem – şiddet kapasitesine dair pek de temelsiz sayılmayacak endişelerden dolayı – ciddi bir endişe kaynağına hem de sol liberal mitolojisinde bir tür iblise dönüşen genç, öfkeli, heteroseksüel erkek heyulasına harcıyoruz. Anti-feminizm araştırmacısı ve Man-Clan [Erkek Klanı] adlı podcast’in ortak sunucusu Dr. Annie Kelly’ye göre bu, “beyaz erkek yalnızlığı ve yabancılaşmasının diğer gruplara kıyasla daha büyük bir sorun olduğu” algısını doğurma riski taşıyor. Özellikle istemsiz bekarlardan bahsedilirken kullanılan “safiyane” tabirler, yalnızlığın seks yapmamaktan kaynaklandığına dair yanlış bir varsayımın ortaya çıkmasına neden oluyor. Bunu da kadınların daha az yalnız olduğu, çünkü istedikleri zaman seks yapabilecekleri yanılgısı izliyor.

Öte yandan heteroseksüel erkeklerin yalnızlık sorununa gösterilen tepkiler de pek faydalı değil. “Erkeklerin yalnızlıklarının kendi suçları olduğunu belirten, karakter eksikliğinden kaynaklandığına işaret eden bir liberal söylem peyda oldu,” diyor Dr. Kelly. “Bu da tehlikeli, çünkü aşırı sağ grupların ve istemsiz bekârların bu erkekleri aralarına katmak için kullanabilecekleri mesajı güçlendiriyor: Toplum sizden nefret ediyor, sizi anlamıyor, yalnızca bu şiddet dolu yerde topluluk hissini yaşayabilirsiniz.” Bence de solun yalnızlığa verdiği karşılıklardan biri insanları “aile evinin bodrum katında yaşayan ezikler” olarak nitelendirip onlarla alay etmek olmamalı, özellikle de bu tür tanımlar iyi kalpli, politik bilince sahip pek çok insanı da kapsıyorken.

Buna karşın göçmenlerin ve mültecilerin yalnızlıkla daha çok mücadele etmek zorunda kalmaları (bu da şaşırtıcı olmayabilir, nitekim onların güvencesiz işler, ırkçılık ve yabancı düşmanlığıyla karşı karşıya kalma ihtimalleri de daha yüksek) ya da engelliler arasında – zaten hep yüksekken – son yıllarda ciddi ölçüde artan yalnızlık hissinin pandemiyle daha da kötü hâle geldiği pek konuşulmuyor.

İş sosyalleşmeye geldiğinde özellikle engellilerin parasızlık dışında da mücadele etmeleri gereken şeyler var, bu da sorunun herkese biraz daha fazla para vererek çözülebileceği fikrini çıkmaza sokuyor. Aksine, yalnızlıkla mücadelenin yeterli olması için, gig ekonomisi çalışanlarının sorunlarına destek olmaktan tutun mimarisiyle, çocuk bakımı teminatlarıyla herkes için erişilebilir bir kamusal alanın yeniden inşasına dek farklı nüfus gruplarının koşullarına ve ihtiyaçlarına yanıt vermek gerekiyor.

Sosyal izolasyonun hangi türünden bahsedersek edelim, maddi koşullarla doğrudan ilişkili olduğu bariz. “Gençlere ‘aslanın ağzındaki ekmeği kapmak’ yerine daha çok sosyalleşebilecekleri bir hayat sunmalıyız, bunu yapabilmemiz için de hayat pahalılığı azalmalı,” diyor Kelly. Büyük yapısal reformlar olmadan bunun gerçekleşmesi zor görünüyor. Birkaç örnek vermek gerekirse, arkadaşlarınızı görmeniz için para harcamanızı gerektirmeyen kamusal alanlar; kira, ısınma ve beslenme gibi temel giderleri karşılayabilmek için yaşadığınız stresi hafifletecek bir ekonomi; başka aktivitelere ve yeni şeyler öğrenmeye odaklanabileceğiniz, çalışmanızı gerektirmeyen zaman aralıkları, bir de bu zamanları değerlendirebileceğiniz ortak alanlar.

Tabii, “Devrime dek maalesef mutsuz ve yalnız olmaya mahkûmsunuz, örgütlenin ve şansınızın yaver gitmesi için dua edin!” demek de kaçak dövüşmek olur. Birey odaklı, kendi kendinize yapabileceğiniz vurgulanan önerilerden bazıları, örneğin eski bir arkadaşınızla iletişime geçmek ya da internette tanıştığınız biriyle ucuz bira içmeye gitmek, yerel topluluklara katılmak (mesela Birleşik Krallık’taki ACORN gibi bir yapılanmaya dahil olursanız, yalnızlığın kök nedenlerinden birini çözmek için de mücadele verebilirsiniz) hâlâ değerli.

Bunların hiçbiri başlı başına politik eylemler değil. Bununla birlikte yapısal değişimler isterken – ve çaresizlik hissine karşı – beslenebileceğimiz, güç alabileceğimiz bir gerçek varsa, o da bağlanma dürtüsünün en korkunç engelleri bile aşabileceğini hatırlamak.


*Bu yazı, Can Koçak tarafından James Greig’in Tribune’de yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.

Muhabbetimiz daim olsun...

Benzer Yazılar
daha fazla

Gerçeğin siyaseti

Kâbusu yaşıyorduk, kıyamete uyandık. Sayılar, bilirkişiler, uzmanlar, haberciler, siyasetçiler ekranda akmaya devam ediyor. Benzeri bir yalnızlık, çaresizlik, terk…
Total
0
Share