Umutsuz bir sağlıklı yaşam takıntısı: “Wellness”

Fotoğraf: MoCADA Museum, New York, 2014.
Fotoğraf: MoCADA Museum, New York, 2014.

Modern çağın mecburiyetleri olarak bize dayatılan kuralları düşünmeye pek vakit ayırmıyoruz. Bu kuralları genellikle ya sorgusuz sualsiz uyguluyoruz ya da uygulamayı beceremediğimiz için acı çekmeye başlıyoruz. Bu kurallar dizisinin başında ise ne yiyip içtiğimize, ne kadar yürüdüğümüze veya uyuduğumuza dek her şeyi kapsayacak biçimde genişletilmiş acayip bir olgu var: Batı’da “wellness”, Türkçede ise “sağlıklı ve iyi yaşam” diye anılıyor. Sağlıklı ve iyi yaşam tam olarak neye tekabül ediyor diye biraz araştırınca eski bir deyişe rastlıyoruz. Latincede mens sana in corpore sano olarak geçen ve Türkçeye de “sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” şeklinde çevirebileceğimiz ifade, henüz alevlenmiş yeni bir cehennemi tek cümlede tasvir ediyor. Bu cehennemin her yanı yepyeni kaygılarla dolu. Mesela, yeteri kadar badem yemezsek kafamızın da yeteri kadar iyi çalışmadığını düşünmeyi olağan buluyoruz. Oysa her gün badem yemenin yeteri kadar çalışmayan kafaya pek faydası dokunmuyor.

Hayatımızı güya iyileştirme amacıyla ortaya çıkmış wellness’ın uygulanma biçimi, klasik bir günah-sevap çizelgesi hâlini aldı. Hangimiz arkadaşlarıyla sohbet ederken spor yapmamanın veya sağlıklı beslenmemenin de normal olabileceğini söyleme cesaretini gösterebiliyor? Kendimizi yeterince sevmemek günahlar listesinde zirveye çoktan yerleşti. Artık normalliğin tanımı, bu yeni günahların ve sevapların etrafında şekilleniyor. İnsanlar, sağlıklı yaşam ritüellerinde eksikleri olan herkesi “depresyonda”, “mutsuz” veya “bakımsız” olarak tanımlaya başladı. Daha verimli bir hayat sürmenin kime veya neye yaradığı muğlaklaşmaya başladı. Başarının anlamı zaten çoktan değişti. Bugün 20 bin adım attıysak başarılı, bir yerine iki dilim ekmek yediysek başarısız sayılıyoruz. Kendimizi anti-demokratik yargılamalara teslim ettiğimizden beri, başkalarının yaptıkları da bizi fazlasıyla ilgilendirir olmaya başladı. Başkalarının başarısızlıklarını listelemenin işe yaradığı tek alan, her zaman verimli bir prekaryanın peşinde olan kapitalizm.

“Wellness” modasının arka planında, tüm dünyada uzayan yaşam süreleriyle birlikte oraya çıkan kronik hastalıkları önleme kaygısından herkesin bedenini tapınılacak bir mabede çeviren toplumsal güzellik ve sağlık anlayışına kadar birçok farklı mekanizma var. Bu mekanizmaların işleyişinde ise ortaklaşan tek şey, kulağa artık klişe gelen ama buz gibi gerçekliğiyle etrafımızı saran kapitalizmin her yere sızmayı becerebilen yayılım gücü. Kapitalizmin yayılım gücünün kaynağı, kavramlarla istediği zaman, istediği şekilde oynayabilmesi. Bundan yirmi sene önce daha zayıf görünmek için pazarlanan “fitness”, bugün kadının güçlendirilmesi (women empowerment) mesajıyla büyüyor. Anlam kayması yaşayan bir diğer örnek de tarihsel olarak içsel huzura erişmeyi vaat eden yoga pratiği. Yoganın eşleştiği kavramlar olan iç huzuru, kendinle barışma-bütünleşme ve esneklik, gerçek hayatta ise birer tamlamadan öteye gidemiyor. Yoga yapan insan profili, dış dünyaya ne kadar da huzurlu, sakin ve herkese eşit davranan biri olduğu izlenimini verirken, bu imaj gerçek hayatta acaba neleri örtüyor? Başkalarına zarar verecek boyutta hatalar yapan biri, kendiyle sürekli “bu senin hatan değildi, kendini affetmelisin!” diye konuşurken acaba hangi insanların cehennem bekçisine dönüşüyor?

sayın okur, bir duyurumuz var. vesaire’nin eski ve yeni yazılarından itinayla derlediğimiz tematik bültenler, her pazar sabahı e-posta kutunuza düşmeyi bekliyor.
abone olmak için buyursunlar: ve’posta

Wellness’ın bir trende dönüşmesini tarihsel olarak incelediğimizde ilk olarak 1950’lerin sonunda Dr. Halbert L. Dunn ile karşılaşıyoruz. Dr. Dunn, wellness kavramını, sağlıklı olmaktan ayırıyor. Sağlıklı olmak, yani herhangi bir hastalığa sahip olmamak pasif bir durumken wellness sağlığımız için sürekli biçimde aktif olmaya işaret ediyor. Bu noktada dikkat etmemiz gereken en önemli ayrım, sağlık ve wellness’ın bilimsel olarak birbirinden tamamen ayrıldığı. Eğer herhangi bir hastalığa sahipseniz, doktorunuz bunu tahliller ve tetkiklerle teşhis eder. Fakat wellness, tamamen subjektif. Hiçbir doktor sizin yeterince well olup olmadığınızı ölçemez. Bu farkın tehlikesi, herkesin sağlıklı olma konusunda kendi kendiyle yarışırken varılacak hiçbir bitiş noktası bulamaması. Sonlanmayan bu yarışın bir süre sonra diğer insanlarla da rekabete dönüşmesi ve orada da kazananın asla belirlenememesi. Yani iyi ve mutlu olacağımızı hedeflerken, asla bitmeyen bir tatminsizlik ve takıntı evreninin bizi beklemesi.

Benliğimizi kutsadığımız bu mükemmellik takıntısının içerisinde ne sadece yoga var ne de yeşil renkli detoks içecekleri. Aradığımız cevaplar bilimsel olmayınca ortaya uydurma hikâyelerle dolu bir e-ticaret sitesi sepeti çıkıyor. O sepetin içinde ise yok yok: Havayı temizlediği iddia edilen özel tütsüler, çok uzak dağlardan kopup gelen mineraller, adını aniden duymaya başladığımız Aztekler’in süper gıdaları… Bu sepeti oluştururken işleyen tek mekanizma var: Hikâyesiz ürün, sepete giremez. Kendimize bilimsel kanıtlar bulamadığımızda veya bulsak da kulak kapadığımızda hikâyeler dinlemeye ihtiyaç duyuyoruz. Ne kadar direnirsek direnelim veya ne kadar safsatalara geçit vermesek de, wellness trendinin hikâye anlatma gücü, mutlaka yakamıza yapışıyor. Çünkü içinde yaşadığımız dünyanın güvensiz siyasi ortamında, her gün gittiğimiz iş yerinin gittikçe belirsizleşen çalışma şartlarında geleceğe dair hayaller kurmaya ve çok basit biçimde iyi hissetmeye ihtiyacımız var. Satın aldığımız avokadonun, mensubu olduğumuz umutsuz sınıf prekaryanın bir parçası olduğundan habersiz, kendimize wellness falları kapatıyoruz.

2018’de bu kadar huzur ve sağlık dolu yaşamaya çalışırken bir yanda kimse artan umutsuzluğunu ve öfkesini dindirebilmiş değil. Bütün bu umutsuzluğu açıklamak için yola koyulan Guy Standing ise ne proletaryaya ne de orta sınıfa referans eden yepyeni sınıfımız prekarya” kavramını ortaya koyuyor. İngilizcedeki “precarious” kelimesinden doğan prekarya, “belirsiz”, “güvencesiz”, “tehlikede” anlamlarına geliyor. Bu üç kelime, yaşadığımız hayata hiç de yabancı değil. Prekarya sınıfı, çalışan yoksullar ve güvencesiz işçiler olarak tanımlanırken mevzu bahis kitleyi etrafta aramaya pek gerek yok. Her şey, asgari borcunu zor yatırdığımız kredi kartımızla aldığımız avokadoda ve o avokadonun mutsuz ofis kahvaltısının ana malzemesine dönüşmesinde saklı. Bu belirsizliğin içinde mutsuzluğunun sebeplerini arayan ve çareyi kendi belirledikleri mükemmelleşme çabasında bulan yüz milyonlarca insan, suçluyu hep yanlış yerlerde arıyor ya da suçludan hiç söz etmiyor. Yaşadığı her şeyi bireysel öfkesi zannederken aynı zamanda bireysel hatalarını başkalarına yüklüyor. Kısacası kimsenin iyileşemediği bir sömürü düzeni, kimseye sesini duyurmadan, gizli gizli güçlenmeye devam ediyor.

Sadece bir topluluğun parçası hissetmek için bile yulaf unu satın almaya başlamış olabilirsiniz. Ama asıl ait olduğumuz topluluk, geleceğini göremeyen, stres altında çalışmayı kabul eden ve çalıştıkça kazanamayan, biriktiremeyen, kendini kimseye beğendiremeyen, sürekli daha kötüsünün geleceğine emin olmuş kalabalıklar. Ortaklaştığımız şey, Instagram’ın sürekli genişleyen wellness dünyasında var olabilmek değil, katlanmak zorunda kaldığımız şartlar ve mutsuzluğumuz. Kaybedecek hiçbir şeyimiz olmadığını idrak edip kabullendiğimizde bizi bir süreliğine uyutmuş olan wellness trendi de son bulmuş olacak.


Kaynaklar:
Daniela Blei, “The False Promises of Wellness Culture”, 2017.
Guy Standing, Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf, İletişim Yayınları: 2017.

15 Yorum
  1. Konu biraz da insanin kendini tanıması değil mi? Aslında sağlıklı olup olmamak karşılaştırması yerine, sağlıktan bağımsız size neyin iyi geliyor olduğuna karar vermek gibi. Hayatı anlama çabası bir çoğumuz için ortak bir hedef. Ayrıldığımız nokta ise genel olarak nereden başlanması gerektiği, durum buyken herkesin kendinden başlaması teklifi, wellnes’ın genel olarak bizi uyutan bir trend olduğu beyanı ile karşı karşıya kalıyor. Bu karşılaşma da wellness en azından insanlara çalışan köleler olup olmadığına (genel olarak kim olduklarına) da kendilerinin karar vermelerine alan açıyor.

  2. Kesinlikle çok taraflı ve negatif bir yazı olmuş. Kapitalizm konusuna katılsam da (sonuçta insanları beslenme yoluyla sağlıksızlaştırıp sonra da sağlıklı beslenmeyi bir piyasa haline getirdikleri için) geri kalan bölümlere katılmam mümkün değil. Vücudumuz bizim evimiz ve ona bakmakla yükümlüyüz. Yoga, yürüyüş, hafif ya da ağır sporlar, sağlıklı gıdalar, toksik maddelerden uzak durma, gerekli vitamin-mineral desteği, bol su tüketimi, olabildiğince stresten uzak durmak. Bizim yükümlülüğümüz. Bunu yapıp yapmamak bireyin tercihidir ama kendine kötü davranan her birey topluma bir külfettir. Hastane doktor ilaç vb masraflar toplumun ortak bütçesinden karşılanır. Yani sadece kendimizden sorumlu değiliz bir şekilde.

    Ayrıca wellness sektörünü anlatırken de en kötü örnekleri alarak yorum yapmışsınız. Nasıl ki bir doktorun tacizci olması bütün doktorları lekeleyemezse bu işi şarlatanlığa çevirenler de işini düzgün ve başarılı yapanları lekeleyemez.

    Ayrıca sağlıklı olma durumu ölçülebilir bir şeydir; hem fiziksel, hem zihinsel, hem de ruhsal anlamda.

    Instagram vb uygulamalar üzerinden bir yarış olduğu doğru ama o insanlar sadece bu konuda değil, makyajdan geziye, lüks arabalardan sevgili seçimlerine kadar her noktada yarışan kişiler.

    Yazının genelini okuyunca sizin de beslenmenin hiç dikkat etmeyen, spor gibi faaliyetlerde hiç bulunmayan biri olduğunuzu düşündüm.

    Bardağın boş tarafını kendinizce çok iyi anlamışsınız ama dolu tarafı tamamen görmezden gelmek hiç adaletli olmamış.

    1. Negatif bir yazı olmaktan ziyade, negatif gerçekliklerden bahsedilmiş demek daha doğru olacaktır bence. Yazıda asıl eleştirilen insanların kendisini daha iyi ve sağlıklı hale getirmesi için bişeyler yapması değil kapitalizmin bizlere dayattığı ‘iyiliği’ kanıksamamızdır. Doktorlar bizlere herhangi bir hastalığımız olup olmadığını söylerler, ruhsal açıdan ne kadar huzurlu ve mutlu olduğumuzu veya hayattan ne kdr zevk alabildiğimizi değil. Bu noktada ancak belli öngörülerde bulunabilirler. Kapitalizmin yarattığı wellness kültürü insanları iyi ve mutlu etmeyi değil; iyi, mutlu ve huzurlu “hissettirmeyi” amaçlar. İnsanlar yogayı daha mutlu ve huzurlu olmak için yapmazlar, ‘kendilerini daha mutlu ve huzurlu hissetmek’ için yaparlar. Çoğu insan doğada yürüyüş yapmak yerine gym’lerdeki koşu bandına çıkarlar, tırmanmak yerine dambıl kaldırırlar vs. Bunları birçoğumuz bir şekilde yapıyoruz yada yapmak durumunda kalabiliyoruz. Demem o ki; wellness gerçek anlamda iyi olmak için değil, insanların kendisini iyi hissetmesi için vardır ve bu ikisi arasında da ciddi bir fark vardır. Ve bizler kendimizi salt iyi ve ayrıcalıklı hissetmek yerine gerçek anlamda iyi, mutlu ve huzurlu olmak için bir şeyler yapmak durumundayız.

    2. Güzel defans olmuş. .. Bir saglik spor eğitmeni olarak kapitalizm’e teslimiyet yaşamın her yerinde olduğu aşikar, Bu alternatif sağlık spor wellness yargılanacak en son yer…

  3. Bu yazıda bir bahsedilen yükümlülükler ve imajlar. Sağlıklı yaşama karşı çıkıldığı yok. Böyle anlamak yazıyı anlamamak demek. Artık, günlük yaşama politik doğruculuk üzerinden hükmediliyor. İş hayatında mümkün mertebe sömürülürken bir de üstüne hala fit ve sosyal görünmek gerektiğine dair inceden yaratılmış bir baskı var. Sisteme ayak uyduramamak, sistemin değil bireyin zayıflığıdır baskısı wellness dünyasında var olmaya ve bunu sosyal medyada duyurmaya iter. Bugün bir kitapçıya gidip Best-seller köşesine baktığınızda midemiz ve işkembemizi neyle dolduracağımızla ilgili renkli popi kitapları sık sık görürüz.

  4. Erhan Ay’ın yorumuna katılıyorum. Sosyal medyanın tüm hayatı bir yarışa çevirmesi ve kapitalizmin her akımdan payını almaya çalışması dışında wellness alımında hiçbir sıkıntı yok. Sıkıntı kendi beyniyle sorgulamadan her akıma dahil olmaya çalışan, sürü psikolojisindeki koyunlarda. Başkaları ekmeğin üstüne avokado koyuyor diye siz de koymak zorunda değilsiniz, avokado yemediğiniz zaman “wellness”iniz eksilmiyor, bir şey kaçırmıyorsunuz. Ancak avokadonun faydaları ve güzel bir yağ kaynağı olmasıyla birlikte, tadını da hoş bulan insanların marketten avokado alması neden yanlış oluyor? Başka biri her gün koşmaktan çok hoşlanabilir. Ben de evde oturup dizi izleyebilirim, koşmak zorunda değilim. Ancak sağlıklı beslenip gün içinde hareketli olarak kendi kalp damar sağlığımı koruyabilirim. Tek vücudumuz var ve tek bir hayatı yaşıyoruz. Bu vücuda iyi bakıp sağlıklı bir şekilde tadını çıkarmak neden yanlış olsun? Kapitalizm zaten her akımdan para kazanacak, sevgililer gününden de, anneler gününden de, fitness’tan da, fast food’tan da. Bırakın nereden para kazanacağına da özgür insanlar özgür iradeleriyle karar versin.

  5. Kapitalizmin son raddesine bu kadar keyifle yerleşmesinin nedeni insanın kurtuluşunun bireysellikte olduğunu en nihayetinde kabul ettirmesi. Wellness, yoga gibi bireysel kurtuluşların bu derece pompalanmasının nedeni de bu. Dünyaya kazık çakmak isteyen ama o kazığı ne için çaktığını da bilmeyen, amaçsız bireylerin elinde olan tek şey yine koca bir kazık.

    Kapitalizm=Kazık

    Birleşip daha sağlıklı üretilen yiyecekler ve insani hayat şartları talep etmek yerine marketten tek dal avokado almak kimseyi kurtaramayacak. Hepimize geçmiş olsun.

  6. Nietzsche’nin yardımcısından yemek olarak sadece kurabiye ve kahve istediğini okumuştum. Avokado yiyerek yazmadı belki de “Böyle Buyurdu Zerdüşt”ü. Steve Jobs fazla havuç yemekten ten rengi turuncuya çalmış. Üniversitedeki hocam (sonra araştırma kurumunun başına geçti) pakete girmiş glikoz şuruplu bisküvileriyle akşamı “savıyordu”, chia tohumlu badem sütlü yulaf yiyeyim demiyordu. Belki de sadece bu açıdan baktığımda mükemmeliyetçi bir bakış açısı gibi geldi okuduğumda bu yazıyı. Odaklandığımız ve beslendiğimiz neler var? Yogadan, kinoadan bahsetmeyelim olur ve işten arta kalan tüm zamanımız bununla geçmesin.. Ama o halde ne var? Tartışacak, paylaşacak konuları, hayatımızı sadece bunlara indirgiyoruz. Ve kendimizi doyuruyoruz. Canhıraş tüm bu sağlık ritiellerini takip eden insanlara karşılık, bu normlara göre sağlıksız kabul edilebilecek şekilde yaşayan ama kendini birçok açıdan tatmin gören birisi daha sağlıklı olabilir mi? Bunun ölçütü nedir? Ancak yine de birçok kişiye göre mahkum olduğumuz iş güçten sonra “wellness” ten kaçınmak pervasızlık, boşv ermişlik gibi geliyor. Dahi olmadığına göre, daha çok önem verdiğimiz işlerimiz, sözlerimiz yoksa sonsuz zamanımızda organik domates almaya odaklanabiliriz gibi. Çünkü “organik” demeye mecbur bırakılmak bile absürd, ya ne olacağıdı, sadece buna bile savaş açılır. Ve belki de sanat-edebiyat konuşmayız, felsefe yapmayız ama “doğal” olanı ararız böylelikle.

  7. Yazıyı ve akabindeki yorumları bir solukta okudum. Nedense herkesin bir noktada haklı oldugunu düsünmekten kendimi alamayınca, bir gorüş karşısında ya da tarafında yer tutmamış olmanın tedirginligi ile içimden gelenleri yazmak istedim. Bir hekim ve fonksiyonel tip ile ilgili bir profesyonel olarak bazı saptamalarimın faydalı olacagını düşünüyorum.

    Öncelikle insan hayatinin uzadığı bir gercek. Ancak kim tekerlekli sandalye üzerinde oturup, gözleri artik neredeyse goremeyen ve bulunduğu yeri konustuğu kimseleri ayird edemeyecek kadar bunamış bir halde 100 yaşina kadar yaşamak ister ? O zaman uzun yasamdan degil kaliteli yaşlanmaktan- yaş almaktan- bahsetmek daha doğru olur. Bunu başarmanin yolu ise wellness ve sağlıkli olma paradigmasinin arasında yatıyor. Nasil aynı infuenza virüsü ( grip) kimini yorgan dösek yatırırken, kimisi de hastaliğı ayakta atlatabiliyorsa, her bireyin, her organizmanin kendine özgü güclü ve eksiklikleri ile denge halinde yasamımizı sürdürurken karşımıza çıkan psikolojik ya da fiziki tehtidleri yenme seklimiz ve alacağımız sonuçlar da farklı olacaktır. Bu bizim DNA mizda kodlanan genlerin, besleme şeklimizin, fiziksel aktivitemizin, yasadigımız cevrenin etkisi ile şekillenecek parmak izi gibi her bireyde farkli bir noktaya gelecek karmaşık ve interaktif bir sistemdir. Insanlara guzellik vaad eden bu eforların hicbir bilimsel temelinin olmadigına ise katilmıyorum. Kapitalist sistemin yarattığı prekarya tanimlamasini cok beğendim. Bu prekaryada mevcut olan potansiyel tüketici yani müşteri olarak bizim de kendi sorunluluklarimizı yerine getirmemiz gerekir.

    One- size- fits – all mottosu ile konfeksiyonlasan wellness trendlerini sadece trendy oldukları için denemek yerine iyi bir terzi bulup- tailor made- hot couture çözümler uzerine yoğunlasmak gerekir diye düsünüyorum (tabi kendiniz de dikebilirsiniz -terzilikten anlıyorsanız).

    1. Sonunda yorumlarda profesyonel bir görüş okuyabildim. Bir hekim olarak söyledikleriniz gerçekten çok değerli. Herkesin “wellness”taki gerçek amacı anlayabilmesi dileğiyle.

  8. Bravo. Çok gerçekçi bir değerlendirme. Kapitalizmin sınırsız istek, sınırlı yetenek arasındaki boşluğu doldurduğu saftaya kişisel gelişim, wellnes vs diyoruz.✌️

  9. Elinize sağlık. Herkesin bireysel anlamda “well” olmaya bu kadar takıntılı olması, aslında kolektif bir sorunun, yolunda gitmeyen bir şeylerin varlığına işaret ediyor. Ve aslında bu bireysellik ve kapitalizmin dayattığı “tatmin olma hissi” insanları asıl sorun için aksiyon almaktan vazgeçtiriyor ve pasifize ettiriyor.

  10. Erhan ay bey ve gonca b hanım, sizlerin yazıyı yanlış anlamanız bir okuyucu olarak üzdü beni sırf bu tüzden yazmak istedim. Kimse iyi beslenmek kötüdür demiyor. İnsanın kendime bakmasından da kapitalizm kendine bir yer buluyor onu eleştiriyor yazar. Bu gözle tekrar değerlendiriniz lütfen.

Doğan Dogan için bir cevap yazın Cevabı iptal et

BENZER YAZILAR
daha fazla

Gramsci ve siyasal teori

Antonio Gramsci 40 yıl önce öldü. Bu 40 yılın ilk 10 yılı boyunca yazılarının çok azı yayımlandığı veya…
daha fazla

Burjuvanın kentsel korkusu

Modern kent, yapısı gereği hep dinamik ve değişken bir form sunar. Çoğu zaman gündelik hayatın akışında kaçırdığımız bu…
daha fazla

Z kuşağının derdi nedir?

“Başlangıcı 90’ların neresinden alıyoruz?”, “Teknolojinin içine doğdular tabii”, “Hepimizden daha zekiler, ama tembeller işte!” gibi onlarca klişe alıntıyla…
Total
2K
Share