Umutsuz bir sağlıklı yaşam takıntısı: “Wellness”

5   +   7   =  

Modern çağın mecburiyetleri olarak bize dayatılan kuralları düşünmeye pek vakit ayırmıyoruz. Bu kuralları genellikle ya sorgusuz sualsiz uyguluyoruz ya da uygulamayı beceremediğimiz için acı çekmeye başlıyoruz. Bu kurallar dizisinin başında ise ne yiyip içtiğimize, ne kadar yürüdüğümüze veya uyuduğumuza dek her şeyi kapsayacak biçimde genişletilmiş acayip bir olgu var: Batı’da “wellness”, Türkçede ise “sağlıklı ve iyi yaşam” diye anılıyor. Sağlıklı ve iyi yaşam tam olarak neye tekabül ediyor diye biraz araştırınca eski bir deyişe rastlıyoruz. Latincede mens sana in corpore sano olarak geçen ve Türkçeye de “sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” şeklinde çevirebileceğimiz ifade, henüz alevlenmiş yeni bir cehennemi tek cümlede tasvir ediyor. Bu cehennemin her yanı yepyeni kaygılarla dolu. Mesela, yeteri kadar badem yemezsek kafamızın da yeteri kadar iyi çalışmadığını düşünmeyi olağan buluyoruz. Oysa her gün badem yemenin yeteri kadar çalışmayan kafaya pek faydası dokunmuyor.

Hayatımızı güya iyileştirme amacıyla ortaya çıkmış wellness’ın uygulanma biçimi, klasik bir günah-sevap çizelgesi hâlini aldı. Hangimiz arkadaşlarıyla sohbet ederken spor yapmamanın veya sağlıklı beslenmemenin de normal olabileceğini söyleme cesaretini gösterebiliyor? Kendimizi yeterince sevmemek günahlar listesinde zirveye çoktan yerleşti. Artık normalliğin tanımı, bu yeni günahların ve sevapların etrafında şekilleniyor. İnsanlar, sağlıklı yaşam ritüellerinde eksikleri olan herkesi “depresyonda”, “mutsuz” veya “bakımsız” olarak tanımlaya başladı. Daha verimli bir hayat sürmenin kime veya neye yaradığı muğlaklaşmaya başladı. Başarının anlamı zaten çoktan değişti. Bugün 20 bin adım attıysak başarılı, bir yerine iki dilim ekmek yediysek başarısız sayılıyoruz. Kendimizi anti-demokratik yargılamalara teslim ettiğimizden beri, başkalarının yaptıkları da bizi fazlasıyla ilgilendirir olmaya başladı. Başkalarının başarısızlıklarını listelemenin işe yaradığı tek alan, her zaman verimli bir prekaryanın peşinde olan kapitalizm.

“Wellness” modasının arka planında, tüm dünyada uzayan yaşam süreleriyle birlikte oraya çıkan kronik hastalıkları önleme kaygısından herkesin bedenini tapınılacak bir mabede çeviren toplumsal güzellik ve sağlık anlayışına kadar birçok farklı mekanizma var. Bu mekanizmaların işleyişinde ise ortaklaşan tek şey, kulağa artık klişe gelen ama buz gibi gerçekliğiyle etrafımızı saran kapitalizmin her yere sızmayı becerebilen yayılım gücü. Kapitalizmin yayılım gücünün kaynağı, kavramlarla istediği zaman, istediği şekilde oynayabilmesi. Bundan yirmi sene önce daha zayıf görünmek için pazarlanan “fitness”, bugün kadının güçlendirilmesi (women empowerment) mesajıyla büyüyor. Anlam kayması yaşayan bir diğer örnek de tarihsel olarak içsel huzura erişmeyi vaat eden yoga pratiği. Yoganın eşleştiği kavramlar olan iç huzuru, kendinle barışma-bütünleşme ve esneklik, gerçek hayatta ise birer tamlamadan öteye gidemiyor. Yoga yapan insan profili, dış dünyaya ne kadar da huzurlu, sakin ve herkese eşit davranan biri olduğu izlenimini verirken, bu imaj gerçek hayatta acaba neleri örtüyor? Başkalarına zarar verecek boyutta hatalar yapan biri, kendiyle sürekli “bu senin hatan değildi, kendini affetmelisin!” diye konuşurken acaba hangi insanların cehennem bekçisine dönüşüyor?

Wellness’ın bir trende dönüşmesini tarihsel olarak incelediğimizde ilk olarak 1950’lerin sonunda Dr. Halbert L. Dunn ile karşılaşıyoruz. Dr. Dunn, wellness kavramını, sağlıklı olmaktan ayırıyor. Sağlıklı olmak, yani herhangi bir hastalığa sahip olmamak pasif bir durumken wellness sağlığımız için sürekli biçimde aktif olmaya işaret ediyor. Bu noktada dikkat etmemiz gereken en önemli ayrım, sağlık ve wellness’ın bilimsel olarak birbirinden tamamen ayrıldığı. Eğer herhangi bir hastalığa sahipseniz, doktorunuz bunu tahliller ve tetkiklerle teşhis eder. Fakat wellness, tamamen subjektif. Hiçbir doktor sizin yeterince well olup olmadığınızı ölçemez. Bu farkın tehlikesi, herkesin sağlıklı olma konusunda kendi kendiyle yarışırken varılacak hiçbir bitiş noktası bulamaması. Sonlanmayan bu yarışın bir süre sonra diğer insanlarla da rekabete dönüşmesi ve orada da kazananın asla belirlenememesi. Yani iyi ve mutlu olacağımızı hedeflerken, asla bitmeyen bir tatminsizlik ve takıntı evreninin bizi beklemesi.

Benliğimizi kutsadığımız bu mükemmellik takıntısının içerisinde ne sadece yoga var ne de yeşil renkli detoks içecekleri. Aradığımız cevaplar bilimsel olmayınca ortaya uydurma hikâyelerle dolu bir e-ticaret sitesi sepeti çıkıyor. O sepetin içinde ise yok yok: Havayı temizlediği iddia edilen özel tütsüler, çok uzak dağlardan kopup gelen mineraller, adını aniden duymaya başladığımız Aztekler’in süper gıdaları… Bu sepeti oluştururken işleyen tek mekanizma var: Hikâyesiz ürün, sepete giremez. Kendimize bilimsel kanıtlar bulamadığımızda veya bulsak da kulak kapadığımızda hikâyeler dinlemeye ihtiyaç duyuyoruz. Ne kadar direnirsek direnelim veya ne kadar safsatalara geçit vermesek de, wellness trendinin hikâye anlatma gücü, mutlaka yakamıza yapışıyor. Çünkü içinde yaşadığımız dünyanın güvensiz siyasi ortamında, her gün gittiğimiz iş yerinin gittikçe belirsizleşen çalışma şartlarında geleceğe dair hayaller kurmaya ve çok basit biçimde iyi hissetmeye ihtiyacımız var. Satın aldığımız avokadonun, mensubu olduğumuz umutsuz sınıf prekaryanın bir parçası olduğundan habersiz, kendimize wellness falları kapatıyoruz.

2018’de bu kadar huzur ve sağlık dolu yaşamaya çalışırken bir yanda kimse artan umutsuzluğunu ve öfkesini dindirebilmiş değil. Bütün bu umutsuzluğu açıklamak için yola koyulan Guy Standing ise ne proletaryaya ne de orta sınıfa referans eden yepyeni sınıfımız prekarya” kavramını ortaya koyuyor. İngilizcedeki “precarious” kelimesinden doğan prekarya, “belirsiz”, “güvencesiz”, “tehlikede” anlamlarına geliyor. Bu üç kelime, yaşadığımız hayata hiç de yabancı değil. Prekarya sınıfı, çalışan yoksullar ve güvencesiz işçiler olarak tanımlanırken mevzu bahis kitleyi etrafta aramaya pek gerek yok. Her şey, asgari borcunu zor yatırdığımız kredi kartımızla aldığımız avokadoda ve o avokadonun mutsuz ofis kahvaltısının ana malzemesine dönüşmesinde saklı. Bu belirsizliğin içinde mutsuzluğunun sebeplerini arayan ve çareyi kendi belirledikleri mükemmelleşme çabasında bulan yüz milyonlarca insan, suçluyu hep yanlış yerlerde arıyor ya da suçludan hiç söz etmiyor. Yaşadığı her şeyi bireysel öfkesi zannederken aynı zamanda bireysel hatalarını başkalarına yüklüyor. Kısacası kimsenin iyileşemediği bir sömürü düzeni, kimseye sesini duyurmadan, gizli gizli güçlenmeye devam ediyor.

Sadece bir topluluğun parçası hissetmek için bile yulaf unu satın almaya başlamış olabilirsiniz. Ama asıl ait olduğumuz topluluk, geleceğini göremeyen, stres altında çalışmayı kabul eden ve çalıştıkça kazanamayan, biriktiremeyen, kendini kimseye beğendiremeyen, sürekli daha kötüsünün geleceğine emin olmuş kalabalıklar. Ortaklaştığımız şey, Instagram’ın sürekli genişleyen wellness dünyasında var olabilmek değil, katlanmak zorunda kaldığımız şartlar ve mutsuzluğumuz. Kaybedecek hiçbir şeyimiz olmadığını idrak edip kabullendiğimizde bizi bir süreliğine uyutmuş olan wellness trendi de son bulmuş olacak.


Kaynaklar:
Daniela Blei, “The False Promises of Wellness Culture”, 2017.
Guy Standing, Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf, İletişim Yayınları: 2017.