Corona’dan sonra

6   +   2   =  

Başlığı böyle attım ama o “sonra”ya gelmeye daha bayağı bir zaman var. Önümüzde hep daha çok sevdiğimizi, daha çok sağlık emekçisini, daha çok işçiyi, daha çok yoksulu, ne kadar dikkat edersek edelim kim bilir belki de kendi hayatımızı kaybedebileceğimiz korkunç günler uzanıyor. Henüz bir dönemeci dönüp ışığı görebilmiş, zirve noktasını ardımızda bırakabilmiş bile değiliz.

Kapitalist ekonomi makinesini durdurmaktan korkan, o makineyi çalıştıran işçilere bir aylık olsun ücretli izin verip evlerine gönderemeyen, o üretim makinesi açısından çok da işlevsel görülmeyen yaşlılarla yoksullar, göçmenler vb. gibi kesimlerinin bir bölümünün ölmesini inanılmaz bir soğukkanlılıkla gözlerine kestiren (“sürü bağışıklığı” başka ne anlama gelir ki?), birbirinden çapsız, kimi düpedüz bön, kimi sadece beceriksiz ama çoğunluğu aşağılık “devlet adamları”nın yönettiği bir dünyada, eninde sonunda alınması gereken bu “makineyi durdurma” kararı, dakikaların bile önemli olduğu ortamda, günlerce, haftalarca, aylarca geciktirilirken umutlu olmak çok zor.

Şu anda haklı olarak duyulan muazzam endişe ve korku yokmuş gibi sakin sakin yazmak, genç neslin diyeceği gibi “analiz kasmak” elimden gelmiyor. Biraz karışık olabilir o yüzden bu yazı. Kulaklarımda geçen hafta telefonla benden “helallik” isteyen ablamın sesi var. Yo, hastalığa yakalanmış ya da herhangi bir belirti gösteriyor değil çok şükür, sadece korkuyor, en çok da tek başına hastane köşelerinde ölmekten, ölümünün ardından insanların bir araya gelip onu dualarla uğurlayamayacak olmasından, kendine ait bir mezarının olmayabileceğinden korkuyor. Birkaç gün önce Rober Koptaş bu korkunun insaniliğini çok güzel anlatan bir yazı yayımladığı için bunun üzerinde çok durmayacağım. Sadece bu sevdikleriyle vedalaşamama korkusunun zannedildiğinden çok daha yaygın olduğuna ve iktidarların bunu fazla hafifsediğine işaret etmek istiyorum. İktidarların çok sık seferber ettikleri din “tesellisi”nin devreye bile giremeyebileceği düşünüldüğünde şiddeti daha da artan olağanüstü bir korku söz konusu burada; ezelden beri tevekküle, kaderine razı olmaya zorlanmış dindar insanların bile kabullenmekte çok zorlandıkları bu “olağanüstü hâl”i iktidarlar istedikleri kadar küçümsesinler, biz solcular çok ciddiye almak zorundayız. Bu kadar büyük varoluşsal korkuların üzerine öfke de eklenince insanlar büyük değişimler talep etmeye hazır olurlar çünkü. Özellikle de önceden “normal” görülen işe gidip gelme gibi temel bir şeyin her gün ölümle sınanmak anlamına geldiği koşullarda çalışmaya zorlanıyorlarsa o “normal”in kendisi de öfkeyle sorgulanmaya başlar, artık eskiye, “normal”e dönmeyi değil tanımlayamadıkları “farklı”, yeni bir şeyi istemeye, mesela daha iyi bir dünya kurma çağrılarını daha bir can kulağıyla dinlemeye, asıl önemlisi de iki gün önce gözaltına alınan TIR şoförü kardeşimiz gibi kendi sorgulamalarını kendileri yapmaya, “bizi sizin bu düzeniniz öldürüyor” demeye başlarlar.

İşte hemen her kesimde “Corona’dan sonra” birçok şeyin değişeceği beklentisini yaratan da zaten aşırı gıcırdamaya başlayan paslı kapitalizm makinesinin durmasının yol açacağı muazzam sorunlar kadar, hatta belki de daha çok, şimdiki büyük korkunun halkta çok geçmeden aynı ölçüde büyük bir öfke, karşı konmaz bir hesap sorma isteği doğuracağının anlaşılması. Bunun farkına varan egemenler hemen ezberlerini bozmadan ırkçılıktan medet ummaya, öfkenin yöneltilebileceği bir öteki olarak “yarasa yiyen Çinliler” mitini şişirerek virüsün adını bile “Çin virüsü” yapmaya çalıştılar; şimdilik pek de başarılı oldukları söylenemez, çünkü trollerle aşırı cahil cühela takımı sayılmazsa halkın çoğunluğu virüsün kökenini dert etmekten ziyade “hayatım tehlikedeyken niye ben, kocam/karım, oğlum/kızım çalışmak zorundayız, patronlar ve devlet isteseler bize bir ay ücretli izin verecek durumda oldukları halde neden vermiyorlar?” sorusunun aciliyetiyle karşı karşıyalar. Özellikle de bizimki gibi devlete hep sert ama sertliği “başkalarına” yönelmiş, esasen çocuklarını düşünen bir patriyarkal “baba” rolü biçilegelmiş toplumlarda, aslında babanın çocuklarını filan düşünmek şöyle dursun, onların sırtından edindiği zenginliği başkalarına yedirdiği, birilerine sermaye ettiği şüphesi artık kanaate dönüşüp yaygınlaşma emareleri gösteriyor, gösterecek.

Metaforu fazla mı abartıyorum, deminden beri, psikanalizle fazla haşır neşir olan teorisyenlere atfedilen o klasik “toplumsal gerçekliği psişik/ruhsal terimlere indirgeme” hatasını bu sefer de ben mi işliyorum? Zannetmiyorum; kapitalizmin meta mübadelesine dayalı kurumsal yapılarla dolayımlanan -metaforik değil reel- bir ilişkiler sistemi olduğu ne kadar doğruysa, insanların ezici çoğunluğunun deneyim düzeyinde, bu atomlaştırıcı, yalnızlaştırıcı soyut ilişkiler ağının şiddetine karşı bir sığınak olarak “devlet” fikrinden medet umdukları, bu fikri de çoğunlukla koruyucu/esirgeyici (“kerim”) bir baba tahayyülüyle donatmış oldukları o kadar doğru. İşte salgın karşısında devletlerin ezici çoğunluğunun aldığı tavır ve bu tavrın kitlelerde yarattığı derin hayal kırıklığı bu muhayyileye ağır darbeler indiriyormuş gibi göründüğü için canalıcı önemde. (Parantez içinde söylemeden geçemeyeceğim: Kitlelerin kendilerine reel olarak düşman olan devletlerle o devletlerin gözetimi ve koruması altında gelişen kapitalist ilişkiler ağına verdiği gönüllü desteği, geleneksel sol hep klasik “ideoloji” ve “hegemonya” teorilerinin “rıza” başlığı altında biraz fazla hızlı geçiştirmişti bana kalırsa. Kitlelerin bu köleleştirici düzene ne tür arzu yatırımlarıyla, karşılığında neler bekleyerek “rıza” gösterdiği sorusu ta Reich ve Frankfurt Okulu’ndan Žižek ve Karatani’ye birçok teorisyenin temel meselelerinden biri oldu. Onları fantezi peşinde “revizyonistler” zanneden ortodoksi kendini nelerden mahrum bıraktığının farkında değil hâlâ!)

Kriz-sever kapitalizmin bu krizi de atlatabileceğini söyleyenlerin fena halde yanıldığını, bu hayal kırıklığının kolayca restore edilemeyeceğini düşünüyorum. Çünkü bu salgının aslında kapitalizmin doğayla ilişkimizde yarattığı derin bozulma sonucunda, yabani hayvanların yaşam alanlarını gittikçe daha fazla sömürgeleştirmemizle bağlantılı olarak ortaya çıktığı anlaşılıyor. Aynı sorunun çok daha ciddi bir ürünü olan iklim krizi de bir zamandır hayatımızda ve fosil yakıtlardan, sanayileşmiş hayvancılık ve tarım uygulamalarından, sürekli ekonomik “büyüme” peşinde koşmaktan vazgeçmek gibi radikal önlemler alınmazsa on-on beş yıl gibi çok kısa süreler içinde bu devasa salgından bile çok daha kapsamlı insani felaketlere yol açması neredeyse kaçınılmaz. Benim görebildiğim kadarıyla bu salgın, kapitalizmin epeydir yürürlükte olan ve zaten kitlelere pek bir vaadi olmadığı için tökezlemeye başlayan neoliberal formunu kesinlikle bitirecek (Twitter’da bir Amerikalı kullanıcı çok güzel özetlemişti durumu, mealen aktarıyorum: “1970’ler: Siz de çalışırsanız zengin olabilirsiniz. 1990’lar: Siz de çalışırsanız payınıza birkaç kırıntı düşecektir elbet. 2020: Ölmeniz gerekiyorsa bir an önce ölün ki üretim devam edebilsin.” Ölüm ve kölelik bir vaat olamayacağı için bu form artık sona ermiştir bence kesinlikle). Almanya gibi daha rasyonel kadrolar tarafından yönetilen devletler ve hatta bazı büyük sermayedarlar bile bunun farkına vardılar, salgın sırasında bu devletlerin sergilediği “kesenin ağzını bu sefer de halka açma” tutumu da klasik sosyal demokrat çevrelerde, sosyalist solun bir kısmında, hatta bazı liberallerde salgının ardından “sosyal devlet”e, “kerim babaya” geri dönülebileceği beklentileri yarattı. Hatta Johnson, Trump gibi, iki büyük emperyalist devletin başına geçmiş azılı sağcı bönler bile mecburen bu yönde bir şeyler yapmak zorunda kaldılar. Ama ilk olarak, tam da bahsettiğim iklim krizi, yani doğanın üretim maliyetlerine yansıtılmayan sınırsızca sömürüsünün artık devam ettirilemeyecek olması yüzünden, ikinci olarak da geleneksel olarak kapitalizmde hep yedek işgücü deposu işlevi görmüş kırların boşalması yüzünden “sosyal ulus-devlet” kapitalizminin de (çok kısa vadede halk-düşmanı neoliberal forma göre sahiden bir kazanım olduğundan küçümsenmemesi gerekirse de) pek uzun ömürlü olamayacağı açık.

Artık kitlelere kapitalizmin ötesinde dayanışmacı-enternasyonalist bir ufkun mümkün ve yaşatılabilir olduğunu, herhangi bir “baba”dan değil (Fransız Devrimi’ndeki aile terminolojisini izleyecek olursak) “kardeşler”imizden, (dostluk terminolojisini benimsediğim için benim daha çok tercih ettiğim deyimle) “yoldaşlar”ımızdan medet ummamız gerektiğini, yani bu büyük salgın sırasında zaten halkın çoğunluğunun çeşitli vesilelerle hissettiği, umarım daha da çok hissedeceği hakikati anlatmak, bu hakikati önce içselleştirebilmeleri sonra da bütün yeryüzünde gerçekleştirebilmeleri için onlara cesaret vermek bir hayat-memat meselesidir. Bu ufkun tarihsel adı “komünizm”dir; ben sözde komünist “reel sosyalist” rejimlerin bu ada, yani insanlık umuduna çok zarar vermiş olduklarını düşünsem de hâlâ bu adı kullanmak istiyorum, bu uğurda savaşmış milyonlarca ölü yoldaşımızın hatırasına da saygı kabilinden (Sermayenin Mikropolitikası adlı kitabı yayımlanan Jason Read birkaç gün önce “20. Yüzyıl: ya sosyalizm ya barbarlık. 21. Yüzyıl: ya komünizm ya yok oluş” diye bir tweet atmıştı, buna şahsen ben de imzamı atarım).

Ben tarihi belli bir biçimde yorumladığım için tereddütlerim olsa da bu adı kullanmak istiyorum, başkaları farklı şekillerde yorumladıkları için herhangi bir tereddütleri yok, kimileri çeşitli zulümlerle özdeşleştirdikleri bu lafı ağzına bile almak istemiyor. Hedefimiz aynı, bu insanlıkdışı kapitalizmi bitirmek istiyoruz ama önerdiğimiz yollar farklı diye kavga edip duruyoruz. Ömrümüz bu tartışmalarla geçti, sürekli rakip fraksiyonların tarih ve teori yorumlarını çoğunlukla söverek eleştirip durduk. Kendi siyasi çizgimizin tek, en azından en doğru yol olduğuna inandık; “küçük farklar fetişizmi”ne kurban düştük. Amma şu olağanüstü hal koşullarında buna ayıracak vaktimiz kaldığından emin değilim. Artık bu sonuçsuz tartışmaları bırakıp (isteyen “askıya almak” desin) yüzümüzü hemen, inandığımız toplumsal ilişkiler düzeni her neyse onu gerçekleştirecek tek merci olan emekçilere, hem beyaz hem de mavi yakalı emekçilere sahiden çevirmemiz lazım. Çoğumuz oraya sahiden dikkatle ve özenle baktığında kalabalığın içinde bir yerlerde kendi yüzünü de görecek. Ve “onlar”a ilk olarak örgütlenmeyi, hakları ve daha iyi bir dünya adına örgütlü mücadele vermeyi önerirken, kendisinin de önce kendi çalıştığı işyerlerinde örgütlenmesi gerektiğini hatırlayacak. “Onlar”ı bin bir türlü nedenle ürktükleri öz-örgütlenmeye cesaretlendirmek için bizim “onlar”a, “onlar”ın da bize cesaret vermesi gerek.

İşçilerin “onlar”a sunacağımız teoriye/bilimsel bilgiye ihtiyaç duymaları için önce bize güvenmeleri gerektiğini, bunun tek yolunun da “onların” somut dertlerine derman bulma arayışlarında yan yana olmaktan, “biz” olmaktan geçtiğini hatırlamalıyız. İş cinayetleri gibi kan dondurucu bir konuda bile gerçekten insanüstü bir çaba gösteren birkaç küçük grup hariç sendikalarla sosyalist partilerin gösterdiği feci performansa, iş değil laf üretme siciline bakınca insan bunun unutulmuş olabileceğini düşünüyor da ondan “hatırlamak”tan bahsediyorum; halbuki dünya tarihinde de bizim tarihimizde de bunun pekâlâ da mümkün olabildiğini kanıtlayan örnekler var. Aksi takdirde (ki bu takdir çok sık oluyor) laflarımızın akıl satmak, tepeden bakmak, ukalalık etmek gibi fiillerle değerlendirileceğinden emin olabiliriz. Dayanışmanın yaratabileceği “mucizeler”i önce kendi pratiğimizle örneklemeliyiz. Toplumu, dünyayı değiştirmek için önce kendimizi değiştirmemiz gerektiğini bilmeli, dilimizi ve ruhumuzu her türlü jargondan, kibirden, üstencilikten ve güç isteminden arındırmalıyız (Emin olun, bin türlü patron ve amir kaprisi görmüş işçiler bu tür nitelikleri birçok kişiden daha iyi saptayabilirler). Emekçilerin dolaysızca entelektüellere özgü Aydınlanma veya post-Aydınlanma değerlerini benimseyerek “bizler gibi” olmaları, neredeyse dindarlık gibi bir solcu kimliğini benimsemiş olmaları gerekmediğini, Sol’un bir kimlik değil bir pratik olduğunu filan hatırlamakta fayda var (Burnumuzu Kaf dağından indirirsek bu konuda feministlerden çok şey öğrenebiliriz).

Zaten bana kalırsa Geleneksel Sol ortodoksinin en büyük meselesi, feminizm, ekoloji hareketi, queer gibi başka radikal hareketleri bir tür “kimlikçilikle” itham edip onlardan bir şey öğrenmeye ve kendini sorgulamaya kapalılığı olageldi (halbuki ulusal kurtuluş hareketleri ve etnik kimlikler konusunda bu denli katı bir tutum sergilenmemişti); bunun paradoksal sonucu da solculuğu/sosyalistliği/komünistliği bir kimlik haline getirmek oldu: Herkesi sınıfsallığın ne denli belirleyici olduğu hakikatinin, yani kendi tekelindeki hakikatin önünde secde etmeye çağırmayı siyaset yapmak zannetti. Halbuki bahsi geçen hareketlerin içinde sınıfsallığı unutan alt akımlar olduğu gibi, kendi meselelerini etkin bir biçimde gündeme getirmenin o meselelerle sınıfsallık arasındaki bağı sürekli devrede tutup yaratıcı biçimlerde işlemek olduğunun farkına varan çok ciddi feminist, ekolojist ve queer akımlar da olduğunu biliyoruz. Ama Sol kendi bünyesindeki cinsiyetçilikle, türcülükle, doğanın sınırlarını hiçe sayarak sınırsız kalkınma ve üretme heyulasına gösterdiği bağlılıkla aynı ölçüde hesaplaşmayı, benim de elbette ana eksen olduğunu düşündüğüm sınıfsallık perspektifini bu hesaplaşmalarla zenginleştirmeyi başarabilmiş değil. Bunu yapmaya çalışan sol hareketlere ve Marksizmin “kültür” ve “ideoloji” anlayışına inanılmaz incelikler katan Batı Marksizminin neredeyse tamamına “burjuva solu” demenin ötesinde bir şey de yapmıyor. Kendi öğrenmeyen hiçbir şey öğretemez.

Halbuki şu önümüzdeki on yıl içinde hemen alternatif bir toplum tasarımı sunmak gerek kitlelerin önüne. Sadece üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermenin insanları çağırmaya yetmeyeceği açık. Sovyetler Birliği gibi devletlerin toplum tasarımının temelinde, başka birçok şeyin yanı sıra, sınırsız kalkınma ve büyüme tahayyülü vardı; ağır sanayiinin, üretme faaliyetinin kendisi bir değer hâline gelmişti; halbuki bugün doğanın sınırlarına vardığımıza göre bu perspektifi terk etmemiz gerektiği bariz. Bu gezegende insan türü olarak varlığımızın sürmesi için artık büyümemiz değil aksine küçülmemiz gerek. Hem bu küçülmeyi hem de bütün dünya halklarının insanca yaşamak için elzem olduğu konusunda hemfikir olduğu temel gelir, ücretsiz eğitim ve sağlık hizmetleri gibi talepleri hayata geçirecek, devletçi değil kamucu olan, “müşterekler”in üzerine titreyen yeni bir komünist/iştirakçi kolektivite modelinin en kısa zamanda daha yaygın tartışmaya başlanıp ortaya konması gerek. Neyse ki bu tartışmalar özellikle 21. yüzyılda birçok sosyal bilimci tarafından çoktan başlatıldı; bunların da mümkün olduğunca jargondan arındırılarak ve programlaştırılarak kamunun dikkatine sunulması gerektiği çok açık.

Geleneksel teori, tarım yapan köylülerin hem kapitalist hem de aslında reel-sosyalist rejimlerde kaçınılmaz olarak proleterleşeceğini, bu yüzden de kırların boşalıp şehirlerin büyüdükçe büyümesini bir kaçınılmazlık gibi anlatırdı. Artık bu kaçınılmazlığı tersine çevirmenin de elzem olduğu konusunda uyarıyor bizi gezegen; komünizmimizin bir kır komünizmi de olması şart. Bu tarihi geriye çevirmek demek değil, aksine yeni bir tarih yazılabilecekse mutlaka yaşanması gereken bir süreç. Tarımı yeniden örgütlemek, şirketlerin veya devlet çiftliklerinin dışında kamucu yeni bir alternatif geliştirmek için sosyalist sosyal bilimcilerin de biraz hayal güçlerini romancılar kadar zorlamalarında fayda olacaktır.

Siyasi yönetim işinin devletlere ancak geçici olarak bırakılıp esasen “komün” ve (gerçek manasıyla) “sovyet” modeline dayalı federatif yapılara bırakılması gerektiği konusunda genel bir fikir birliği olduğu söylenebilir; aslında kapitalizmin dayalı olduğu devletler sistemi birçok konuda çuvallarken daha küçük yerel yönetimlerin çok daha halk-dostu işlere imza atabildiğini salgın süreci içinde de gören önemli bir çoğunluk da bu fikre daha kolay ikna edilebilecektir. Hele oralarda becerikli idareciler değil, sorumluluk sahibi yoldaşlarla birlikte yönetim işini kendisinin yapacağını öğrenirse “komün” fikrine ısınması da kolay olacaktır. Asıl mesele devletlerin ve sermaye sahiplerinin son nefeslerini alıp veren bu kapitalist sistemde işgal ettikleri önemli rolden vazgeçmeyip farklı bir tahakküm sistemi yaratmaya geçmesinin nasıl engellenebileceği konusunda kafa yormak gibi görünüyor. Bunlar gibi ayrıntılı olarak ve olası problemlere karşı somut çözüm önerileriyle birlikte değerlendirilmesi gereken daha çok konu başlığı var. Yeter ki önümüze hedef olarak bunları koyalım, hepsinde ne çözümler, ne yaratıcı öneriler bulacağız, eminim! Önce şu feci salgını birbirimizle dayanışarak, devletleri taleplerle, grevlerle (bunlar birbirinin zıttı değil bazı arkadaşların sandığı gibi, devleti taleplerle de bunaltırsın konjonktüre bağlı olarak grevlerle de) ulaşabileceğimiz bütün mücadele araçlarıyla hepimizin hayat hakkına riayet etmeye zorlayarak az hasarla atlatmaya çalışalım. Sonrasında biz doğru dürüst konuşmayı başarırsak, bize de kulak vermeye eskisinden çok ama çok daha istekli bir kitle olacak, o kesin.


*Bu yazı, ilk olarak Gazete Duvar’da yayımlanmıştır.



sayın okur, gönüllü yayıncılığın velinimetlere ihtiyacı olacağını biliyorduk. yazılarımızı okuduğunuz, beğendiğiniz, paylaştığınız için müteşekkiriz. vesaire için maddi destek de sunmak isterseniz, ziyadesiyle minnettar olacağız.