True Detective: Eksik bir şey mi var hayatımda?

2   +   5   =  

True Detective‘in Louisiana’da geçen ilk sezonunun tanıtımı için Nietzsche’nin “man is the cruelest animal” (insan en acımasız hayvandır) sözü seçilmişti. Dizi, dini motifli cinayetlerin ve (Carcosa, Yellow King gibi) doğaüstü referansların karşısına Rusty Cohle gibi bir karakter çıkarmış, 2014 boyunca ABD’de hararetle devam edecek olan radikalizm eksenindeki tartışmaların bir nevi habercisi olmuştu. Özellikle ucu açık kalan yan öyküler ve yakalananların sadece tetikçiler olması üzerinden eleştirilen finali dahi bence tatmin ediciydi. Bunun nedeni dizinin tipik “cinayeti çöz-hayatını yoluna koy” rotasından uzakta, iyi-kötü arasındaki savaşın ufacık bir parçası olduğu bilinciyle yol almasıydı. Marty Hart’ın deyimiyle “bu herkesin yakalandığı bir dünya değil”di. Rusty Cohle’un kızıyla buluşma umudu üzerinden “en eski öykü” olarak bahsettiği iyi-kötü çatışmasına ulaşmasında evrenin sonsuzluğu ve gizemine ruhani değil seküler bir anlam getirme arayışı vardı. Dizi kendi felsefesine sadık kalmayı seçmişti. Bütün bunların Matthew McConaughey ve Woody Harrelson’ın mükemmel oyunculuğu ile Cary Fukunaga’nın usta işi yönetmenliğiyle aktarılması diziyi televizyon tarihinin en başarılıları arasına koymuştu.

İkinci sezonun bu çıtayı yakalayamadığı konusunda neredeyse herkes hemfikir. Eleştiriler genelde cinayetle ilgili çok fazla açık ucun olduğu ve bunların hepsinin bağlanmasının çok zor olacağı ile bütün o olay ve karakter hengâmesinin bir hayli kafa karıştırıcı olduğu üzerine yoğunlaşmış durumda. Bu sefer kuvvetli bir felsefi altyapı da olmadığı için bu eleştirilere katılmamak elde değil. Bu sefer “we get the world we deserve” (hak ettiğimiz dünyayı alırız) cümlesiyle yola çıkılmış. Şu ana kadarki seyre bakılırsa Hasan Ali Toptaş’ın “babalar ki, bizde bitmeyen upuzun tiratlardır” dizesini kullansalar da olurmuş. Baba olmak, baba-çocuk ilişkisi sezonun temel temalarından biri. Ray Velcoro (Colin Farrell)’nun babası ve oğluyla olan ilişkisi, Frank Semyon’un (Vince Vaughn) “ona beyzbol oynamayı öğretmeyen” babası ve ölen sağ kolunun oğluna (babasının kaybını, içindeki “saf altın”a ulaşmak için motivasyon olarak kullanabileceğine dair) verdiği nasihat, Ani Bezzerides’in (Rachel McAdams) babasıyla olan ilişkisi, Paul Woodrugh’un (Taylor Kitsch) kız arkadaşının hamile olmasını hâlâ net bilgi sahibi olmadığımız ve karanlık olduğu çıtlatılan geçmişini geride bırakma yolu olarak görmesi.

Değinilmesi gereken bir diğer tema ise irade ve seçim. Velcoro’nun karısına tecavüz eden adamı öldürmesi, Frank’in bir türlü işlerini meşrulaştıramaması, Bezzerides’in yalnızlığı hep kendi seçimleri. Velcoro ona öldüreceği adamın adını veren (nitekim yanlış kişi olduğu ortaya çıkıyor) Frank’i, hatta belki saldırıya uğrayan karısını suçlamak istese de bir seçim şansı olduğu ve seçimini, onu söylenen kişiyi öldürmekten yana kullandığı vurgulanıyor. Burada Minority Report (Spielberg, 2002) filmini hatırlıyoruz. Kâhinler aracılığıyla cinayetler önceden biliniyor olsa da günün sonunda önemli olan irade. Colin Farrell orada Tom Cruise ile birebir aynı fikri savunduğunu bilmeden ölüyordu. True Detective‘de ise hayatını mahveden olay için sorumluluk almayı kabul etmiyor. Ani Bezzerides’in babası Eliot Bezzerides onunla karşılaşıp “kocaman bir auranız var, binlerce yaşam yaşamış olmalısınız” dediğinde ona “bir tanesini daha kaldırabileceğimi zannetmiyorum” cevabını veriyor. İlk bölümün meşhur olan şarkısında geçtiği gibi “this is my least favorite life” (bu benim en az sevdiğim hayatım).

İkinci sezon, dedektifleri ve gangsterleri, merkezine cinayeti alması ve noir‘a kaçan bar sahneleri ile türün tipik özelliklerini daha çok taşıyor. Scott Timberg, “auteur” televizyonculuğun[i] tehlikelerinden bahsettiği yazısında, kontrolü tek bir kişinin elinde tutmasının riskleri üzerinden Nic Pizzolatto’ya haklı eleştiriler getiriyor. Dizi Cary Fukunaga’nın ayrılmasıyla birlikte görsel gücünü kaybetmiş gibi, Rusty Cohle gibi bir karakterin eksikliği de ciddi anlamda hissediliyor. Pizzolatto iyi bir hikâyedense “ünlü oyuncuları alışkın olmadığımız rollerde görelim” fikrine saplanmış görünüyor. Vince Vaughn için bunun işlediğini söyleyebiliriz, benim sezonu şuraya kadar izlemiş olmamın en büyük nedeni Vince Vaughn’un oyunculuğu. Colin Farrell’ın da çok iyi bildiği bir rolün hakkını vermiş sayılır ama elini pantolonunun cebine sokarak sert pozu vermeye çalışan Rachel McAdams ve tamamen atılsa hikâyenin -şimdilik- hiçbir şey kaybetmeyeceği bir karakteri canlandırdığı için başka şansı olmayan Taylor Kitsch için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Ağırlıklı olarak Frank Semyon ve Ray Velcoro karakterleri üzerinden ilerleyen, Bezzerides’i başka biri oynadığı ve Paul Woodrugh’un olmadığı bir sezonu Cary Fukunaga çekse belki bir şeyler değişebilirdi. Şimdilik televizyon tarihine geçmeyi hak etmiş bir dizinin vasat bir polisiyeye dönüşümünü izliyoruz.

[i] Aynı adlı film kuramından yola çıkılarak kullanılmış terim, burada “creator” (yaratıcı) sıfatıyla yer alan kişinin bütün bölümlerin senaryosunu da yazıyor olduğu dizileri kastediyor.