Robot olmadığınızı kanıtlayın: 1   +   4   =  

Eylül ayında okulların açılmasıyla milyonlarca çocuk ders başı yaptı. Daha önce emsali görülmemiş sayıda öğrencinin bu yıl kodlama eğitimi alması bekleniyor.

Çocuklara yönelik bilgisayar bilimleri dersleri geçtiğimiz birkaç yıl içinde inanılmaz bir hızla arttı. Örneğin 2016’da sunulmuş bir Gallup raporuna göre müfredatlarına kodlama dersleri ekleyen ABD okullarının oranı birkaç yıl önce yalnızca %25 seviyesindeyken bugün %40’ı aşmış durumda. Ülkenin devlet okullarının en yaygın görüldüğü şehri New York, 2025’e kadar mensubu olacak 1,1 milyon öğrencinin tamamına bilgisayar bilimleri dersleri sunmak konusunda bir karara imza attı. Okul sayısına göre ikinci sıradaki Los Angeles da aynı hedefe 2020 yılında ulaşmayı planladığını bildirdi. Dördüncü sıradaki Chicago, çıtayı daha da yükselterek 2018’e kadar bilgisayar bilimleri dersinde başarıyı bir mezuniyet şartı olarak belirleme vaadinde bulundu.

Müfredat bağlamında yaşanan bu ani gelişmelerin ardında yatan nedenler ekonomik. Temel argümana göre çocuklara programlama öğretmek gelecekte iyi meslekler sahibi olmalarını sağlamanın bir yolu. İçinde bulunduğumuz sönük ve giderek azalan düzenli gelir devrinde, inanılmaz bir talebin hedefi olan ve sahip olana en kötü ihtimalle yaşayıp gidebileceği hatta şanslıysa köşeyi dönebileceği bir maaş sunma potansiyeline sahip bilgisayar programlama becerisi, orta sınıfa bir çıkış kapısı sunuyor.

Bu anlatı, okul yönetim kurullarından hükümet kurumlarına politik karar alım mekanizmalarının her seviyesinde karşımıza çıksa da temelinde kusurlu bir varsayım üzerine inşa edilmiş. Yaygın kanının aksine, endüstriyel ekonominin bilgisayar programcılarına yönelik ihtiyacı aslında bu kadar yüksek değil. Bu doğrultuda milyonlarca çocuğa kodlama eğitimi vermek bunların hepsinin orta sınıfa mensup olmasını sağlamayacak. Ortaya çıkacak ve başından beri niyetlenilen asıl sonuç, piyasayı aşırı yükleyip taşma noktasına getirerek maaşları aşağı çekmek, böylelikle programcılık mesleğinin proleterleşmesini sağlamak.

Kodlama eğitimi furyasının asıl amacı gelecek nesle bugün Facebook’ta çalışan bir yazılım mühendisinin maaşını kazanma şansı yaratmak değil. Asıl hedef, teknoloji endüstrisi için ucuz işgücü yetiştirerek artık yüksek seviyedeki maaşların var olmamasını sağlamak.

Yazılım ürünlerinin hayatımız üzerindeki yönlendirme etkisi giderek artarken ve Silikon Vadisi’nin gücü giderek büyürken, yazılım geliştiricilere dönük ihtiyacın da arttığını varsaymak gerçekten cezbedici. Kod yazarak sınıfsal sıçramalar gerçekleştiren kişilerin ilham verici hikâyelerini allayıp pullama eğilimindeki medyanın da bu yanlış izlenimin oluşmasına katkısı büyük. Örneğin, kömür madencilerine eğitim vererek bilgisayar programcılarına dönüşmelerini sağlayan Kentucky merkezli Bit Source şirketini duymuş olabilirsiniz. Zira hikâyeleri Wired, Forbes, FastCompany, The Guardian, NPR ve NBC News gibi birçok medya portalı tarafından paylaşıldı.

Kömür madenciliğini geride bırakıp başarılı bir yazılım geliştiriciye dönüşen herkes saygı ve takdiri hak eder. Ancak eldeki veriler bu durumun emsallerine çok nadir rastlanacağını gösteriyor. Zira eğitim sistemimiz, istihdam piyasasının taşıyabileceğinden çok daha fazla programcı yetiştirmiş durumda. Economic Policy Institute (Ekonomik Politika Enstitüsü) tarafından yürütülmüş bir çalışmada, bilgisayar bilimleri diplomasına sahip üniversite mezunu ABD’li sayısının, bu piyasada iş bulan kişi sayısından her yıl %50 daha fazla çıktığı ortaya konulmuş. Teknoloji sektörü çalışanlarına dair büyük bir ihtiyacın olduğu konuşulurken, çok sayıda kalifiye mezunun iş bulamadığı gerçeği değişmiyor.

Daha çarpıcı bir gerçek ise teknoloji endüstrisinde çalışan maaşlarının 1990’lı yıllardan beri durgun bir seyir izlemesi. Enflasyon değişkeni dikkate altına alındığında, ortalama bir yazılımcının bugünkü kazancının 1998’deki kazancına aşağı yukarı denk olduğu görülüyor. Eğer giderek artan bir talep söz konusu olsaydı, buna yanıt olarak ortalama maaşlarda keskin bir artış görülebilmesi gerekirdi. Görünen o ki piyasada pek de yaprak kıpırdamamış.

Bu maaşlar durgun olsa da görece yüksek bir seviyede seyrettiklerini söyleyebiliriz. Çalışma Bakanlığı tahminleri, bilişim teknolojileri meslekleri için yıllık ortalama gelir seviyesini 82.860 dolar olarak açıklıyor, bu değer de ulus çapındaki ortalamanın aşağı yukarı iki katından fazlasına tekabül ediyor. Bu durum teknoloji endüstrisinin sahipleri için büyük bir sorun, zira yüksek maaşların kâra tehdit oluşturduğu bilinen bir gerçek. Maksat kârlılığı artırmak olunca da çalışanlara daha az ödeme yapmanın yeni yolları keşfetmek sürekli bir gereklilik hâlini alıyor.

Teknoloji sektörü patronları sürekli bu amaca ulaşmanın çeşitli yollarını deniyor. Bu yollardan biri, daha fazla gelir elde etme maksadındaki sektör çalışanlarının bu sebeple bir işten diğerine geçmesini engellemek adına firmalar tarafından sergilenen danışıklı dövüş tezgâhları. Bu tarz davranışların Silikon Vadisi’nde giderek yaygınlaşması, 2010’da Adalet Bakanlığı’nın bir kartelleşmeyi engelleme şikâyetiyle duruma el koymasına aracı oldu, düzenlenen bir toplu davada 415 milyon dolarlık uzlaşı meblağı ödenmesi kararı alındı. Patronların maaşları azaltabilmek adına başvurduğu daha sofistike yöntemlerden bir diğeri, farklı ülkelerden çok sayıda nitelikli işçiyi H1-B vize programı altında misafir niteliğinde piyasaya devşirmek. Bu çalışanların maaşları Amerikalı mevkidaşlarına göre genellikle daha düşük, ülkede bulunmalarına olanak sağlayan yasal statülerini idame ettirmeleri için çalışmaya devam etmeleri şartının yarattığı baskı yüzünden de pazarlık imkânları bulunmuyor.

Misafir çalışanlar ve ücret sabitleme uygulamaları, işgücü giderlerini kontrol altına almak adına faydalı yöntemler. Programcılığı daha ucuza mal etmenin en garanti yolu ise elbette milyonlarca yeni programcı yetiştirmek. Bu amaç doğrultusunda işe koyulmak için Amerikan okullarından daha uygun bir başlangıç noktası olabilir mi? İşte zaten tam da bu yüzden, kodlama eğitimi furyasının en büyük destekçisi ve planlayıcısı teknoloji endüstrisinin bizzat kendisi. Bu akımın en önemli aracı konumundaki kâr amacı gütmeyen Code.org girişimi, Facebook, Microsoft, Google ve diğerleri tarafından fonlanıyor. Bu kuruluş, yalnızca 2016’da öğretmen eğitimleri, müfredat geliştirme çalışmaları ve politik lobi faaliyetleri için 20 milyon dolar harcamış.

Silikon Vadisi, hem politikacıları hem de toplumun genelini, kendi çıkarlarının insanlığın çıkarlarıyla örtüştüğü konusunda ikna etmede şaşırtıcı bir başarı sergiliyor. Teknoloji endüstrisi de diğer tüm endüstrilerden farksız. Kendi kâr-zarar hanesini öncelikli görüyor ve kamu politikalarının bu durumu desteklemesi için ciddi yatırımlarda bulunmaktan çekinmiyor. 2016’da Washington lobi faaliyetlerine en büyük beş teknoloji devi tarafından ayrılan bütçe 50 milyon dolar, yani Wall Street’in bu işe ayırdığı paranın iki katı. Bilhassa kesenin ağzını açmada birinci gelen Google, kendi çıkarlarına ters düşmeyen karar alıcıları desteklemek, ters düşenleri ise cezalandırmak noktasında son derece azimli.

Silikon Vadisi ne eşi benzeri görülmemiş müşfik bir kuvvet, ne de benzersiz bir şeytani oluşum. Hatta kâr arayışına odaklanmış kapitalist firmaların bir toplaşması olarak aslen gayet sıradan bir oluşum olduğu söylenebilir. Nitekim her kapitalistin bildiği gibi, piyasalar politikaların mahsulüdür. Kendiliğinden meydana gelen doğal olgulardan ziyade itinayla inşa edilmiş, devlet tarafından yapılandırılıp sürdürülen karmaşık mekanizmalardır. İşte tam da bu yüzden kamu politikasına yön vermek piyasalar için hayati öneme sahip. Teknoloji sektörü piyasaları kendi lehine çevirmek için yorulmak bilmeden çalışan oluşumların elbette tek örneği değil. Emsallerinden farkı, bu çalışmalar için ayırabildiği para miktarında yatıyor.

Yine de Amerikan eğitim sistemini yeniden şekillendirmeye yönelik kutsal misyonunda Silikon Vadisi’nin tek avantajı sahip olduğu zenginlik değil. Aynı zamanda hakim bir ideolojik iklimden de istifade ediyor. Okulların tek başlarına büyük sosyal problemleri çözmeye muktedir olduğuna dair ortaya koyduğu asıl mesaj, her iki partiden siyasilerin yıllardır tekrarlayıp durduğu bir şey.  Eğitimin çözülen sosyal dokuyu tamir etme potansiyeline sahip olduğu zoraki iddiası, okullarda gözlenen neoliberal yeniden yapılanmaya temel teşkil ediyor. Bu iddiaya göre her türlü sefalet, eşitsizlik ve ekonomik durgunluk, öğrencilere okullarda doğru becerilerin kazandırılmasıyla sona erdirilebilir. Okul bu açıdan ekonomik dönüşüm için bir lokomotif görevi görüyor, öğrencileri zorlu koşullardan alıp haysiyetli ve rahat yaşamlara fırlatan bir mancınık olarak tasarlanıyor.

Bu tip argümanlar teknokratik bakış açısını da ziyadesiyle memnun ediyor. Zira buna göre ekonomik sorunlarımızın doğası yalnızca teknik konulardan ibaret ve basit bir asimetri olarak izah edilebilir. Bir yanda işçiler diğer yanda ise iyi işler var, aradaki dengesizliği gidermek adına tek yapılması gereken de bu ikisini eşleştirecek eğitimin verilmesi. Hakikaten de, Bill Clinton’dan beri her Amerikan başkanı, “beceriler uçurumunu” kapatabilmek adına işçilerin eğitilmesi hususuna değiniyor. Öte yandan anaakım ekonomistlerin her biri, işçilerin zaten yıllardır bildiği bir mevzuya, yani böyle bir uçurumun aslında olmadığına yavaş yavaş uyanıyor. Bunun bir yalandan ibaret olduğunu Larry Summers bile doğruladı.

Asıl sorun eğitim eksikliği değil, bu eğitimi gerektiren iyi işlerin sayıca fazla olmaması. Çözüm ise asgari ücreti artırıp çalışanların sendikalaşmalarını kolaylaştırarak kötü işlerin daha az kötü olmasını sağlarken büyüme yatırımlarıyla daha fazla iyi işin yaratılmasını sağlamak. Bu da iş dünyasını, elde ettiği kârı hissedarların üzerine boca etmekten ziyade parayı üretken ekonomiyi gerçekten büyütecek alanlara yatırmaya zorlamayı gerektiriyor. Enerji sistemimizin karbonsuzlaştırılması ve çürüyen altyapıların ıslahı gibi toplumsal açıdan hayati öneme sahip işleri yürüten insanların da rahat yaşamlar sürmesini sağlayabilecek kamu yatırımlarının artırılması da elzem.

Programlama öğrenmek için herkes bir fırsatı hak ediyor. Bilgisayar programlama bireye hem faydalı hem de keyif verici bir deneyim sunan, birçok işin yerine getirilmesini sağlayan bir aktivite. Daha geniş bir perspektiften, bilgisayar kodunun nasıl işlediği anlayışını geliştirmek, giderek teknolojikleşen yerkürenin kanaat sahibi bir vatandaşı olma gereksinimi haline gelmiş dijital okuryazarlık becerisi açısından da kilit öneme sahip.

Öte yandan programlama büyü değil, marangozluk misali teknik bir beceri. Amerikan kapitalizminin sert rüzgârlarına karşı dayanıklı durmanız açısından yazılım uygulamaları geliştirmeyi öğrenmekle duvar örmeyi öğrenmek arasında bir fark yok. İster programcı olun ister marangoz, sermaye maaşlarınızı azaltmak ve bu amaca giden yolda kamu kuruluşlarını kuklası haline getirmek adına elinden geleni hiçbir zaman ardına koymuyor.

Silikon Vadisi bugüne dek müşterek hayatlarımızın henüz metalaşmamış kısımlarını gelir kaynağına dönüştürmek konusunda olağanüstü bir uzmanlık sergiledi. Okullarımızın fethi görece kolay olabilir.