Stil bir algoritmadır

7   +   4   =  

Gören Robot

Kamera bir sunağın üzerinde, küçük, beyaz kavisli ve yekpare. Pürüzsüz yüzeyinin altında bir mikrofon, bir hoparlör ve göz benzeri bir objektif yer alıyor. Bir rafın üzerine kurduğumda doğrudan kameraya bakmamı ve “gülümsemeyi unutmamamı” söylüyor! Işık yanıyor ve flaş çakıyor. Yalnızca boy aynalarında görmeye alışık olduğum tepeden tırnağa suretim telefonumun ekranında beliriyor: Evin ortasında tuhaf bir şekilde duran ben, sıradan günlük kıyafetlerimle. Arka plan bir olay mahali gibi buzlanmış. Pek de gurur verici bir görüntü değil.

Amazon’un Echo Look’u dokunmadan selfie çekebilmenizi ve kıyafet seçimlerinizi değerlendirebilmenizi sağlıyor. Şimdilik Amazon’dan yalnızca davetiye ile alınabiliyor ancak eBay’de de mevcut. Ürün tanıtımında “Alexa artık en iyi şekilde görünmenize yardımcı oluyor” deniyor. Kameranın önünde durun, iki farklı kıyafette Echo Look ile fotoğrafınızı çekin, ardından telefonunuzdaki Echo Look uygulamasından en iyi fotoğrafları seçin. Yaklaşık bir dakika içinde Alexa size stil incelemesi algoritmalarının ve bazı insanların desteğini alarak hangi kıyafetin daha iyi göründüğünü söyleyecek. En havalı kıyafetlerimi bulmaya çalıştım, gömlekler, pantolonlar değiştirdim ve kameranın önünde dimdik durdum. “Alexa, beni yargıla!” diye bağırdım, ama görünen o ki bu gerekli bir komut değilmiş.

Style Check™ işlevinden öğrendiklerim şöyle: Tamamen siyah giyinmek, tamamen gri giyinmekten daha iyi. Kolları kıvırmak, bilekte iliklemekten daha iyi. Blucin en iyisi. Yakaları kaldırmak aslında bayağı iyi. Karşılaştırmadaki kıyafetler bir yüzde alıyor: Örneğin siyah kıyafet, grinin karşısında %73’e %27 üstünlük sağlıyor. Ancak puanlama için verilen açıklama hiç anlaşılabilir değil. “Bu iki parçayı bir araya getirdiğin tarz iyi görünüyor,” diyor uygulama. “Bedeni daha iyi”. Tarzımı nasıl değiştirmeliyim? Daha büyük mü, daha küçük mü olmalılar?

The Echo Look size bu kararları ne üzerinden verdiğini söylemiyor. Ancak yine de bize ideal stilimizin ne olduğunu gösterebileceğini iddia ediyor. Tıpkı Netflix önerileri, Spotify Keşfet, Facebook ve YouTube gibi algoritmaların bize kişisel arzularımıza göre özelleştirilmiş, idealleştirilmiş bir kültür tüketimi vaat ettiği gibi. İşin doğrusu bu vaat mevzubahis teknolojinin doğasında olan bir şey: Algoritmalar, genişçe tanımlamak gerekirse, neyle etkileşimde bulunduklarına göre evrim geçirerek ve istediklerini düşündükleri şeyleri ön plana çıkararak, makine öğrenme yöntemleri vasıtasıyla bireylere kişiselleştirilmiş içerik sunmayı sağlayan denklem kümeleridir.

Echo Look’un moda anlayışımla ilgili şeffaflıktan uzak yorumlarıyla yüzleşince gördüm ki tüm bu algoritmik deneyimler beğeni meselesi. Neyi beğendiğimiz, niye beğendiğimiz ve bunun ne anlama geldiği giderek daha da çok rafımda duran kamera gibi kara-kutu robotlar tarafından dikte ediliyor.

İllüstrasyon: Momo Pixel

Beğeni Kuramları

İtalyan filozof Giorgio Agamben’in 2017’de yayımlanan Taste (Beğeni) isimli kitabı, kelimenin kökenine iniyor. Tarihsel olarak yemeğin tadını almaktan, bir nesnenin kalitesine karar vermeye kadar hazdan elde edilen bir bilgi biçimi olarak tanımlanıyor. “Beğeni”, neredeyse bilinçdışı olacak kadar, temelinde insan olan bir kabiliyet: Bir şeyi sevip sevmediğimizi bunun neden olduğunu anlamadan önce biliyoruz. “Beğeni güzellikten keyif alır, nedenini açıklayamaz” diyor Agamben. Montesquieu’dan alıntı yapıyor: “Bu etki prensip olarak sürprizden sağlanır.” Algoritmalar sürpriz sağlama amacı taşır, bize hep istemiş olduğumuzu bilmediğimiz şeyleri gösterir ancak yine de pek şaşırmayız zira sürprizi beklemeyi biliriz.

18. yüzyılda filozoflar beğeniyi ahlaki bir kabiliyet, doğruluğu ve güzelliği fark edebilme yetisi olarak tanımladılar. Montesquieu 1759’da “Doğal beğeni kuramsal bir bilgi değildir, varlığından haberimizin bile olmadığı kuralların hızlı ve zarif bir uygulamasıdır,” diye yazar. Bu habersizlik önemlidir. Bir şeyi hesaplayıp, ölçüp beğenmeyiz. Amazon Echo Look örneğinde olduğu gibi beğeni kararını kısmen algoritmalara verdirmek, insanlığımızdan çalıyor.

Estetikleştirdiğimiz ve tükettiğimiz her kültürel nesne, Pierre Bourdieu’nün 1984’te yayımlanan Distinction: A Social Critique of the Judgment of Taste (Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi) isimli kitabında yazdığı gibi “günlük hayattaki en alelade seçimler, mesela yemek, giyim ve dekorasyon seçimleri” kimliğimizin önemli parçaları, kim olduğumuzu gösteriyor. “Beğeni sınıflandırır ve sınıflandırıcıyı sınıflandırır,” diye ekliyor Bourdieu. Eğer beğenimiz veriyle beslenen algoritmaların hizmet ettiği devasa teknoloji şirketleri tarafından dikte ediliyorsa, kendimizi robotların köle takipçileri olarak sınıflandırmamız gerekir.

Ama Moda Zaten Keyfi

“Beğeni” keyfi, ahlakileştirilmiş bir bilgi, “stil” ise görsel dışavurum diyebiliriz. Moda, beğeninin stil olarak kolayca görülebilir olmasını sağlıyor. Bu, kısmen giyimdeki renk ve kesim arasındaki farkların oldukça belirli, bir o kadar da rastgele olması (“varlığından haberimizin bile olmadığı kurallar”) yüzünden. Geçmişte elitlerin arasındaki kaprisli bir fikir birliği moda kültürünü yönlendiriyordu, bir kraliyet sarayı veya bir dizi dergi editörü belirli bir beğeniyi yukarıdan aşağıya topluma dayatıyordu.

Roland Barthes bu keyfiliğe 1960’ta yayımlanan “Blue Is in Fashion This Year” (Bu Sene Mavi Çok Moda) isimli makalesinde dikkat çekiyor. Barthes bir moda dergisinden bir bölümü (“mavi bu sene çok moda”) belirli bir rengin o sırada özellikle beğenilmesi tezinin nereden geldiğini anlamak üzere mercek altına alıyor. Bulduğu sonuç, hiçbir yerden gelmediği. “Titiz bir anlam yaratımından bahsetmiyoruz: Bağlantı ne zorunlu ne de yeterince gerekçeli.” Mavi özellikle kullanışlı olduğu için moda değil, daha geniş ekonomik veya politik bir gerçekliğe sembolik olarak bağlı olduğu için de değil, ifadenin anlambilimsel bir mantığı yok. Barthes’a göre stil nedeni olmayan bir denklem (hatalı bir algoritma).

Şeytan Marka Giyer’deki O Sahne

Stilin geçmişteki yapay ve hiyerarşik doğasına dair daha fazla kanıt 2006 yapımı The Devil Wears Prada (Şeytan Marka Giyer, David Frankel) isimli filmdeki aşağıdaki sahnede bulunabilir.


Anna Wintour benzeri bir dergi editörünü canlandırdığı filmin bu sahnesinde Meryl Streep, Anne Hathaway’in oynadığı asistanına giydiği “kısa mavi süveterin” aslında onun için seçilmiş olduğunu söylüyor: “O mavi milyonlarca doları, sayısız işi temsil ediyor ve seni moda endüstrisinden muaf tuttuğunu sandığın bu seçim aslında komik çünkü aslında bu odadaki insanlar tarafından bir yığın içinden senin için seçilmiş bir süveteri giyiyorsun.”

Başka bir deyişle, “mavi bu sene çok moda” çünkü birtakım insanlar öyle olduğuna karar verdiler. Sen bir kanaat önderi değilsin, bu konuda herhangi bir tercih hakkın yok.

Veri Temelli Moda

Bu yapay moda dili yerine Alexa’nın arkasındakiler gibi algoritmaların veri üzerine kurulu daha sistemli ve mantıklı bir moda estetiği yapısı yaratması mümkün mü? Amazon Echo Look “mavi bu sene çok moda” diyecek, çünkü kullanıcıların yüzde 83,7’si mavi gömlekler satın aldı (veya üzerine tıkladı). Bu sebeple piyasa daha fazla mavi gömlek üretmeli, sen de müşteri olarak onları alacak ve giyeceksin. İnsan editörlere gerek yok.

Bu teknoloji bazlı algoritmik beğeni doğruluğunun, Meryl Streep-Anna Wintour’un ne giyeceğime karar vermesinden daha iyi mi, daha kötü mü olduğundan emin değilim. Bu makalenin temel derdi bu olabilir.

“Çöken Baskın”

Beğeni biçimleri değişirken ortaya çıkan belirli bir korku var: “In” miyim, “out” muyum? Yeniyi anlıyor muyum yoksa eskiye takılı mı kaldım? 1980’de The New Yorker’da George W.S. Trow’un bu yazı için örnek aldığım, bu duyguyu tanımlayan “Within the Context of No Context” (Bağlamsızlık Bağlamı Dahilinde) isimli makalesi yayımlandı. Trow’un makalesi 1981’de ve tekrar 1997’de kitap olarak basıldı. Düzenlenmiş 1997 basımında, Trow daha eski ve köklü bir kültürel otorite biçiminin veya bir beğeni rejiminin yok olmaya başlaması ve yeni bir rejimin onun yerini almasını tanımlayan “çöken baskın” terimini kullanıyor. Bu rejimlerin iki bölümü var: Beğeninin özneleri ve beğeninin nasıl iletildiği.

Bugün, New England beyaz Anglosakson protestanlarının ahlakçı yüzyıl ortası romanlarının yerini alan kitlesel medya televizyonu, Trow’un yaklaştığını gördüğü çöküşü yaşıyor. Artık Instagram beğenileri, Twitter etiketleri ve Google tarafından dağıtılan görsel reklamların beğeni değerlerini yaydığı bir ortama sahibiz. Nixon, Star Wars, tüylü halı, kokain ve nükleer bombaların aşırılıkçı, ünlüler üzerinden yürüyen ve zehirleyici 1970’ler televizyonu yerine, düzleştirilmiş, katılımcı ve bir şekilde sağlıklı avokadolu tostun estetiğine, Outdoor Voices’ın taytlarına, ileri dönüştürülmüş tahtaya, Sky Ting yoga derslerine ve seramik saksılarda sukulentlere sahibiz.

Bu değişimin tam ortasında olmamız bu dengesizlik hâlimizi ve paranoyamızı (ya da sadece bana mı öyle geliyor?) açıklamaya yardımcı olabilir. Neyin özdeşlik kurulacak, beğenimiz için yön alacak kadar sürdürülebilir olduğunu bulamıyoruz. Algoritma ona güvenmemizi öneriyor, ama biz bunu tam olarak istemiyoruz. Anlamın daha “otantik”, kalıcı bir formunu aşeriyoruz.

Svpply’ın Ölümü

2009’da, artık Massachusetts’te yaşayan Ben Pieratt isimli bir tasarımcı Svpply’ı piyasaya sürdü. Alış-veriş üzerine kurulu bir tür sosyal ağ idi ve davetiyeyle katılan küratörler buldukları ürünlerden seçkiler yapabiliyor, diğer kullanıcılar da en sevdikleri beğeni önderlerini takip edebiliyorlardı. Bir noktadan sonra tüm kullanıcılar kürasyon yapabilmeye başladı. Svpply’ın internet gürültüsünün içinde sakin, duru bir havuz olduğu zamanları hatırlıyorum. Site yalnızca tümü insanlar tarafından seçilen havalı kıyafetleri, çantaları ve aksesuarları sergiliyordu zira algoritmik yayınlar o sıralarda yaygın bir şekilde geliştirilmiyordu. Svpply’da belirli bir grup erken benimseyici tasarım kankalasının izlerine rastlamak mümkündü. Minimalist spor ayakkabılar, havalı tişörtler, Leica kameralar ve düşük ağlı eşofman altları.

2012’de eBay şirketi satın aldı,kısa bir süre içinde de kapattı. Pieratt 2014’te Svplly’ın yerini alacak ve bugün hâlâ aktif olan Very Goods için bir Kickstarter kampanyası başlattı. Bugün, Ben Pieratt Svpply’ı internette insan kürasyonunun limitlerine dair bir ibret hikâyesi olarak görüyor. Pieratt ile telefonda beğeninin nasıl ölçülemez bir şey olduğundan konuştuk. Platform büyüdükçe, temsil ettiği stili korumak zorlaşıyor. Pieratt, bu platformu açarak “insanın yönlendirdiği bir topluluğu makine kontrolüne” devretmeye çalıştığını açıklıyor: “Münhasırlığı kaybettiğimiz zaman insanlar umursamamaya başladı.” Svpply’ın doğuştan gelen eşsizlik anlayışı uzun ömürlü olmadı. “Herkes Vogue editörü olsaydı, Vogue da Vogue olmazdı.”

Başka bir soru: Bir makine nihayetinde ne kadar iyi bir kanaat önderi olabilir?

İnsan Kürasyonuna Karşı Makine Kürasyonu

Bir insan kürasyonu çağından (Svplly’ın ilk dönemleri) tüketimimizin giderek daha büyük bir payını algoritmaların yönlendirdiği bir çağa (Facebook akışı) ilerlediğimizden endişe ediyorum. Bu tecrübe ettiğimiz olguları etkilemekle kalmıyor, onları nasıl tecrübe ettiğimizi de etkiliyor. Bir arkadaşınızın tavsiye ettiği bir giyim markasını ve internette karşınıza çıkıp sizi kovalayan hedefli görsel reklamları düşünün. Arkadaşınızın sizin ne istediğinizi ve neye ihtiyacınız olduğunu anlaması daha olası ve siz de bu tavsiyeyi dikkate almaya, her ne kadar sizin için zorlayıcı olabilse de, daha yakınsınız.

İster özellikle şekilsiz bir elbise, ister gürültülü bir punk parçası olsun. Önerinin kaynağını biliyorsanız ona bir şans verebilir ve beğenilerinize uyup uymadığına bakabilirsiniz. Ancak makinenin bizi umursamadığını biliyoruz, kendiliğinden oluşmuş bir beğenisinin olmadığını da. Onun tek istediği hesaplamaları sonucu bizim sevebileceğimizi tahmin ettiği şeyle ilişkiye girmemizi sağlamak. Sıkıcı. “Merak ediyorum da acaba modayı büyüleyici bulmamızın nedeni, merkezinde bir insan olduğunu bilmemiz mi,” diyor Pieratt. “İnsanları öğreniyoruz. Eğer işin altından insanlık katmanı çekilirse, internetin ruhu da bu katmanla yok olup gider mi?”

Pierrat stil ve beğeni arasındaki ayrımı genişletiyor. Stil, nispeten kopyalanması basit yüzeysel bir estetik kod, beğeni ise ayrık deneyimleri bağlayıp ilişkilendirebilecek geniş bir tür estetik zekâ. Algoritmalar stili tahmin edebiliyor (bana mavi gömlek giymemi söylüyor) ama beğeniyi öngöremiyor, zira makine neden mavi gömlek giymem gerektiğini veya mavi gömleğin ne anlama geldiğini söyleyemiyor. Bir makine beğeni arayışını ele geçirdiği zaman, şaşırtıcı bir nesnenin size bir anda bir şeyler hissettirme ihtimali makinenin size ne göstermek istediği ile sınırlı kalıyor. “Henüz makine beğenisi diye bir şeyin olduğunu düşünmüyorum,” diyor Pieratt.

Elbette, ikimiz de silinip giden bir rejimin, “çöken baskınımızın” parçaları olabiliriz. 2018’in algoritmik Örümcek Adam / Karlar ülkesi YouTube videolarıyla büyüyen distopya ürünü bebeklerinin gelecekte başka türlü bir iştahı olabilir.

Beğeni Optimizasyonu

Topyekûn makine kürasyonunun bayağılık tehdidi (veya şaşırtıcılık eksikliği) bana Craiglist ilanlarının SEO’sunu geliştirmek amacıyla oluşturulmuş görünürde rastgele sözcük kümelerini hatırlatıyor. Karşıma çıkan bir sandalye ilanında belirtildiği üzere: “Herman miller eames vintage yüzyıl ortası modern knool Saarinen dwr erişilebilir tasarım danimarkalı danimarka abc halı ve ev koltuk yemek takımı terlik yatak odası oturma odası ofis.”

Tüm bu fikirlerin optimize edilmiş ortalamasını hayal edin. Bu dilbilimsel karışım, kişisel marka kimliği veya bir insan küratör yerine hangi yolla olursa olsun izleyiciyi içeri çekmeyi amaçlayan, özgür bir kitle ilişkilendirmeleri biçimi üzerine kurulu bir beğeni jargonu oluşturuyor. Buna bakanlar, buna da baktı. Veya on yıl kadar önce Kamboçya’dan aldığım bir tişörtün üzerinde yazdığı gibi, “Aynen aynen ama değişik.” Hepsi eşsiz ama orijinallikten uzak bir dolu içerik modülünü tararken bu slogan sürekli olarak aklıma geliyor.

İllüstrasyon: Momo Pixel

Makine Üretimi İçerik

Algoritmaların vaadi: Eğer bunu sevdiysen daha fazlasını sağlayacağız, sonsuza dek. Bu deneyim daha yeni aldığınız çantanın Google reklamlarının internetinden fiziksel dünyaya sızıyor. Örneğin sanatçı Jenny Odell’in Instagram’daki “bedava kol saati” teklifleri üzerine yaptığı araştırmaya bakalım. Saatler minimal suretlerde ufak varyasyonlarla ve metal kayışlarla stil bir biçimde karşımıza çıkıyor. Ancak Pieratt’ın tanımını takip edersek aydınlanmış bir beğeni anlayışının sonucu değiller. Bu saatleri satanlar Squarespace’de var edilmiş hayal ürünü markalar ve ürünler Alibaba’dan veya Amazon’dan, sanal mağazaya hiç uğramadan, doğrudan tüketiciye ulaştırılıyor. Bu hayalet saatler boş moda dili, içeriksiz nesneler.

Deneyimlerimizin algoritmik platformlar tarafından büküldüğü diğer örnekler ise: Noisey’nin ortaya çıkardığı üzere Spotify’ın müşterilerinin içerik taleplerini karşılayabilmek adına iddiaen “fake” sanatçılardan orijinal müzik alıyor olması; karanlık bir ortak mutfakta dijital bir marka var ederek Uber Eats vasıtasıyla servis yapan yalnızca sanal alemde var olan eve servis restoranları; yalnızca akış algoritması tarafından beslenerek izlenme sayılarıyla ödüllendirildikleri ve yaratıcılarına reklam geliri sağladıkları için var olabilen çocuklar için gerçeküstü YouTube videoları, bizzat platformun kendisinden türeyen belirli bir stili uygulayan küreselleşmiş Airbnb iç mimari görsel jargonu. Bir platformdan veya başka birinden edindiği verileri analiz eden makine bunları istediğini düşünüyor ve anında, sonsuz bir biçimde bunları önünüze sürebilecek imkana sahip.

Kendimizi insanlar tarafından bizzat üretilen ve insanlar tarafından eğitilmiş denklemler tarafından üretilen şeyleri birbirlerinden ayırt edemediğimiz kültürel bir tekinsizlik vadisinde buluyoruz. Başka bir deyişle ne samimi beğeninin ürünü ne değil bilmiyoruz. (Bu ayrıştırılabilirlik eksikliği, doğru olmamasına rağmen algoritmaların herhangi başka bir içerik gibi pazarladığı yalan haberin yarattığı sorununa da katkıda bulunuyor.)

Spotify’ın “fake” sanatçıları aslında tam olarak sahte değil; yalnızca Spotify’la aynı yatırımcılara sahip İsveçli bir yapım şirketi tarafından yaratılan “muzak” [i] yaratıcıları. Algoritmik bir platform tarafından, bilgimiz dahilinde olmadan samimi olmayan müziğin bize sunuluyor olduğunun yalın bir olasılığının bile bir medya cinnetine dönüşmüş olması, algoritma kültürüne dair korkumuz hakkında bir şeyler söylüyor — muhtemelen mantık dışı veya en azından üstü kapalı bir 21. yüzyıl kaygısı.  

Dijital Yeniden Üretim Çağında Stil

1935’te Walter Benjamin, 20. yüzyılda sanat eserinin, fotoğraf ve filmin oraya çıkışıyla bir değişim yaşamaya başladığını gözlemledi. Tekil sanat eserinin bu teknolojiler vasıtasıyla yeniden üretilebilmesi, sanatın “aurasından” mahrum kaldığı anlamına geliyordu. Aura, Benjamin’e göre “orijinalin buradalığı ve şimdiliği” veya “özgünlüğünün soyut fikri”.

Benjamin’in gözlemlediği üzere fotoğraf tekil bir sanat eserini yeniden üretebilir. Ancak algoritmik makine öğrenmesi, dilediği zaman yeni örnekler üretebilen veya var olan bir nesneyi kökeniyle ilgili olmayan bir biçimde kaplayabilen, topyekûn bir biçimsel bir modu taklit edebilir. 2015 yılında araştırmacılar Almanya’daki Tübingen şehrinin bir fotoğrafını bir Van Gogh resmine dönüştürüp, ardından Munch ve Kandinsky’nin stiliyle kapladıkları bir çalışmanın makalesini yayımladılar. Araştırmacılar, kullanılan sistemin “görsel içeriği stilden ayırdığını” söylüyor (kaygılarımıza kaygı katan bir bağlantı kopuşu).

O hâlde yeniden üretilebilen yalnızca tekil eserler değil, sanatçının topyekûn estetiği de. Bundan kaynaklı aura eksikliği özgün stilin değerini azaltıyor, ve ona dair deneyimlerimizi değiştiriyor, tıpkı fotoğrafın bir zamanlar resme meydan okuması gibi. Benjamin, “yeniden üretilmiş sanat eseri giderek daha da ileri giden bir noktaya kadar, yeniden üretilebilirlik için yaratılmış bir sanat eserinin yeniden üretimidir” diye yazıyor. Başka bir kültürel krizin yolda olduğunu, “yeni” veya popüler stillerin, orijinallikleri yerine algoritmik yeniden üretilebilirliklerinin (başka bir deyişle dijital platformlarda “caps” benzeri bir şekilde yayılmak üzere tasarlanmış yapılarının) daha da optimize edileceğini fark ettiğimiz zaman görebiliyoruz.

Başka bir Picasso, Gucci, Gehry, Glossier veya Beyoncé mi istiyorsun? Sadece tıklaman yeterli. Yeteri kadar yakın bir sonuç alacaksın. Şu an bile 700.000 Instagram takipçisine sahip Miquela gibi Chanel, Proenza Schouler ve Supreme marka giyim markalarına modellik yapan, 19 yaşında görünen modeller mevcut. Tarzı Kylie Jenner benzeri; şeytan-melek yüzü ve sokak tarzı giyimi özümseyişi. Ancak fark şu ki Miquela, Kardashian’la beslenen bir yapay zekâ benzeri bir bilgisayar tarafından tasarlanıp üretilmiş gibi görünen bir sanal karakter. Jenner’ın aksine, Miquela ucuz ve sonsuz bir biçimde yeniden üretilebilecek bir stil.

Algoritmik Kültürün Bir İlkesi

Öngördüğü etkileşim üzerinden bir içeriği diğerinin önüne koyan bir algoritma tarafından resmedilen tüm platformlar, platformun kendine has yapısı için optimize edilmiş bir Sıradan Stil geliştirir. Bu Sıradan Stil platforma yapılan güncellemelerle ve algoritma kullanıcılarının katkılarıyla zaman içerisinde evrim geçirir.

Sıradan Stil ile karşılaştığımız zaman tüylerimiz diken diken olur: pek de insan olmayanın topraklarına girmiş gibi, pek de samimi olmayanın. Bağımsız bir karar mı verdik yoksa makineler bizi bizden daha mı iyi tanıyor? (Bu kaygı özgür irade ve kader tartışmasının bir tekrarı olabilir.)

Ek I: Algoritmik Yakınlık

Bir gün New York’taki bir arkadaşım, OKCupid, Bumble veya Hinge’e giriyor. Genç bir kadının profili ile karşılaşıyor ve eşleşiyorlar. Zamanımızın bir alışkanlığı, kadının profilindeki kültürel göstergeler üzerinden bir şakayla kendini tanıtıyor. Kadın cevap vermiyor.

Aylar sonra, arkadaşımla bir restoranda oturuyorum ve barda yalnızca iki kişilik boş yer var. Bizim köşemizin sonunda genç bir kadın kendi başına oturuyor. Arkadaşım ve genç kadın arada bir kıvılcım olduğu görülebilen bir muhabbete dalıyorlar. Bir noktadan sonra kadın durumun farkına varıyor veya belki de baştan beri biliyor: “Biz… eşleşmiş miydik?” Onun mesajına cevap vermediği için özür diliyor ve giderek daha canlı bir şekilde konuşmaya devam ediyorlar.

Bir anda parlayan bu yakınlık onları tanıştıran algoritmanın müdahalesi olmadan gerçekleşebilir miydi? Bence olacaksa bile bu kadar çabuk olmazdı. Algoritma birbirlerini tanımladıkları eksik bir bağlam eklentisine olanak sağladı; makine tarafından varlığımızın tanınması rahatlatıcı ve hatta yardımcı olabiliyor. Arkadaşım kadının telefon numarasını alıyor.

Ek II: Şehirler

Bir yandan da şehirler (ve barları, restoranları ve butikleri) insanları ilgi alanları ve arzularına göre gruplara ayırmak için akort edilmiş makineler değil midir? Bir OKCupid hesabındaki girdileri kontrol edip denkleme teslim olmak gibi yalnızca burada yaşayarak bile kendimizle ilgili bazı şeyler hakkında iletişim kurduk bile.

Deneyimlerimiz önceleri doğrudan gerçek bir algoritma tarafından yönlendirilmemiş olsalar da her zaman algoritmik olmuşlardır. Sanki Facebook öncesi yaşam tamamen masum, formülasyondan uzak, saf ve “zevkli” imişçesine kaybedilmiş bir orijinallikten veya özgünlükten bahsetmek bazen yanlış geliyor. Zevk/beğeni her zaman çakma, hiyerarşik ve sığ ancak aynı zaman hayati bir şey olmuştur ve her zaman da öyle olacaktır.

İçerik Ludizmi [ii] (Etik Olarak Üretilmiş Kültür)

Peki, bu insan beğenisinden dijital beğeniye kayma hakkında ne yapabiliriz? Bilinçli bir şekilde algoritmaya karşı koymak mümkün, örneğin biri güncel moda eğiliminin aksi yönde hareket edip düz renk bir şeyler yerine ispanyol paça pantolon ve batik tişört giyebilir. Ben de yalnızca sahaflarda bulduğum kitapları okuyabilir, yerel TV kanallarını izleyebilir, sadece plak satın alabilir, mektup yazabilir, sosyal medyadan basılı yayınlara geri dönebilir ve yalnızca bulduğum eski kıyafetleri giyebilirim. 19. yüzyılda tekstil otomasyonuna makineleri yok ederek direnç göstermiş Ludit’ler gibi ben de algoritmik kültürden uzak durabilirim. Acayip organik olur. Havalı! Gizemli! Otantik!

Ancak Havalı, Gizemli ve Otantik bir şey internete geri koyulduğu anda, belki viral olarak tekrar denklemin içine katılıyor ve çok zaman geçmeden 2017 Millenyum Çocuğu Seçkisinde etrafı kaplıyor. Bu şekilde, algoritmik kültür çeşitliliği veya birden fazla makul görüş ve kimliğin aynı anda bir arada var olmasını desteklemiyor. Eğer stilistik bir tuhaflık etkiliyse, Sıradan Stil’in içine olabildiği kadar çabuk bir şekilde entegre ediliyor; eğer etkili değilse göz önünden mahrum kalıyor. Bu yüzden söylemlerinizi dahi analog tutmak zorunda kalıyorsunuz, internet ve beyniniz arasına bir boşluk koymak.

Ek III: Algoritmik Olmayan Beğeniye Bir Örnek

Arkadaşım bir şarap barında karşımda oturuyor. Kollarından aşağı uzun kabartmalar inen siyah boğazlı kaşmir bir süveter giyiyor. Kusursuz ama kabul edilemez görünüyor; marka logosu, kumaş dokusu veya herhangi bir kaynakla ilişkilendirilebilecek göze çarpan bir tuhaflığı yok. “Süveteri nereden aldın?” diye soruyorum.

“Manhattan’dan taşındıktan sonra büyükannemin gardrobundan aldım” diyor.

İllüstrasyon: Momo Pixel

Korsanlık

2000’lerin başında, sosyal internetin yeni ortaya çıktığı, akıllı akışların veya uyum sağlayan algoritmaların içerik ayrımı yapmadığı zamanlarda büyüdüm. Yeni şeyleri keşfetmek için birincil kaynağım, üyelerin hangi ayakkabıların alınıp hangi grupların dinlenmesi gerektiğine dair önerilerde bulunduğu forumlardı. Bu forumlar bana Kazaa’da veya BitTorrent’te tüketebileceğim olası kültürel nesnelerin, “bunu da beğenebilirsiniz” önerileriyle birlikte gelmeyen görece filtrelenmemiş bir listesini veriyordu (Büyük bir şehirde yaşamıyordum ve en yakın geniş kapsamlı kitapçı 45 dakika uzaktaki bir Borders mağazasıydı). Bu servisler bir plak dükkanının dijital eşlenikleriydi. Bulduğunu alır, beğenir ya da beğenmez, ve tekrar dener, ne istediğine ve (dolayısıyla) kim olduğuna dair fikrini sürekli olarak rafine ederdin.

Gelişme çağında olduğum için kimliğimin ciddi bir kısmını “kendin-yap” stili korsan bir kültürel tüketimden türetiyordum. Yine de sonuçlar ne sıra dışı ne de orijinaldi. Bir dolu Dave Matthews Band konser kaydı indirdim ve internette gördükten sonra alışveriş merkezinde American Apparel bulmak için arandım. Her şeye rağmen bunlar benimmiş gibi hissediyordum. Ya da belki de bunlar bir araya gelerek kişisel beğeni diyebileceğim bir yığın oluşturmuştu.

Artık YouTube bana hangi videoları izleyeceğimi söylüyor, Netflix TV programları sunuyor, Amazon üst baş öneriyor ve Spotify müziğimi çalıyor. Eğer içerik arzularıma uygun değilse şirketler doğru içeriği üretmek için işe koyuluyor. Sorun şu ki bunları korsan indirdiklerim, keşfettiklerim veya bulup çıkardıklarım kadar benimsemiyorum. Spotify Keşif çalma listelerine baktığım zaman kaç insana daha aynı listenin sunulduğunu veya hangi sanatçının bu listelerde olmak için para ödediğini merak ediyorum. Birbirinden farkı olmayan .rar dosyalarının yeşil çubuklarda yavaşça yüklendiği zamanlara dair bir nostalji duyuyorum. Sürtünme vardı. Tüm bunların bir anlamı vardı.

Dürüst olmak gerekirse bu tüketim de o kadar etik değildi. Netflix programlarını ya da Spotify listelerini sevmiyor da değilim. Sigaralar ve McDonald’s gibi, onları sevmem için tasarlandılar, tabii ki onları seviyorum. Mevzu onları sevdiğim düşüncesini o kadar da sevmiyor olmam.

Hipster Platformlar ve Platform Hipster’ları

Yine de bu platformların yasal alternatiflerinin sayısı giderek artıyor. Reformation’ın yerine bir J.Crew veya Glossier yerine bir Clinique’in ortaya çıktığı gibi farklı marka kimlikli, sürüsüne bereket küçük platform görüyoruz. Eğer Gap moda temelleri için ana akım bir platform ise, şeffaf üretim, minimal marka kimliği ve artık ütopyacı bir giyim sistemi sunduğunu iddia eden Scott Sternberg’in Entireworld’ü ile Everlane daha niş, yine de aynı sıradanlıkta, hipster bir eşlenik olarak görülüyor.

Örneğin, FilmStruck Criterion Collection’da olduğu gibi “eleştirmenler tarafından önerilen klasik filmler, bulunması zor başyapıtlar ve favori kült filmleri” yayımlarken, MUBI “tüm dünyadan kült, klasik, bağımsız ve ödüllü filmler” seçiyor. Sitelerindeki çerçevesiz, siyah-beyaz film kareleri onları Naspter ve kablolu TV’den daha “hip” bir yere ayırıyor — beğeninizi onlarla ilişkilendirirken daha güvende hissedebilirsiniz (“TV izlemiyorum, yalnızca FilmStruck” diyor bir platform hispter’ı). Spotify yerine denetlenmiş Hıristiyan ibadet müziği ile The Overflow var veya yüksek kalite klasik kayıtlarıyla Primephonic. Quincy Jones “Netflix of Jazz’ı” yayımladı.

Dijital platformlar dijital olmayan ürünler için de kullanılıyor. Feather isimli yeni bir şirketten, sahte eski sehpa ve yatak bazasını da içeren bir derlemenin de bulunduğu, paketlenmiş minimal bir tarz kitini, yüzeysel bir biçimde yeniden üretilmiş herhangi bir aura’dan mahrum bu “hip yatak odasını” ayda 109 ABD dolarına kiralayabiliyorsunuz. Benzer bir biçimde Gustin ve Taylor Stitch gibi moda şirketleri yeni ürünlerini kitle fonlama yöntemi ile piyasaya sürüyor, ön-siparişleri herhangi bir üretim yapmadan topluyorlar. Bunlar geleneksel markalardan, otör “kreatif” direktörlerin fermanlarındansa, kullanıcılar tarafından oluşturulan aşağıdan yukarı bir hareket olmaları sebebiyle ayrılıyorlar. Satıcının elinden geçmeyen kol saatleri gibi, akın akın piyasaya sürülen rustik, belirsizce sportif nesnelere dönüştürülmüş el yapımı kumaşlar da son derece sıkıcı.

Bu işletmelerin iddia ettikleri, içeriğinizin insanlar tarafından seçildiğini bilerek hâlâ hâlinizden memnun, kendini beğenmiş ve münhasır hissederken dijital bir platform ve algoritmik akışın avantajlarına sahip olabileceğiniz. Ya da kendi beğeni önderinizi işe alabilirsiniz. The Verge’ün haberine göre Deb Oh isimli bir müzisyen, Debop isimli bir servis vasıtasıyla serbest Spotify küratörlüğü hizmeti veriyor, 125 ABD dolarına çalma listeleri yapıyor. Kendi deyimiyle “algoritmaların senfonisinden” kendini ayırarak, karşınıza daha kullanışlı ve insani bir şey çıkarıyor.

Oh’nun hizmeti orijinal kürasyonu bir lüks tüketim olarak servis ediyor. Teknoloji şirketleri ve reklam verenler tarafından kalıbına uygun bir şekilde döşenmiş tüketim raylarından çıkmak için para harcamanız gerekiyor. Gelecekte beğeni, bireysel yaratıcılar ve markalar kadar platformlara biat üzerinden de kurulacak. Daha ziyade bir Amazon insanı mısın, yoksa Apple, WeWork, Airbnb veya Facebook insanı mı? Platformların dışına çıkmazsanız başka bir seçeneğiniz yok. Yalnızca teknolojiniz için değil, kültürünüz için de: Moda, mobilya, müzik, sanat, sinema, medya.

Stilsizlik Stili

Elbette platformlaşma moda endüstrisinin hâlihazırda aşina olduğu bir kavram: Her büyük marka kendi platformu, tekil bir beğeni sistemi sınırları içerisinde tüm ihtiyaçlarınıza karşılık vermesi amaçlanmış sezonun çizgileri ve aksesuarları yığını şeklinde genişleyen platformlar. LOT2046, geçen yıl üye olduğum ve arkama bakmadığım, daha küçük ve bağımsız bir moda platformu. İddiası basit: Giyim arzularınız servisin otomatikleştirip uyum sağladığı bir dizi göstergeye indirgenebilir. Tamamı siyah kıyafetler ve aksesuarlardan oluşan kargolar her ay geliyor; kişiselleştirmeler birkaç stilistik seçimden ibaret (uzun çorap mı, kısa mı, bisiklet yaka mı, V yaka mı?) ve kıyafetler üzerlerine isminiz işlenmiş bir şekilde geliyor, geçenlerde elime ulaşan, üzerinde siyah iplikle KYLE CHAYKA kabartması olan spor çantası gibi.

LOT algoritmanın arkasında duruyor. Şirketin kurucusu, daha ziyade perde arkasında kalmayı tercihen Rus tasarımcı Vadik Marmeladov, “herhangi bir teknoloji ne istediğinizi bilmeli ve sizden daha çok istemeli,” diyor. “Platformlar gelecekte sen istemeden senin ne istediğini sana söylüyor olacak.” Makinelerin yalnızca öneride bulunmaması gerektiğini, bizim adımıza seçim yapmaları, bir hafta sonu gezisi planlamaları, sabah kahvemizi sipariş etmeleri gerektiğini söylüyor. Başka bir deyişle kendi beğenimizin tamamen yerini almaları gerektiğinden bahsediyor.

LOT’a teslim olmak, bir anlamda moda hakkında düşünmekten kurtulma özgürlüğü, daha yüce şeyleri düşünmek için zihnimizi rahat bırakmak gibi. LOT’un vaat ettiği, bir algoritmanın değişkenleri etkili bir biçimde azaltarak bireyselliğe ulaşmanızı sağlama ihtimali, yalnızca giyim üzerinden değil, yerleştirilmiş varoluşçuluk ile. LOT’un kıyafetlerini o kadar da sık giymiyorum ancak değer sistemini algoritma çağındaki kendi tüketimimi düşünme şeklime sızarken buluyorum. Eğer neyi tükettiğimize dair kararlarımız artık kendimizle ilgili pek de bir şey söylemiyorsa, neden bu kararları almamayı seçmeyelim?

Bilinçlinin Andı

Benimle beraber söyleyin: Keyif aldığım şeylerden “like” alma, viral olma veya bir algoritma tarafından kabul edilme potansiyelinden bağımsız olarak keyif alıyorum.

Benimle beraber söyleyin: Aynı zamanda aksi düşünülemez bir biçimde zamanımızın Sıradan Stili’nin bir parçasıyım.

Algo-Çatışma

Algoritmaların vaat ettiği size sizi göstermek, beğenilerinizin kendiniz için seçtiklerinizle bire bir tutması gereken bir imgeyi rafine etmek. Şu anki gerçeklik öyle ki bu akışlar sizi tektipleştirici platformlarda depoluyor ve size en uygun ortalama kimliği hesaplıyor. Bu ortalama kimliklerin oldukça ayrıntılı olmaları eşsiz oldukları anlamına gelmiyor.

Daha iyi bir direniş yöntemi, algoritmaların tektipleştirici vasatlıklarını onlara karşı kullanmak, verilerini üretken bir bozguna çevirmek olabilir. Farklı algoritmaların idealleri arasındaki veya bir algoritmanın dünya ve gerçeklik vizyonu arasındaki çatışmaları lehimize kullanabilir, glitch temelli bir estetik yaratabiliriz. Hata olabilecek olan sanat da olabilir.

Kültür her iki teknolojik yenilikten birini içine alacaksa, algoritmalar hakkındaki düşüncelerimiz de değişecek demektir. Yapay zekâ tarafından üretilmiş orijinal resimler (çoğu izlenimci, çiğ renkçi ve kübist bulamaçlara benziyor) üzerine çalışan, College of Charles’tan sanat tarihi profesörü Marian Mazzone, “Günün birinde sanat tanımımızı yapay zekânın yaratıcılığına izin verecek şekilde düzenleyebiliriz” diyor.[iii]

Oscar Sharp, senaryosu The X-Files, Star Trek ve Futurama bölümleriyle eğitilmiş bir makine öğrenme algoritması tarafından üretilen Sunspring isimli kısa bilimkurgu filminin yönetmeni. Sonuç oldukça keskin, çoğunlukla anlatıdan uzak, pek akla sığmıyor ama ilgi çekici ve eşsiz. Film izleyiciyi yüzde 100 insan yapımı olduğuna inandırmaya çalışmıyor. Aksine, oyuncular makinenin estetiğine uyum sağlamak için kendilerini zorluyor ve süreçte yeni bir şeyler keşfediyorlar.

“Çok güçlü bir sunucusu olan büyük bir TV programında çalışıyorsunuz, bölümü sunucu yazmış ama dün gece çok içmiş ve hâlâ sarhoş, programı yapmasanız da olmaz. Bunun gibi,” diyor Sharp, “Bölümü yazıldığı şekilde ortaya koymak için elinizden gelen her şeyi yapmalısınız.” Üretken bir mücadeleydi: “Artırılmış yaratıcılık, yaratıcılığın bir dublöründen daha ilgi çekici.”

İllüstrasyon: Momo Pixel

LOT’un ciks bir versiyonu, otomatik giyim servisi Stitch Fix, yeni orijinal tasarımlarını optimize edip satışları arttırmak ve pazardaki açıklara hitap etmek adına algoritmik yardım alıyor, adına da “Hybrid Design” diyor. Müşteriler fırfırları ve ekoseyi seviyorlar, o hâlde fırfırlı ekose neden olmasın? Ancak tam ters yöne gidip hiç kimsenin (henüz) istemediği kıyafetler de yapabiliriz. Algo-çatışma kıyafetler daha çok sanatçı Philip David Stearn’ün glitch kumaşlarına, yazılımlara kasıtlı olarak hata yaptırarak üretilen eşsiz kumaşlara, Barok tarza dönüştürülmüş düzensiz piksel motiflerine benzeyecektir.

Yine de moda her zaman bir adım önde. ASOS’un piyasaya sürdüğü üç belli blucinler şimdiden bir tasarım algoritması glitch’i gibi görünüyor.

Algoritmanın Özündeki İnsanlık

Algoritmalarla işbirliği yapanlar yalnızca sanatçılar değil, makinenin başında da her zaman bir insan buluyor (Oz’daki perdenin arkasındaki adam gibi),  işlemleri kontrol ediyor. Şu an bunların büyük çoğunluğu Silikon Vadisi mühendisleri. Biz tüketiciler de neyi tüketeceğimize ve neden vazgeçeceğimize dair özgürlüğümüzle hâlâ algoritmanın diğer ucundayız. Seçimlerimiz bugün neyin popüler olduğu kadar geleceğe neyin aktarılacağını da belirliyor. Mazzone diyor ki “kitle neyin önemli olduğu, neyin olmadığı ve neyin sevileceğinin belirlenmesinde büyük bir rol oynuyor.” Uzun vadede bu bir nebze rahatlatıcı.

Beğeninin Sonu Geldi! Eğer İsterseniz

Tepegöz Amazon Echo Look’u salonumdaki rafta bıraktım. Her önünden geçtiğimde bana bakıyor ama ben durup kıyafetimi yargılatmıyorum. Açıklanamaz yüzdeler vermek için yanıp tutuşuyor ama ben kendi yargıma kendim varmayı tercih ediyorum. İyi fotoğraflar çekebiliyor ama bir ayna gibi çoğunlukla bana zaten bildiğimi gösteriyor. Bu cihaz beni evrenselleştirilmiş bir vasata eşitlemeye çalışıyor, her ne olursa olsun benim kendi stilime değil. Beni hiç tanımıyor, ne tarz kıyafetlerle rahat ettiğimi veya giydiklerimin yaşadığım yerde sınıf ve toplumsal cinsiyet bağlamında ne gibi semboller anlamına gelebileceğini tahmin edemiyor. Baştan aşağı siyah kıyafetler Kansas City’yle New York’ta aynı anlama gelmiyor, hâliyle. Algoritmalarımızın eksiği bu gibi toplumsal, estetik zekâ, bir beğeni anlayışı. En azından şimdilik.

Amazon, Look’un en iyi stilinize ulaşmanız için üretildiğini söylüyor ancak cihazın üretiminin altında yatan nedenleri görmek pek zor değil. Makineye ekose gömleğimi sorduğum zaman uygulamanın akışında bir reklam bana Amazon’dan satın alabileceğim benzer renkte ekose gömlekler öneriyor. Hiçbiri benim markasız gömleğimden daha tarz veya farklı değil. Dahası Amazon topladığı veriyle üretim yaptığı kendi giyim markasını şimdiden yarattı ve sonuçlar bir robottan bekleyeceğiniz gibi: “Küresel olarak esinlenilmiş.” Ella Moon’dan havalı Fransız kızı çakması Paris Sunday’e hâlihazırda popüler olanın solgun imitasyonları. Milyonlarca kullanıcının verilerinden ve gerçekte ne giydiğimizi gösteren Look’tan toplanmış fotoğraflar üzerine çalışmak kurumsal markaları bir miktar daha az tekinsiz kılabilir. Ancak kredi kartı bilgilerinizin değil de giyiminizin dökümün sızdığını bir düşünün.

İnsan ve makine seçiminin arasındaki ton farklarını veya bizzat modayı umursayıp umursamamak bize kalmış. Belki beğeni bizi “tekillikten” [iv] ayıran son şey, belki de kurtulmamız gerek ilk şey. Bir Stitch Fix yöneticisi algoritmik bir şekilde tasarlanmış kıyafetleri hakkında “çalıştığı sürece tüketicinin umurunda olduğunu düşünmüyorum,” diyor.

Ancak eğer arzularımızı ve yaratıcılığı yerinden edip makinelere atamaktan kaçınmak istiyorsak biraz daha analog olmaya karar verebiliriz. Kıyafetlerimizin, müziğin, filmlerin, sanatın, kitapların “organik üretim” gibi yapıştırmalarla geldiği bir gelecek hayal ediyorum: Ürünlerimizde Algoritma Kullanılmamıştır.

Echo, Echo, Echo

“Echo” (Eko) Amazon’un cihazı için iyi bir isim zira orijinal hiçbir şeyin ortaya çıkmadığı algoritmik bir geribildirim döngüsü yaratıyor.

Alexa, nasıl görünüyorum? Çakma görünüyorsun, Kyle.


* Bu yazı, Kyle Chayka tarafından “Style Is an Algorithm” başlığı ile Racked için yazılmış, Onur Sesigür tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.

[i] Ç.N. Verimlilik ve sosyal uyumu en yüksek randımanda sağladığı iddia edilen arka plan müzikleri.

[ii] Ç.N. Adını Ned Ludd (veya muhtemelen Edward Ludlam) isimli bir İngiliz dokuma işçisinden alan, 19. yüzyılda sanayileşmenin erken dönemlerinde makine kullanımının istihdamı azalttığını öne sürerek topyekûn teknolojiye savaş açan grubun güncel dünyadaki iz düşümü. Sığ bir özetle teknoloji karşıtlığı.

[iii] Ç.N. Bu nosyonun bir örnek üzerinden ayrıntılı incelemesi için: Emily Howell: Yapay Zekâ, Müzisyen

[iv] Ç.N. İnsan ve makinenin birleşmesi. Singularity. Kelimenin öncül, diğer bilimsel kullanımlarını düşünürsek gerçekten kötü bir seçim. Convergence / Birleşme-Yakınsama daha uygun bir kullanım olurdu. Tüm popüler bilim dünyasına saygıyla sunarım.