Dijital çağın hayatlarımızı kolaylaştırmak için sundukları, ürün veya hizmet ne olursa olsun, son yıllarda akıllarda bir soruyu doğurmaya başladı: Bu “şey” gerçekten benim iyiliğime mi çalışıyor? Bu biraz endişe, biraz korku dolu durum özellikle de izlenme rekorları kıran, modern bir 1984 uyarlaması olabilecek distopya dizisi Black Mirror ile had safhalara ulaştı. Hakkımda bu kadar çok şeyi bu uygulamaların veri havuzuna vermek istiyor muyum? Bunu gündelik hayatıma sokarken kendimi ne kadar tektipleştiriyorum? Bu hizmetin bana karşılıksız gibi görünen yardımı beni tembelleştiriyor mu?

Bu durumu en çok güzel sanatların belki de herkesin hayatına en çok nüfuz eden dalı müzikte gözlemliyoruz. Evet, müzik dinleme servislerinden bahsediyorum. Evet, günah keçisi olarak Spotify’ı seçtim. Çünkü en büyük “Büyük Birader” olanı şimdilik o gibi görünüyor.

Şüpheciliğe kendimizi bırakmadan önce, kendi müzik dinleme deneyimim üzerinden Spotify öncesini hatırlamak isterim. Kendi yolculuğum henüz ne dinlediğime karar veremediğim zamanlar evde ebeveynlerimin dinledikleriyle başladı. 10’lu yaşlara adım attığım sırada ise hayatıma televizyon, radyo ve basılı dergiler girdi. MTV, Radio Eksen ve Roll veya Blue Jean’in bana sunduklarını tüketmeye, onları bulma çabasına, radyodan kasetler çekip kendi ilk küçük karışık kasetlerimi yapmaya başladım.

Orta halli bir ailenin tek çocuğu olarak alışveriş hakkım haftada bir adet kaset veya CD, ayda birkaç dergiyle sınırlıydı. Hâl böyle olunca, erişebildiğim  müzik en az bir cumhuriyet altını değerinde oluyordu. Derken internet denen “modern dünyanın en büyük icadı” (?)  yavaş yavaş hayatımıza girmeye başladı. Liseliler bilmez. İnternetin bile nazikçe tüketildiği, su gibi akmadığı zamanlardan bahsediyorum. Bu dünyanın nimetlerinden faydalanabilmek için ev telefonunu meşgul etmek uğruna “internete bağlanma” eylemi gerekiyordu. Çevirme sesinin çevrimiçi sinyaline dönüşmesini bekleme heyecanı, kullanımı “yanlışlıkla” birkaç saat aşarsak gelen binlerce liralık telefon faturaları… Dolayısıyla dijital dünya henüz bütün nimetlerini sunmaya başlamadan önce tüketebildiğimiz müzik de yine çok sınırlıydı.

Sonra hayatımıza Kazaa, Ares, Limewire gibi medya paylaşım uygulamaları ve Rus blogları girdi ve dijital müzik arşivciliğine soyunduk her birimiz. 96 kbps mp3 dinleyerek müziğe de kulaklarımıza da hakaret ettiğimiz zamanlar bunlar. İşte bu noktada hepimiz erken dönem arşivci blogger’lar idik. Tam bu sıralar Last.fm adlı, masum, “atanamamış ilk Spotify” ile bir devrim yaşandı. Uzantısıyla müsemma radyo işlevi gören, müzik türlerine göre radyo kanalları olan ve dinlemek isteyebileceğimizi önümüze getiren bir platformdu. Kendi adıma rahatlıkla söyleyebilirim ki müzik dinleme alışkanlıklarımda en çok rol oynayan ürün Last.fm’di. Last.fm sonrasını ise hepiniz biliyorsunuz zaten.

Müzik dinlemeyi seveninden sevmeyenine, nefes alan neredeyse herkesin bir Spotify üyeliği var. Sayıyla konuşmak gerekirse, Haziran ayı istatistikleri 150 milyon kayıtlı kullanıcıyı işaret ediyordu. Korkutucu büyüklükte bir veri okyanusu, değil mi? Peki, Spotify bu data evreniyle ne yapıyor? Legolarıyla oynayan 6 yaşında bir çocuk bilinçsizliğiyle mi yaklaşıyor yoksa Silikon Vadisi’nde yıllarını geçirmiş strateji dehalarıyla mı çalışıyor? Bu veriyi sadece kendisine mi saklıyor yoksa gerektiğinde üçüncü partilere satıyor mu? Hepsi, cevabını bilmesek de tahmin yürütebileceğimiz sorular. En azından elindeki veriyi nasıl işleyeceğini bilmeyen bir amatör olmadığından eminiz.

Yazının başlığındaki soruya geri dönelim. Spotify sandığımız kadar masum mu? Yoksa masum rolü mü yapıyor? Sandığımız kadar hayatımızı kurtaran, işlevsel bir uygulama mı? Yoksa “Mavi Balina” misali bize verdiği komutlarla mı hayatımızı yaşıyoruz? Belki de bunların hepsi yumurta tavuk ilişkisindeki gibidir, biraz da “alan memnun satan memnunculuk”.

Spotify aslında bir müzik dinleme platformundan daha fazlası, sağladığı her hizmetle bir paket sunuyor, bir “yaşam tarzı” öneriyor. Tercih ettiği kurumsal kimlik, kullandığı stok fotoğraflar ve illüstrasyonlarla kulağa olduğu kadar göze de hizmet ediyor, hatta belki de göze hoş görünecek olanı belirleme hadsizliğinde bile bulunuyor. Her duygu durumuna, moda, aktivite biçimine göre hazırlanan şarkı listeleriyle nasıl spor yapmanız gerektiğinden tutun nasıl sevişmeniz gerektiğine kadar neredeyse bir “anayasa” paketi sunuyor. Bu, haliyle işleri bizim için kolaylaştırdığı kadar bizi pasifize de ediyor. Çalma listelerinin her an, masa üstü veya mobil olsun elimizin altında oluşu hafızamızı da zayıflatıyor. Birkaç yıl öncesine kadar sevdiğimiz, takip ettiğimiz yüzlerce grubun ismini de albümlerinin adını da ezberimizden YouTube arama çubuğuna yazıp açabilen insanlardan Spotify’dan kopya çeken insanlara dönüştük. Neden sınırlı ve ölümlü hafızamızı “Big Data’yla” işgal edelim ki, Spotify bunu bizim için halihazırda yaparken?

Bu haliyle Spotify evrenini daha da ileri gidip “fast food” kültürüne benzetebiliriz. Biri hazır ve hızlı tüketilen yemek sunarken diğeri ise yine hazır ve hızlı tüketilen müzik sunuyor. Tıpkı bitirilemeyen menüler ve pizzalar gibi davranıyoruz artık şarkılara. İlk 60 saniyesinde bizi yakalamayan bir şarkıya ikinci bir şans tanımayacak kadar acımasızız, sürekli bir “fast-forward” eylemine ayarlı tüketiyoruz. Sonraki, sonraki, sonraki… “Speed date” akşamları gibi yaşanan tek gecelik çalma listeleri… Hatta bu noktada bazı gruplar da BigMac bittiğinde McDonald’s tepsisinde kalan 10-15 çok kızarmış veya lezzetsiz patatesle aynı kadere sahip. Ya diğerlerinin arasından sıyrılıp müşteriyi tatmin edecek ya da patates havuzunda dibe çökecek. “Müşteri” kelimesi ise bir o kadar dikkate değer. Dinleyici, dinleyici olmaktan çıkalı çok oldu. O artık bir müşteri, en iyi ihtimalle tüketici. “Dinleyici öldü, çok yaşa müşteri”!

Peki, seni çok iyi tanıdığını iddia eden Spotify seni aslında ne kadar iyi tanıyor? Eğri oturup doğru konuşalım, 2010’dan önce esamesi okunmayan bu uygulama ortalama 30 yaşlarında bir yetişkinin 15-20 yıllık müzik tüketimine dair zerre bilgi sahibi değil. Facebook connect aracılığıyla olsa olsa 2007’ye kadar geri gidip hangi grupları beğendiğimizin bilgisine ulaşabilir, gerisi? Koca bir kara delik. Hal böyle olunca da 3-5 yıllığına piyasayı ele geçirip unutulan müzik akımlarına ait sanatçılar da Spotify’da neredeyse hiç alan sahibi olamıyor.

Dikkat edin, Spotify’ın masanıza koyduğu şeyler neredeyse hep “yeni”. Bu noktada da kullanıcı biraz şüpheci davranıp Spotify’ın bununla kendine bir fayda sağladığını düşünmeye başlıyor. “Ya Spotify aslında dinlediklerime göre algoritmik bir liste sunmuyor da plak şirketleri ve PR ajanslarından aldığı paraya göre grupları önüme itip itip duruyorsa?” Bu zaten bir komplo teorisi değil, en başından beri uygulamanın alan sattığı bilgisine sahibiz. Bu noktada da “Haftalık Keşif” ve “Yeni Müzik Radarı” başlıklı, tamamen bizim için oluşturulduğunu sandığımız haftalık listeler ne kadar bizim için?

Bu keşif kimin keşfi veya bu radara hangi grup niye takılıyor? Uygulamanın bütün algoritması tercihlerimizi biçimlendirmeye yönelik. Artık tedavülden kalkan fakat birkaç ay öncesine kadar hepimizin başvurduğu hangi grubun en çok nerede dinlendiği bilgisi bile pazara yönelikti. Bir plak şirketinin veya menajerlik şirketinin oynamak istediği bir coğrafya var ise, bu coğrafyaya sunulan haftalık keşif ve yeni müzik radarı gibi listeler ile seçilen grupların o şehirdeki dinlenme sayıları hoop diye yukarılara taşınıyor. Spotify bütün eylemleriyle müzik dinlemeyi pasif bir eyleme dönüştürüp belki de kutsallığından kaybetmesine yol açacak. Şirketin CEO’su Daniel Ek de verdiği bir röportajda bunu doğruluyor ve kullanıcılarına hazır paket sunmaya devam edeceklerini ve bunu istediklerini söylüyor.

Bu tip servislerin tercihlerimizi radyo veya dergi gibi araçlar kadar masumane bir biçimde tanımlamadığı çok açık, tercih etmemizi istediğini doğrudan önümüze, ofisimize, yatak odamıza koyuyor. Ayrıca dinleme eylemini tamamen işitsel kılarak gruplarla olan ilişkimizi de sarsmaya başlıyor. Grupları stüdyolarda kaydettikleri sıfır hatalı cillop gibi albümler aracılığıyla tanıyan dinleyici, her gün dinlediği grubun konserine gitmek yerine açıp evinde dinlemeyi tercih ediyor. Son birkaç yıldır rastladığımız “canlı” kaydedilmiş albümlerin amacı da dinleyicinin konserlerle ilişkisine çöpçatanlık yapmaktır belki de, kim bilir?

Bütün bunlar acaba dinleyiciyi mi daha çok etkiliyor yoksa müzik sektöründe çalışanları mı? Oklar ikinci kümeyi işaret ediyor gibi, dinleyici zaten çağın sunduklarını tüketmeye devam ededursun, müzik sektörü bütün bu değişimleri hızla özümseyip ayak uydurmak zorunda.

Fakat durum tabii ki de o kadar karanlık değil. Dönüp hemen yanındaki arkadaşına soracak olursan, dinleyici cephesinde çok da şikayetçi olan birileri yok gibi. Özellikle müzikle ilişkisi senin benim gibi çok sıkı olanlar (bu yazıyı buraya kadar okuyabildiysen benim gibi olduğunu düşünüyorum), önüne koyulanlarla tatmin olmayı tercih etmek yerine hâlâ listeler arasında arkeolojik kazı yapmayı, araştırmayı, müziğin kanaat önderlerine danışmayı tercih ediyor. Yalnızca düz dinleyici Spotify’ın önerdiği “yaza damga vuran şarkılar!” ile karın tokluğuna ulaşabiliyor.

Spotify’ın da tarihe sırt çevirip de bir “Payola” skandalına daha imza atmayacağına inanmak istiyor deli gönül. Nirvana’nın da dediği gibi, “Pay to Play” artık kaçınılmaz.