Sorunlu sanatçıların müzikleriyle nasıl yaşıyoruz?

6   +   4   =  

Bir müzisyeni “silmek” kolay olabilir, müziğiyle ilgili gerçeklikle baş etmek ise çoğu zaman daha karmaşık bir durum.

Müzik fizikseldir. Onu bedenlerimize alırız, kafataslarımızı titretmesine izin veririz. Bu yönüyle görsel sanatlardan daha mahremdir, ne de olsa rahimde sese görüntüye tepki vermeden önce tepki veririz. Müziğe dair anılarımızı limbik sistemimizde, en kıymetli ve en travmatik deneyimlerimizin yanında depolarız. Müzik bizimle hareket eder.

Burası bilinçdışının alemi ve kayıtlı bir şarkıyı dinlemek kontrol edilebilir (lucid) rüya görmekten pek de farklı değil. İki hâlde de beyin dalgalarınız düzene giriyor ve sonuna kadar açık bir tesellüm alanında uysal, kolay etkilenir oluyorsunuz. Bunlar “iyi” ve “kötü” mefhumlarını ayırt etme mekanizmalarımızın derinlerinde vuku bulan ilkel tepkilerimiz. Bu bizi kolay hedefler hâline, ince manipülasyonlar için ve onlardan kaynaklanan tüm kafa karışıklıkları ve mahrem azaplara uygun hâle getiriyor.

Tam da şu anda bir tacizcinin şarkısı aklımda dönüyor. Şarkının varlığı ve yanında getirdiği her şey bir ihlal, tecavüz gibi hissettiriyor. Ancak suç benim. Kapıyı ben açtım, şarkıyı içeri buyur ettim, ona etrafı gösterdim. İhtiyaç duyabileceğim tüm uyarılara vakıftım ama şarkı orada telefon ekranımda duruyordu. Tek yapmam gereken ona dokunmaktı ve ben de öyle yaptım. Ve ardından, öylece, şarkı içimi mesken tuttu. Artık beni takip ediyor.

Müzik dinleyen herkes bu deneyimi bilir. Şarkıyı dinlemek bir anda can acıtmaya başlar, kafamızdaki o tatlı ses ekşir, bizi keyiflendiren bir şarkı artık bize musallat olmuştur. Herkesin dayanma noktası kendi deneyimleri doğrultusunda farklıdır. Ancak etki aynıdır. Bir sanatçı hakkında bildiğinizi zannettiğiniz bir şey veya bilmenize rağmen aslında tam olarak idrak etmediğiniz bir şey çeperlerden merkeze fırlayıverir. Birdenbire sesler ve sanatçı ve sanatçının yaşadığı hayat arasında muhafaza ettiğiniz huzursuz mesafe eriyip gider, ebedi ve nihai olarak.

Led Zeppelin gitaristi Jimmy Page 1970’li yılların başında o sırada 14 yaşında olan Lori Maddox’la beraberlik yaşamıştı. (Görsel: Getty Images)

Birçoğumuz bu olduğunda ne yapacağımızı bilemiyoruz ama ateşli bir biçimde biliyormuş gibi yapıyoruz. Sosyal medya kanallarını son dakika öfkemize boğuyoruz ve sanatçıyı “silinmiş” ilan ediyoruz. Bazılarımız sanatçıyı daha da kucaklıyor, davranışları hakkındaki bariz gerçeklerin etrafından kırık cam parçaları gibi dolaşarak sanatçıları savunmayı görev ediniyor. Geçen iki yılda sanatçılar ve sanatları hakkındaki kültürel alevler daha da yayılırken, suçlara gösterdiğimiz tepkiler giderek daha sarsıcı bir hâl alıyor.

Bir anlığına toplumun insanlara ne yaptığı sorusunu, onarıcı adalet ve hayatta kalanlar için adalet, suçlunun söylem mecrasının elinden alınmasının faydaları veya kulaklıkların mahrem arenasının dışında kalan diğer milyon tartışmayı bir kenara bırakırsak, hayatımıza giren bu müzik nereye gidiyor? Basitçe bizi terk etmiyor. Edemez.      

İster aile içi şiddet ve saldırıdan hüküm giyen rapçi XXXTentacion olsun veya 2008’de çocuk pornografisi suçlamalarıyla yargılanmış ve beraat etmiş ve hâlen çocukları cinsel ilişkiye azmettirmek ve kadınları evinde rızaları dışında tutmakla suçlanan R. Kelly, ya da çok sayıda kadın tarafından cinsel istismar ve duygusal tacizle suçlanan eski Real Estate gitaristi Matt Mondanile, ister Brand New’dan reşit olmayan hayranlarına cinsel istismar uyguladığı iddia edilen Jesse Lacey veya yakın zamanda dört kadın tarafından cinsel saldırı ile suçlanan Das Racist üyesi Kool A.D. olsun, zihninizde bir tacizcinin müziğiyle yaşamak, başka birinin kötü rüyalarıyla üzerinize eyer vurulması gibi hissettiriyor. Bir kez bizim olduktan sonra bu kötü rüyalarla nasıl barışırız?

Elbette bu rüya örneğinin de bir sınırı var. Rüyalar başımıza gelen şeyler. Rüyalarda fail değilizdir ki bu da içeriklerinden sorumlu olmamamızın nedenlerinden biri. Rahatsız edici bir rüya gördüğünüz zaman bir arkadaşınıza anlatmakla ilgili bir sorununuz olmaz, belki de bir siz, bir o sırayla rüyanın ne anlama geldiğini anlamaya çalışır, konuşursunuz. Bilinçdışının kuralsızlığı karşısında ikiniz de hayrete uğrayabilirsiniz.

Ancak müzik başımıza gelen bir şey değildir. Onu içeri almayı seçeriz. Müzik öyle hissettirmediği zaman dahi bir tüketici seçimidir, yine belki eşsiz bir biçimde öyle hissettirmese de en uygun düştüğü yer sonuçtan muaf katılım dalaveresidir. Dinlediğiniz şey koda döşenmiş beyninizde yeniden yaratılan sıkıştırılmış hava. Evde müzik dinlemek öyle mahrem hissettiriyor ki, bunun nasıl başka yerde başka biri için bir sonucu olabilir?

Michael Jackson 2005’te çocuk tacizi ile suçlandığı davada kararı duymak üzere Santa Barbara Bölgesi Yüksek Mahkemesi salonuna girmeyi bekliyor. (Görsel: Getty Images)

Çoğumuz müziğimizi bir tüketici ürünü olarak düşünmekten kaçınıyoruz, en azından çoğu zaman. Bu kısmen satın alma kararlarınızın barındırdığı sağduyu miktarını bir hapşırığınkine kadar ufaltan, tüm sürtünme noktalarını zımparalamakta ustalığını ispat etmiş internet ticaretinin doğasından kaynaklanıyor. Spotify, Apple ve Amazon tüketimi kolaylaştırmak için dağları yerinden oynatıyor ve bunu o denli etkili bir biçimde yapıyorlar ki, karbon ayak izi, tepeleme depolar, eşi benzeri görülmemiş tekeller gibi (kendi geç-kapitalizm zehrinizi kendiniz seçin) sürtünmeler asla var olmamış gibi yapmak korkutucu derecede kolay.

Ancak özellikle müziğin ticaretle ilişkisi epey karmaşık. Amazon kitabın değerini yıpratmış olabilir ama e-kitaplar fiziksel kitapların topyekun yerini almış değil. Öte yandan müzik endüstrisi dinleyicileri dijital müzik çalmanın[i] zararlı olduğu konusunda tam anlamıyla ikna edemedi. Takibinde tekil birimlerin satışından vazgeçip, müzik çalan müşterilerin hâlihazırda yaptıklarına benzer bir şekilde kendilerini streaming etrafında yeniden tasarladılar. Başka bir deyişle, sahipliği tamamen işin içinden çıkardılar. Artık müziğimizi kiralıyoruz ve işimiz bittiğinde buluta geri veriyoruz. [ii]

Müzik dinlemek her zaman mahrem olagelmiştir, [iii] ancak başka bir çağda müziği elde etmek için en azından evden dışarı çıkmak gerekirdi. Yirmi yıl önce, eğer bir tacizcinin müziğini satın almak isteseydiniz karşılaşabileceğiniz büyük bir utancı göze almış olurdunuz. Diğer yanda radyo yayını ve mutfak musluğu [iv] karışımı streaming, denklemden utancı çıkarıyor. Bir şarkı adına dokunuyorsunuz ve sizin için çalmaya başlıyor, yalnızca sizin için. Spotify’ın paylaşım özelliklerini kapatın ve kültürel sonsuzlukta özgürce ve sessizce, başkaları tarafından yargılanma korkusu olmadan hareket edin. Bunun sonucunda bir sanatçıyı stream etmek ve doğrudan müziklerini satın almak arasındaki fark devasa hissettiriyor. Bir siyasetçinin sosyal medya paylaşımını beğenmek ve o siyasetçi için kapı kapı dolaşmak arasındaki fark gibi.

Hakkında bir çok suçlama bulunan R. Kelly’nin reddetmeyi sürdürdüğü cinsel istismar vakalarına dair altı bölümlük bir “Lifetime” belgeseli, “Surviving R. Kelly” adıyla bu yılın başında yayımlandı. (Görsel: Scott Olson/Getty Images)

Bu durum müzikte sanat-sanatçı karşıtlığı sorununun çözülmezliğini daha da ileri götürüyor. Bir tacizcinin müziğine maruz kaldığınızda, aynı zamanda o tacizcinin aslında ne denli erdemli biri olduğuna, onlara gösterilen empatiye, ıstırap çeken insanlıklarına dair sürdürülen bir fısıltı kampanyasına da kendinizi maruz bırakıyorsunuz. Tüm insanlarda, katiller ve tacizciler de dahil herkeste insanlık görmek güçlü, doğru ve yerinde bir hareket olabilir. “Radikal empati” olarak adlandırılan şey de olabilir. Eğer buna izin verirsek, derin bir çirkinlikte güzelliğin varlığına izin vererek, hepimizi tüm insanların müzik yapmak veya iştirak etmek gibi mistik ve garip bir dürtüye sahip olduğunu hatırlamaya ikna ederek müziğin en ulu işlevi hâline de gelebilir.

Ancak yine de tacize uğrayanlara hiç söz hakkı verilmediği, hatta genelde toplumun çatlaklarına çekilen bu insanların sanatçının devasa hayran kitlesinden ölüm tehditleri aldığı durumlarda tacizcinin şarkılarını edilgen bir biçimde kabul etmek, bu zehirli davranışa müsaade etmek hatta desteklemenin bir biçimi de olabilir. Dikkat aralıklarımızının görünmez akışlarıyla sanatçılara oylar veriyoruz ve bunların sonuçlarını takip etmek neredeyse imkansız. Çizgiyi nereye çizeceğimize ve tekrar çizeceğimize karar vermek her zaman meşakkatli, deneme yanılmayla yapılan, bir şekilde eksik bir işlem. Birden su gibi berrak ve yadsınamaz olduğu noktaya kadar bulanık.

Örneğin bu varlıkları fiyatlandırma, kültürel ürünleri gruplandırma ve ücretlendirme işinde olan Spotify’ı ele alalım. Bu yılın başlarında kendilerini pazardan kısmen kurtarmak adına R. Kelly ve XXXTentacion’ın işlerini çalma listelerinden çıkararak geniş çevrelerin eleştirilerine maruz kaldılar. Aldıkları geniş kapsamlı tasdik, kararlı eylemin ne denli sakar ve dağınık olabileceğinin bir işaretiydi. XXXTentacion’ın halkla ilişkiler danışmanı meşhur bir biçimde streaming servis sağlayıcısına Dr. Dre, Michael Jackson, David Bowie, Red Hot Chili Peppers ve benzer suçlarla itham edilmiş diğerlerinin müziklerinin sistemden çıkarılıp çıkarılmayacağını, çıkarılacaksa bunun ne zaman olacağını sordu. Spotify CEO’su Daniel Ek günün sonunda özür diledi ve bir konferansta “durumu yanlış idare ettik” demesinin ardından servis sağlayıcısı hızlı bir şekilde XXX’in şarkılarını en büyük çalma listelerinden birine yeniden ekledi, bu süreç de müziğinin hem radyoaktif hem de vazgeçilmez görünmesine neden oldu.

R. Kelly ve XXXTentacion’ın müziğini bozuk meyve gibi raflardan kaldırarak Spotify kültürel ürünleri düzenlemenin ne denli zor bir iş olduğunun altını çizdi. Pazar regülasyonları, ilgili ürünlerin ne işe yaramaları gerektiğine dair ortak bir anlayış varsayar. Yemek bizi hasta etmemeli, fren sistemleri otobanda bir anda çalışmayı bırakmamalıdır. Peki, ya müzik ne yapmalıdır? Bizi etkiler, biz onu arzularız. Ancak bilim insanları müziğe neden ihtiyacımız olduğuna dair en azından bir takım toplumsal işlevlere işaret eden resim veya yazıdan daha az fikre sahipler. Bazı çalışmalar müziği dini dürtülerin bir parçası olarak teşhis ediyor, bazıları ise ölüm korkusuna verilen bir yanıt, nörolojik bir tik. Kimse bu meretin tam olarak ne işe yaradığını bilmiyor, tek bildiğimiz ona ihtiyacımız olduğu. [v]

Sonuç olarak müziği tüketmenin etik bir yolunu bulmak kafa karıştırıcı. Nihayetinde estetik ve ahlak birbirleriyle konuşan şeyler değil. Biri diğerini limonun sütü kestiği gibi bozabilir. Ancak müzik etik için berbat bir kavanoz. Akıtıyor, belirli anlamları kaybediyor, herhangi biri tarafından herhangi bir şey ifade etmek için işe sürülebiliyor. Güzel duygularla yapılmış müzik kötüye hizmet etmek için rahatlıkla kullanılabiliyor ve üzerinden fesatlık akan şarkılar, en olasılıksız kefaret anlatılarına dönüşebiliyor. Bağlamından sıyrılmış bir ses yumuşak, nazik, güzel, sakinleştirici olabilir; üstelik o sesi çıkaran insan bu vasıfların hiçbirine sahip değilken.

Bu kaypaklık sanat dünyasını veya sanat üreten insanların davranışlarını “regüle” etmenin pek az, pek kıymetli birkaç yolu olduğu anlamına geliyor. İnsanların davranışlarında bir etkisi olabilecek reformlar estetiğin epey dışında bir yerde yatıyor: aile içi şiddet mağdurları için ruh sağlığı desteği iyi olurdu ya da konuyla ilgili hapis cezalarının yeniden düzenlenmesi. Birkaç yıl içinde bu gibi reformların duyularımızı yakalayan ve rüyalarımızı işgal eden sanatçıların dünyalarında kendilerini hissettirdiklerini hayal etmek güç değil. Ancak bunlar yasamayla ilgili sorunlar ve müzik bizi içine aldığında ortadan kayboluyorlar.

Tek emin olabileceğimiz şey bunun tekrar olacağı. Bundan iki yıl sonra veya iki hafta, iki saat sonra, tekrar yakın ilişki kurduğumuz bir şarkının yaptığı ve söylediği şeylere riayet edemeyeceğimiz biri tarafından yapıldığını öğreneceğiz. Bu bir kez gerçekleştiğinde, tekrar yaptıklarımızın sonuçlarına dair bir paniğe, bir baş dönmesine düşeceğiz. Eğer bizi iyi hissetirecekse kendimizce eyleme geçebilir, o müziği bir daha dinlememeyi seçebilir, arkadaşlarımızın ve ailemizin durumu anlayabilmesi için konuyu onlara açabiliriz. Ancak müzik bize fısıldamaktan vazgeçmeyecek. Bu kötü rüyalar bizde kalacak. Belki de onların varlığıyla yaşamayı, bizi nasıl etkilediklerini ve değiştirdiklerini kabul etmeyi öğrenmeliyiz. Bu kötü rüyaları yakında tutmak ve kendimizi onlardan mahrum bırakmaktan kaçınmak, kendi inşa ettiğimiz bir mağarada kulaklıklarımızla sarmalanmış bir biçimde daha yalnız olamayacağımızı hissettiğimiz zamanlarda bile bize nasıl karmaşık şekillerle birbirimize bağlı olduğumuzu hatırlatabilir.              


[i] Ç.N. Lisanssız müzik dinlemenin ne kadar “çalmak” olduğu, bunu yapanın ne kadar “hırsız” veya “korsan” olduğu tartışmalı bir konu. Çizgiler yazıda belirtilen kadar net olmaktan epey uzak.

[ii] Ç.N. Sahiplik yerine erişim modeli (access over ownership) bu kadar basit ifadelerle, kiralamayla aynı minvalde tanımlanabilecek bir şey değil. Yazar bu konuda yüzeyin altına inmeyi becerememiş.

[iii] Ç.N. Yazarın çuvalladığı bir başka iddia. Müzik insanlık tarihinin çok ciddi bir kısmında ritüellerle icra edilen ve tüketilen, komünal bir aktivite olmuştur. Bu bağlamda mahremiyet, ancak 20. yüzyılla birlikte müzik tüketiminde baskın bir kavram hâline gelebilmiştir.

[iv] Ç.N. Streaming’i tanımlayan “music like water”, “su gibi müzik” benzetmesine verilen bir referans.

[v] Ç.N. Konuyla ilgili bir tartışma için bakınız: Müzik neden bu kadar güçlü?


* Bu yazı Onur Sesigür tarafından Jayson Greene’in Pitchfork’ta yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.