Şarkıların ruhundan anlayan adam: Joe Cocker

7   +   4   =  

Mavi şeytanların havarisi, ruh dolu cover’ların afili delikanlısı Joe Cocker’ı kaybettik.

Cocker’ın ismini ilk duyduğumda 15-16 yaşlarındaydım. Odamda fütursuzca gitar çalarken, ergenliğin ses tellerine bir anda vurduğu sille sağ olsun, kabul edilebilir sınırlarının dışına çıkan bet sesimle bağıra bağıra o dönem çok etkilendiğim Pearl Jam şarkılarını, Eddie Vedder gibi söylemeye çalışıyordum. Bir vesile oldu, o zaman pek terk etmediğim odamdan dışarı çıktım. Salonun önünden geçerken içeride oturan annem ve babamdan, bıyıkaltı bir nida yükseldi: “N’apıyorsun Jr. Joe Cocker?”. “Kim?” dedim, gülümsediler. Şimdi anlıyorum ki sesim hakkında pek iyimsermişler.

O dönem çok ilgilenmemiştim, sonraları sırasıyla eski zamanların rock’n roll’una, blues’a ve soul’a ilgi duydukça başkalarının şarkılarını belki onlardan daha yürekli söyleyen, sahneyi ruhuyla ve gençliğinde favorileriyle dolduran bu adamı tanıdım ve çok sevdim. Hatta “Vedder, Cocker’ı taklit ediyor be!” diye o sıralardaki favori müzik grubumdan bir anda vazgeçecek kadar etkilendim. Eskiden de iyi müzik yapıldığını o sıralar fark ettim.

Cocker’ın ardından yazmadan önce annemin ve babamın da yorumlarını almak istedim. Nihayetinde, 60’ların ve 70’lerin çocuklarıydılar, Joe Cocker’ı tanımama da vesile olmuşlardı. Aradım, sordum: “Joe Cocker ile ilgili aklınızda ne kaldı?”

Babam “Woodstock” dedi. Cocker’ın “With A Little Help From My Friends” isimli The Beatles şarkısını yorumladığı 1969 Woodstock performansından bahsediyordu. O dönemin Woodstock albümlerini ne yapıp edip, bir yerlerden buluyormuş. O çabaların ürünü birkaç çekme kaset de bana yadigâr.

1968’de Denny Cordell prodüktörlüğünde, gitarları Jimmy Page tarafından çalınan şarkı Regal Zenophone’dan single olarak çıktı. Basımından ve bir sene sonraki efsanevi performansla geniş bir dinleyici kitlesinin takdirini toplamadan önce, şarkının biyolojik babalarından Sir Paul McCartney’nin beğenisine sunuldu. Cocker’ın ölümü üzerine, şarkıyı ilk dinlediği zaman hissettikleri hakkında Daily Mail’a yaptığı yorumda McCartney, şarkının bir soul marşına dönüştürüldüğünü ve bu nedenle Cocker’a sonsuza dek minnettar olacağını söyledi.

Bu noktada, Joe Cocker’ın şarkı yorumlama biçimini, etrafımızda amatör düzeyde epeyce bulunan bar gruplarının yaptığı cover’lardan belki bir parça ayırmak gerek. 4/4 (dört dörtlük) bir ölçü yapısına sahip, tempolu bir “four-on-the-floor” pop-rock şarkısını, sakin ve rahatlatıcı sağa sola sallanmalara neden olan 6/8 (altı sekizlik) bir soul canavarına dönüştürmek, üstelik bunu şarkının akort gelişimini, trafiğini ve enstrümantasyonunu neredeyse yeni bir şarkı oluşturacak kadar kendi zihninin filtresinden geçirerek yapmak, şöyle bir bakınca olağanüstü bir müzik-akıl-ruh hamlesi gibi görünüyor.

Annemin en çok aklında kalansa Cocker’ın bir başka müthiş yorumuydu: “Unchain My Heart”

Bobby Sharp tarafından yazılan, ilk kez Ray Charles tarafından 1961 yılında kaydedilen ve Cocker’ın da yardımıyla bir RnB standardı (RnB deyince aklınıza Beyoncé falan gelmiyor, değil mi?) haline gelen şarkı, Teddy Powell tarafından o dönem uyuşturucu bağımlısı olan Sharp’tan 50$’a satın alındı. Sharp’ın çeşitli hukuki mücadelelerle şarkının telif haklarını geri kazandığı 1987’de, Joe Cocker şarkıyla aynı ismi taşıyan 11. stüdyo albümünü piyasaya sürdü. 1988 Grammy ödüllerinde Unchain My Heart albümü, Cocker’a ikinci adaylığını kazandırdı. Kariyeri boyunca Grammy’lere toplam beş kez aday gösterilen Joe Cocker, tek ödülünü, ilk adaylığı olan 1983 Grammy ödüllerinde, An Officer and A Gentleman (Taylor Hackford,1982) isimli filmde kullanılan Jennifer Warnes düeti “Up Where We Belong” ile kazandı. Yalnızca Grammy’lerle yetinmeyen şarkı Oscar, Golden Globe ve Bafta ödüllerini de Cocker’ın hanesine yazdırdı.

43 yıllık müzik hayatına 22 albüm sığdıran Joe Cocker, can acıtacak kadar köşeli ve kanlı sesiyle blues ve soul’un nadir beyaz babalarından biri olarak hatırlanacak. Yaşamı boyunca layık görülmediği Rock and Roll Hall of Fame’de belki ölümünden sonra yerini alacak, arkasından bunun gibi methiyeler düzülecek. Belki 27’sinde ölenler kulübünün genç ikonları kadar dillerde dolaşmayacak veya yüzü tişörtlere basılmayacak. Belki gerçek “cover”ın değerini bilmeden, yazdığı şarkıların azlığından dem vuranlar da olacak, ama tavrı, sesi, yorumun pek çok şeyde olduğu gibi müzikte de bazen her şey olabileceğini kanıtlaması, en çok da gençliğinin müziğini bizim zamanımıza kadar taşıyabilmesi onu bir efsane olarak hatırlamak için yeterli olmalı.