“Sana İnanmıyorum Ama Yerçekimi Var”

9   +   8   =  

Yılın en çok konuşulan filmlerinden Sana İnanmıyorum Ama Yerçekimi Var, 37. İstanbul Film Festivali’nde aldığı “En İyi Kısa Film” ödülü başta olmak üzere yıl içinde birçok ödül kazandı. Ses kullanımı, atmosfer yaratımı ve konusu ile oldukça sarsıcı bir kısa film olduğunu söyleyebilirim. Dilek Aydın’ın bomontiada’da organize ettiği “ALT Kısalar” başlıklı kısa film gösterimleri kapsamında izlediğim filmin yönetmeni Umut Subaşı ile Kadıköy’de sohbet ettik.

Klasik sorularla başlayan röportajları okumayı sevmiyorum, o yüzden filmi izler izlemez aklıma gelen sorulardan biriyle başlamak isterim. İntiharı düşündünüz mü?

İntihar üzerine düşündüm. Yaşam, yaşamdan vazgeçme ve ölüm üzerine de düşündüm. Öte yandan filmin gidenlerden çok kalanlarla ilgili olduğu kanısındayım.

İntihar bireysel bir eylem midir, yoksa toplumsal bir dayatma mı? Özellikle filmde bahsi geçen yazarlardan Camus’nün rastlantısal bir seçim olmadığı kanısındayım. Aklıma intihar, varoluş, hayatın anlamı, özgür irade, absürt gibi kavramlar geliyor. İntihar bir başkaldırı mı, yoksa yenilgi mi? Bir de meşhur 27 yaş intiharı var…

Toplumsal dayatma olarak sınırlamak yanlış olur. Birçok farklı etmenin etkisi olabilir. Durkheim bu konuyla ilgili önemli bir kaynak. Camus de filme çalışırken tekrar okuduğum yazarlardan biri ve filmde bir kitabı vasıtasıyla bahsinin geçmesi elbette tesadüf değil. Fakat esas olarak kitabın isminin doğrudan filmin genel temasına referans vermesi açısından önemli.

27 yaş olayının üzerinde bu kadar durulmasının sebebi sanırım konunun bilinmezliği ve magazinsel anlamda ilgi çekiciliği. Bir ilahlaşma durumu da gerçekleşiyor tabii.

Sana İnanmıyorum Ama Yerçekimi Var (Umut Subaşı, 2018)

Sana İnanmıyorum Ama Yerçekimi Var (Umut Subaşı, 2018)

Filmi izlerken aklıma Yedinci Kıta (Michael Haneke, 1993), bir de Genç Werther ve Anna Karenina’nın intiharları geldi. Sub Basın Yayım’dan çıkan İntihar ve Ruhun Ölümsüzlüğü Üzerine (Çev: Burcu Denizci) adlı David Hume seçkisinde şöyle bir ifade yer alıyor: Eğer intihar bir suç sayılırsa, yalnızca korkaklık bizi buna zorlayabilir. Eğer suç değilse, hem ihtiyat hem cesaret, bir yük hâline geldiğinde varlığımızdan bizzat kurtulmamızı sağlamalıdır. O halde topluma faydalı olabilmemizin tek yolu, taklit edildiğinde, insanın hayatta mutlu olma şansını koruyacak ve her türlü sefalet tehlikesinden kurtaracak bir örnek oluşturmaktır.” İntihar eden kişiyi suçlayabilir miyiz? Sizce intihar bir suç mu? Ayıplanacak bir şey mi? Cesaret mi, korkaklık mı?

İnsana dair kavramları kalıplarla sorgulamanın yanlış olduğu düşünüyorum. Ayıplanacak bir şey ya da suç değil benim için. İnsan hayata gelmeyi seçemiyor, ama buna son verme kararını alma hakkı olduğunu düşünüyorum.

Tam bu noktada filme giriş yapmak istiyorum. Öncellikle giden karakterin adını kimse bilmiyor ve emin değil, ama herkesin net yargıları var. Burada aklımıza Freud’un tekinsiz (unheimlich) kavramı geliyor. Bu karakter komşuları tarafından tanınıyor, ama bir yandan da adı dahi bilinmiyor. Kalanların gözündeki gibi mi hatırlanacak giden karakter?

Apartman sakinlerinin gözünden bakarsak bizim için tam bir muamma var ortada. Kulaktan dolma bilgiler, varsayımlar… Onlar için geriye pek bir şey kalmayacak gibi, yeni gün, aynı gün, devam edecek her şey.

Filmde Don Kişot, Dönüşüm ve Düşüş eserlerinin bahsi geçiyor. Giden karakter gerçekleri kabullenmekte mi zorlandı?

Eminim sizin de yakın zamanda bazı arkadaşlarınız yurtdışına taşınmıştır ya da bunu ciddi şekilde düşünüyordur. İsmi muamma karakterimizin, filmdeki gibi olmasa da Berlin ya da Londra’ya taşındığı için apartmandan ayrıldığını düşünelim. Ardından çok farklı şeyler yaşanmazdı bana kalırsa. O karakterle ilgili ben de sizden fazlasını bilmiyorum.

Peki, geride kalanlara bakalım. Filmin ismiyle beraber düşününce adeta dünyaya bir serzeniş mevcut. Filmde asansör tamir edilmediği takdirde birinin düşeceğine dair bir çekince dile geliyor. Oysa biri zaten düşmüş, ama geride kalanlar için bu basit bir problem gibi görülüyor. Geride kalanlar için birinin gitmesi asansörün bozulmasından farksız mı, yoksa duyarsızlığı mı tercih ediyorlar?

Bilinçli bir şekilde duyarsızlığı tercih etmiyorlar, yadırganmayan, şuursuzca yerleşmiş bir davranış hâli var. Asansör arızası, olayın unutulması için yeterli bir yeni konu. İhtimalinden korktukları şeyin daha fecisi başlarına gelmiş, ama iki dakika sonra bunu unutacaklar.

Sana İnanmıyorum Ama Yerçekimi Var (Umut Subaşı, 2018)

Sana İnanmıyorum Ama Yerçekimi Var (Umut Subaşı, 2018)

Apartman sakinleri, toplumun bir çeşit tezahürü gibi seçilmiş. Sartre Sartre’ı Anlatıyor kitabında geçen “Gerçek bir toplumsal uzlaşmanın yerleşebilmesi için, bir insanın komşusu için tümüyle varolması, onun da o insan için aynı şekilde varolması gerekiyor,” ibaresinin filmle doğrudan ilgili olduğu kanısındayım. Giden, kalanların hayatında gerçekten var oldu mu?

Apartman sakinleri, 2010’lar Türkiye’siyle ilgili bazı düşüncelerimi ifade ediyor elbette. Komşuluk ve birlikte yaşama kültürü, bu düşünceleri ifade edebilmek için elverişli araçlardı.

Giden, kalanların hayatında gerçekten var oldu, ama onlar böyle değilmiş gibi davranmaya çalışıyor, ya da gerçekten unutuyor, yok sayıyorlar. Film biraz da bu toplumsal şuursuzlukla ilgili.

Apartman sakinleri gidenin ardından süreci normalleştiriyor. Bu garip duruma uyum sağlama ve onu normalleştirme biçimi, aklıma Dogville’i (Lars von Trier, 2003) de getiriyor. Giden uyumsuz olduğu için mi iletişim kuramadı, yoksa masadaki herhangi bir birey de gitse, kalanlar aynı şekilde hiçbir fikre sahip olmayacak mıydı?

Bu normalleştirme, yok sayma, unutma eylemlerinin fena hâlde benimsendiği görüşündeyim. Sanırım devamlı travmatik olayların gerçekleştiği bir ülkede yaşamak, toplum için en acı vakanın bile sıradanlaşmasını sağladı. Yadırgamadan serinkanlı bir şekilde günlük hayatı sürdürür hâle geldik.

Masadakilerden biri ölse durum tam olarak böyle olmazdı. Gidenle kalanlar arasında bir iletişim problemi olduğu doğru, ama birbirini “tanıyan” ve aynı masa etrafında buluşmuş insanların arasında daha ciddi bir iletişim problemi olduğunu düşünüyorum. Birbirleriyle konuşmaları iletişim kurdukları anlamına gelmiyor.

Filmin sonundaki sahnede kalanlar, ortak bir ritim ve nihai bir uzlaşıya varıyor. Sürprizi bozmak istemem, adeta postmodern bir cenaze töreni olduğunu söylemekle yetineyim. Siz o apartmanda yaşasaydınız nasıl bir tutum takınırdınız? Hayat devam ediyor der miydiniz, son sofrada yer alır mıydınız? Bir de neden “Toccata and Fugue in D minor” çalıyor?

Post-modern cenaze töreni tanımı güzelmiş. Ben de hayatıma kaldığım yerden devam ederdim muhtemelen. O sofraya davet edilmezdim sanırım. “Toccata and Fugue in D minor” çok fazla filmde kullanılmış, ama vampir, şato filmleri geliyordu ilk başta aklıma. Eserin karanlık bir hissi olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de sık sık cenaze marşıyla da karıştırılıyor. Filmin tonunu düşününce, böyle duygusu olan bir müziğin icra edilmesi benim için çok cazip bir uyum.

Sana İnanmıyorum Ama Yerçekimi Var (Umut Subaşı, 2018)

Sana İnanmıyorum Ama Yerçekimi Var (Umut Subaşı, 2018)

Film oldukça tekinsiz bir yerde bitiyor. Mezarlıkta görseydik ne derdi apartman sakinleri?

Tekinsizlik hissi bırakmasına sevindim. Cenaze töreninde “iyi bilirdik” derlerdi, arabayla eve dönerken filmdekine benzer şeyler konuşulurdu.

Geride kalanlara dönmek gerekirse, filmde çoğunluğun “başı eğik”. Bunun sebebi nedir?

Ben bu soruyu yanıtlamamayı tercih ediyorum. Filmde diğer birçok şey için olduğu gibi, burada da seyirciye bırakılmış bir alan var. Bütün çizgilerin kalın ve net çekildiği filmler yerine, düşünmeye, yorumlamaya, farklı görüşlere imkân tanıyan filmleri yeğliyorum. Genel olarak sinemaya, daha doğrusu sanata bakış açım da bu yönde. Dolayısıyla yönetmen olarak bu film benim için bitti, seyirci için başladı ve umarım izledikten sonra da devam edecek.

Filmden çıkınca ilk hissettiğim baskın duygular mahcubiyet ve özür oldu. Filmde anlatılanlar ışığında hiç tanımadığımız birini dinliyoruz, esasında onu hiç görmüyoruz, bize anlatılıyor. Ona yakın birinin tanıklığı yok. Filmi bu açıdan değerli görüyorum, son yıllarda estetize ve romantize edilen yalnız olma hâli de eleştiriliyor. Bu karakter yalnızdı diye tahmin ediyorum, çünkü masada onu tanıyan biri yok. Gerçekten yalnızlıktan dolayı bu karara varmış olabilir mi?

Olabilir, daha önce söylediğim gibi ben de sizin kadar tanıyorum onu. Yalnızlığın romantize edilmesi, pazarlanabilir bir metaya dönüştürülmesiyle alakalı sanırım. Yalnızlık ne aşağılanacak ne de kutsanacak bir kavram bence. Yalnızca kaçamayacağın mutlak bir şey.

Belki de en başta sorulması gereken soruyu şimdi sormak istedim. Bu fikir nasıl oluştu? Nasıl bir süreçti film yapım süreci? Nereden ilham aldınız?

Aynı apartmanda yaşayan insanların, farklı gibi görünen, ama epey aynı hayatlarını anlatma düşüncesi üzerinden çıktı. Senaryo yapısı bu fikir üzerine kurulduktan sonra yazarken gelişti her şey. Başka bir senaryo üzerine çalışıyordum, bitirmiştim hatta neredeyse. Bu fikir ortaya çıkınca onu bıraktım. Filmi çektikten çok sonra, bambaşka senaryolar olmasına rağmen aynı şeyi anlatmaya çalıştığımı fark ettim.

Ön yapım süreci hayli zordu. 10 ayrı ev ve ağırlıkları hemen hemen aynı 18 karakteri oynayacak oyuncuları istediğim gibi bir araya getirmek için epey uğraştık. O süreçte iyi çalıştıktan sonra yapım süreci oldukça rahat geçti diyebilirim.

Günlük hayatın kendisi en önemli ilham kaynağıydı bu film için. Geçenlerde bir festivalin ödül törenindeydik. Özen gösterilmiş, yemekli bir tören düzenlemişler. Beyaz örtülü güzel masalara oturduk. Çatallar bıçaklar yerli yerinde. Sahneye bir yaylı triosu çıktı, klasik batı müziği eserleri çalmaya başladı. Sonra masaya sepet içinde ekmekler geldi, poşetlenmiş yuvarlak ekmekler. Poşet ekmek ve yaylı triosu birlikteliği Le livre d’image (Jean-Luc Godard, 2018) kadar iyi bir ilham kaynağı benim için.