Samuel Beckett: Bitmez tükenmez iç seslerin dile gelmesi

Samuel Beckett, Godot’yu Beklerken oyununun provasında. New York, 1964. Fotoğraf: Bruce Davidson, Magnum Photos.

Samuel Beckett, Alan Schneider’a 1957’de gönderdiği bir mektupta şöyle yazmıştı: “Eserlerim mümkün mertebe etraflıca tasarladığım temel seslere dayanıyor (şaka yapmıyorum), başka hiçbir şey için de sorumluluk kabul etmiyorum. Bu sesler insanların başını ağrıtıyorsa, bırak ağrıtsın. Aspirinlerini de bir zahmet getirsinler.”

Bu vecize, Beckett’in yarattığı dünyalardaki sözcüklerden çıkan sesler ve müzik kullanımıyla ilgili bir dolu eleştirel okumanın ortaya çıkmasına aracı oldu. Öte yandan Beckett’in eserlerindeki en yaygın ses hiç şüphesiz karakterlerin mırıldanmaları, fısıltıları, bir de kafalarının içindeki gizemli uğultular. Adlandırılamayan’daki (1953) anlatıcının sözlerine başvurursak Beckett’in karanlık evrenleri “tümüyle bir ses konusu, başka hiç bir benzetme uygun düşmez.”[i] O halde sormamız gereken soru şu: Beckett’in yapıtlarındaki sesler ne ölçüde benzetmelerden ibaret?

Beckett’in (yabancı, bağımsız, fark edilebilir bir kaynaktan gelmeyen, agresif ya da buyurgan içeriklerle dolu) seslerinin nitelikleri işitsel-sözel halüsinasyonların (dışarıdan uyaran gelmediği halde sesler duymak) fenomenolojisinde karşılık buluyor, kimi zaman onunla tamı tamına eşleşiyor.

Onun çalışmalarındaki “şizoid seslerden” ilk defa bahseden psikolog Louis Sass ve filozof Gilles Deleuze’den Beckett ve Beyin Bilimi projesine dek Beckett’in karakterlerinin çarpık algılarıyla psikiyatrik bozukluklar arasındaki benzerliklere işaret eden çok eleştirmen oldu. Patolojik çerçeveden yapılan bu okumalar tersine dönmese de günümüzün bilişsel araştırmalardan faydalanan, patolojik olmayan yaklaşımlarla tamamlanabilir.

İşin aslı bilişsel bilim ve diğer alanların en güncel araştırmalarına göre gaipten sesler duymak sandığımızdan daha yaygın, psikiyatrik tanı konmamış insanlarda dahi görülebiliyor. Bu ortak özelliğin önemli unsurlarından biri vesveseli iç sesimiz.

İnsanlar olarak Hollandalı nörobiyolog Bernard J. Baars’ın hatırlattığı gibi “çenesi düşük bir türüz” ve “kendi kendimize konuşma dürtümüz fevkalade cezbedici.” Beckett’in seslerini içsel tiratlarımızın, içeride kurup durduğumuz diyalogların kurgusal tercümesi olarak yorumlayabilir miyiz? İç sesi durdurmak, ondan kaçmak zor, özellikle de Molloy’daki (1951) gibi sesler söz konusuysa: “[bu] diğer sesler gibi dilediğinizde dinlediğiniz, kimi zaman giderek ya da kulaklarınızı tıkayarak susturabileceğiniz bir ses değil, siz nasıl ya da niye olduğunu bilmezken kafanızın içinde hışırdayan bir ses. Kulaklarınızda değil kafanızla duyduğunuz, durduramadığınız, istediğinde kendi kendini durduran bir ses.”

Psikologlar ve bilişsel bilimciler de hâlâ Molloy gibi iç sesin rolünü ve tarzını anlamakta zorlanıyor. Kesin olan şu ki o çoğumuz için Adlandırılamayan’ın anlatıcısının dediği gibi “asla susmayacak bir ses”. Bu yüzden iç sesi daha iyi anlamak, Beckett’in seslerinin yorumlanması için kullanılan patolojik çerçeveyi yeniden değerlendirmemize de yardımcı olabilir. Beckett’in iç seslerin yayılmacılığını keşfetmesi ve kurmaca dünyalara aktarması aynı zamanda iç ses aracılığıyla kendi kendimizle girdiğimiz diyalog ve edebi karakterlerin yaratılması ya da alımlanması arasındaki ilişkiye, hatta iç sesle benlik anlayışımızın anlatısal inşasının sıkı sıkıya bağlı olduğuna işaret ederek araştırma alanını genişletebilir.

Ohio Doğaçlaması’nı (1981) ele alalım. Sahne için yazılmış bu eserde birer okuyucu ve dinleyici mevcut, okuyucu dinleyicinin hikâyesini dinleyiciye anlatıyor. Buna iç sesle ilgili yeni araştırmaların merceğinden bakarsak, içimizde eşzamanlı gerçekleşen anlatısal ve algısal faaliyetlerin usta işi bir icrası gibi görünüyor. Kendimize kendimizi anlattığımız bu içsel ilişki, edebi eserleri okurken karakterleri içimizden seslendirmemiz gibi çoklu imgesel bakış açılarının ortaya çıkmasına izin verecek şekilde is sesimizi kullanma kapasitemize dayanıyor.

Eğer iç ses halüsinasyon benzeri olguların hammaddesiyse, aynı zamanda hayal motorunun merkezinde, Beckett’in metinleri gibi öznelliğimizin erişilmez karanlığında bize samimiyetle Eşlik (1980) eden birini bulma ihtiyacımızı karşılıyor.


*Bu yazı, Can Koçak tarafından Marco Bernini’nin The Guardian’da yayımlanan yazısından çevrilmiştir.


[i] Çev: Nail Bezel (Ara Yayıncılık, 1992)

Muhabbetimiz daim olsun...

BENZER YAZILAR
Total
1
Share