Sally Rooney’nin güzel mecrası, neredesin sen?

Karakterinin düşüncesini aktarmak isteyen bir yazar için yazılı metnin görsel metne kıyasla ilk bakışta bariz bir avantajı var. “Denize girmeyi düşünüyordu,” yazarsanız, karakterinizin denize girmeyi düşündüğünü hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde aktarırsınız. Öte yandan bu düşünceyi görsellerle aktarmak için karakteri yüzmeyle bağdaştırılan bir nesneye (palet, şnorkel, mayo, denizin kendisi vs.) bakarken göstermek, flashback benzeri bir geçişle denize girdiği ve mutlu olduğu sahnelere gidip gelmek ya da karaktere direkt “Denize girmeyi düşünüyorum,” dedirtmek gibi yollara başvurmanız gerek.

Sally Rooney, kendisini dünya çapında üne kavuşturan romanı Normal People’ı[i] diziye uyarlarken[ii] de benzer düşünmüş olacak ki kitapta üçüncü tekil anlatıcının dilinden yazılan pek çok kuvvetli ifadeyi dizi için diyaloglara yedirmişti. Buna karakterlerin kitapta dillendirmedikleri bazı düşünceleri de dahildi. Bu da aslında düşündüğünü daha doğrudan söyleyen karakterlerle karşılaşmamızı sağlıyordu. Buna rağmen sette pek çok sahnenin daha az diyalogla ya da diyalogsuz daha kuvvetli olduğu fark edilmiş, böylelikle dizinin replikleri azalmış, duygusal gücü artmıştı. Sonuçta iki ayrı mecraya özgü iki ayrı yapı kurulmuştu.

Rooney’nin yeni kitabı Beautiful World, Where Are You?[iii] iki kadının hayatı ve birbirlerine yazdıkları e-postalar üzerinden ilerliyor. Yazar Alice ve editör Eileen eski arkadaşlar, birinin hayatına Felix adlı bir depo işçisi girerken diğeri çocukluk arkadaşı Simon’la tekrar görüşmeye başlıyor. Tek sayılı bölümlerde sırayla Alice ve Eileen’in hayatlarını, çift sayılı bölümlerde ise bir önceki bölümün başkarakterinin ağzından arkadaşına yazılmış e-postaları takip ediyoruz. Tıpkı Normal People’ın iki ayrı metni için olduğu gibi Beautiful World, Where Are You?’nun e-postalı bölümleri için de mecra üzerinden yürütülebilecek bir tartışma var. Öyle ki, özellikle Alice’in otobiyografik kabul edebileceğimiz pek çok özelliği, okurun bu e-postalardaki bazı ifadelerin yayımlandığı mecraya şüpheyle yaklaşmasına sebep oluyor. En azından bu satırları yazan okur için öyle oldu.

Bu e-postalar boyunca iki karakterin ağzından da dünyanın gidişatına, toplumsal sınıflara, güvencelere ve güvencesizliğe, Y kuşağına vaat edilenlerle gerçekliklerin arasındaki çelişkilere dair yorumlar yapıldığını görüyoruz. Bu yorumların çoğu oldukça başarılı, özellikle ilk e-postada yer alan, Dublin’in şehir planlamasının kentteki yaşayışı nasıl etkilediğine dair okuma çok güçlü. Ayrıca dünya yıkılırken aşkla, ilişkilerle ilgilenmenin ya da ünlü olmanın ne anlama gelebileceğine dair şahsen yüzde yüz katılmadığım, ama karşıt görüşümü bu kadar net ve ikna edici argümanlarla dillendirmekte zorlanacağım kafa yorma biçimleri de mevcut. Öte yandan başta ve sondaki hitaplar, bir de karakterlerin özel hayatlarına dair bazı ayrıntılar değişse, bu e-postaların Sally Rooney’nin imzasıyla örneğin The New Yorker’da yayımlanacak birer makaleden nasıl ayrıştığına dair ciddi soru işaretleri var. Nitekim bir üst paragrafta çıtlattığımız gibi Rooney’nin kendi kimliği de bu iddiayı güçlendiriyor.

Normal People’ın diziye uyarlanmasıyla bir anda ünlenen, ancak saklamadığı solculuğu nedeniyle (belki de yüzünden demek daha doğru) bu ünlülüğün “tadını çıkaramayan”, hatta bundan büyük bir huzursuzluk duyduğu her hâlinden belli olan Rooney’nin yaşadığı bu bilişsel uyumsuzluğu adlandırmak için, “oynamak dahi istemediği oyunu kazanmak” gibi ifadelere başvuruluyor. Yeni kitabının iki ana karakterinden biri olan Alice de istemediği bir ünle boğuşuyor. Ufak bir ev partisinde açılan Wikipedia sayfasından farklı dillere çevrilen kitaplarının yurtdışındaki tanıtımlarına dek tanınırlığın (ya da kolayca tanınabilirliğin) farklı yönlerini yaşadığına şahit olduğumuz Alice, ona hâlâ büyük bir şaşkınlık veren bu durumla nasıl baş etmesi gerektiğini bir türlü kestiremiyor. Nitekim diğer karakterlerin diyalogları aracılığıyla bir süreliğine psikiyatri kliniğine yattığını da öğreniyoruz. Ondan yeni ve eskisinden de iyi bir roman yazması bekleniyor, o da Rooney’ye atfedilen duruşu bir adım ileriye götürerek “kazanmak istemediği oyunu bozan” bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.

“Y kuşağının ilk büyük romancısı” addedilen Rooney’nin yeni romanı için bulduğu ad da tam olarak Y kuşağıyla özdeşleştirilen bir ikileme işaret ediyor. Hikâyeyi hatırlayalım: Bize güzel bir dünya vaat edilmişti, özel olacağımız söylenmişti. Yıllar geçtikçe bazılarımız özel olmadığıyla yüzleşmek zorunda kaldı[iv], kulağına hâlâ özel olduğu fısıldananlarımız ise özel olmak ya da olmamak meselesinin ötesinde, elde kalan dünyanın bahsedildiği kadar matah bir yer olmadığını fark etti. En azından Beautiful World, Where Are You? aracılığıyla Rooney’nin bize aksettirmek istediği mesaj bu. Nitekim yazarın kendi sınıfsal konumunu reddetmeden dünyanın ahvaline dair düşünmesinin takdire şayan, dünyayı sevmeye devam etmek için bulduğu gerekçelerin ise ikna edici olduğunu söylemek mümkün. Yine de tüm bu fikirler hikâyeye döküldüğünde karakterler, “Normal People’ın yazarı” unvanından kurtulmaya çalışan yazarın gölgesinden kurtulamamış gibi görünüyor. Önceki kitaplarındaki karakterlerinin başına ne getirirse getirsin, onlara duyduğu şefkati elden bırakmadığı her zaman belliyken, Rooney’nin yeni romanında sevilebilir karakter bulmak zor. Özellikle kendisinin izdüşümü sayılabilecek Alice’e[v] karşı acımasızlığı dikkat çekici. Tabii otobiyografik unsurlar bu denli barizken bu acımasızlık cesurlukla da bağdaştırılabilir, ayrıca yazarın okura sevilebilir karakter borcu filan da yok, ancak Rooney’nin en çok ilgisini çeken karakteri dindar, yani hayat duruşu bakımından kendisine en uzak gibi görünen Simon iken (nitekim ona karşı benzer bir şefkatten söz etmek mümkün) kitapta en az görünenin de o olması, yazar kendi kimliğiyle hesaplaşırken hikâyeciliğin makaleciliğe dönüşmesine dair bir şeyler söylüyor.

Özetle Beautiful World, Where Are You?’nun bir roman olarak ne kadar iyi işlediğinden çok emin değilim, ama mecrasını arayan bir makaleler bütünü olarak kuvvetli bir metin olduğu kesin. Rooney karakterlerine bir kez daha en yüksek perdeden “Denize girmeyi düşünüyorum,” dedirtmiş, ama bu sefer sanki denizin olmadığı bir şehirden konuşuyorlar. Hâlbuki biz hâlâ “normal insanlarız”, aynı deniz (dünya) sevgisini direkt yazarın ağzından duymak da bizim için fazlasıyla yeterli.


[i] Kitap Türkçede Normal İnsanlar adıyla yayımlandı (Çeviri: Emrah Serdan, 2008, Can Yayınları).
[ii] Senaryoda Rooney’ye, Lady Macbeth’i (William Oldroyd, 2016) yazan, Succession’ın hikâye editörlüğünü yapan ödüllü oyun yazarı Alice Birch eşlik etti.
[iii] Daha iyi bir çevirmen daha iyi çevirene dek “Güzel Dünya, Neredesin Sen?”.
[iv] Ya da yüzleşemedi ve bunu Twitter’daki hezeyanları aracılığıyla bizimle paylaşıyor.
[v] Alice-Rooney kadar kolayca kurulabilecek bir diğer bağlantı, karakterin adıyla Normal People dizisinin ortak yazarı Birch’e gönderilen selam.

Muhabbetimiz daim olsun...

BENZER YAZILAR
sayın okur, bir maniniz yoksa sizi de bekliyoruz. vesaire’nin eski ve yeni yazılarından itinayla derlediğimiz tematik bültenleri her pazar sabahı okumak için şimdi abone olunuz: ve'posta.
KAYDOL
Total
0
Share