Ringo Starr’a synth çalmayı öğreten adam: Peter Zinovieff

2   +   5   =  

“Bir ses düşünün – ve şimdi onu yaratın.” Britanyalı Electronic Music Studios (EMS) isimli şirket, 1960’larda bu sloganla synthesizer’ları (synth) kitlelere sundu. Bu slogan şirketin kurucularından Peter Zinovieff’in kendi müziği için de bir mantra oldu. “Kafamın içinde çok fazla ses var ve eğer bu sesler dışarı çıkabiliyor olsaydı gerçekten harika olurdu” diyor. “Uykuya dalarken ses üretmenin yeni yollarını düşünüyorum. Ardından bir sonraki günü bilgisayarı bulanık düşüncelerime itaat etmeye zorlayarak geçiriyorum.”

Şimdi 82 yaşında olan Zinovieff, neredeyse 60 yıldır bilgisayarların kendine boyun eğmesi için çalışıyor. Aslına bakarsanız, dünyadaki ilk kişisel bilgisayara sahip olduğunu iddia ediyor. The Beatles, Pink Floyd, David Bowie ve Kraftwerk’e müziklerini parlatmak için EMS synth’lerini kullanmayı öğretmesi de cabası.

Dünya turlarıyla geçen bir hayat boyunca biriktirilen incik boncukların arasında, iMac’lerin parıldadığı Cambridge’deki ev stüdyosunda buluştuk. Yan odada dördüncü eşi Jenny, montajı yapılan yeni mutfaklarının başında duruyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Rus dedesi ve babaannesi tarafından yetiştirilen Zinovieff, babaannesiyle “gürüldeyen piyano düetleri” çaldığını ve ev yapımı radyo setlerine olan hayranlığını hatırlıyor. “Gomalakanın[i] kokusunu hala hatırlıyorum. Kablolamaya gelince korkusuzdum – ve müziğe.”

Oxford Üniversitesi’nde sonik deneylere merak saldı. “Taşlarla, sopalarla, tenekelerle ve diğer şeylerle oraya buraya vururduk, enstrümanlarımıza da.” Fakat jeoloji üzerine yoğunlaştı, Cuillinler’deki uyuyan volkanları haritaladı, Kıbrıs’ı inceledi ve Pakistan’a “su bulmaya” gitti.

Yirmili yaşlarının ortalarında, Zinovieff’un iş teklifleri aldığı, Falkland Adaları, Gürcistan, Alberta gibi kuytu jeolojik çalışma alanlarına dikilmekten pek de hoşlanmayan ilk eşi Victoria’ya aşık oldu. Böylece elektronik müzik hayatına yöneldi. Tavanda anlam ararken, “Sanırım gecenin köründe verdiğim bir karardı” diyor. “Çılgınca bir şeydi. O sıralarda elektronik müzik yapan yalnızca bir avuç insan vardı.”

Londra’daki evine eski bahriye ekipmanlarından, osilatörler ve amplifikatörlerden “bilmem kaç metre kablo kullanarak” karman çorman bir stüdyo kurdu, “Daha haşin olamazdım.” Sonrasında tüm o ekipmanı kontrol etmek için bir bilgisayar aldı. Bu bilgisayar, 4 kb hafızası olan, sabit sürücüsüz ve komutları delikli kağıt şeritlerle okuyarak algılayan bir PDP-8’di. O dönem 4.000 pound değerindeydi, şimdinin 100.000 pound’u. “Büyük bir aile kararıydı,” diye hatırlıyor Zinovieff. “Utana sıkıla gittim. Kayınpederim eşime turkuaz ve incilerle süslü garip bir taç vermişti. Tam bilgisayarın parasına satabildik. Eşim o tacı hiç özlemedi. Bu hikaye sıklıkla aleyhime kullanılır, ama yapmaya değer bir şeydi.”

“Bu bilgisayar inanılmaz derecede kullanışsız ve ilkeldi, ama kesinlikle ileriye doğru bir hamleydi. O her istediğimi yapana kadar günlerimi harcadım ve bazen de geceleri karşısında kıvrılıp uyudum.” Benzer bilgisayarlar daha önce yalnızca fabrikalar, üniversiteler ve laboratuvarlarda bulunurdu. “Benimki hususi bir evdeki ilkti. Kişisel olarak herkesten daha uzun süredir bir bilgisayar sahibiyim – muhteşem!” Sonraları 32 kb’lik bir sabit sürücü satın aldı ki içine bu makaleyi bile sığdıramazsınız, “Aldığımızda dedik ki, bunu asla dolduramayız.”

Zinovieff’in bu erken dönem kompozisyonları, Electronic Calendar isimli yeni bir duble albümde karşımıza çıkıyor. Albümün, gürültünün bir tipi gibi kırbaçladığı ve melodilerin çılgınca oynadığı, yelken açmış, vira vermiş bir tınısı vardı. Bir kısmı hakkında şu an düşünceleri biraz karışık. “Yarın daha iyisini yapacaktım, o yüzden bugün yaptıklarımı saklamakla ilgilenmiyordum. Bir çok şey tesadüfiydi.” Tarantella isimli parça için, tamamen rastgele, aritmik notalar kullanmak istedi ancak bilgisayar motiflerde takılı kalıyordu. Buna ulaşmak için ışıklı saatinin yaydığı radyasyonu bir Geiger sayacıyla ölçtü ve çıkan sesi kullanarak gerçek rastlantısallığı üretti.

Peter_Zinovieff

Filizlenen stüdyosuna kaynak sağlayabilmek için EMS’i kurdu ve aralarında çok satan VCS3’nin de bulunduğu taşınabilir, zarif synth’ler tasarlamaya başladı. “Ringo Starr’a nasıl kullanılacağını öğretirken iyi zaman geçirmiştim. Hampstead’deki evine giderdim. Pek iyi sayılmazdı. Ama tabi ben de pek iyi değildim.” Beatles’ın yayınlanmamış son bir kaç eserinden biri olan Carnival of Light’ta Paul McCartney’le de çalıştı. “Onunla bu konuda bir görüşmek isterdim” diyor, “Ama dehşet içerisindeyim – Tanrı’yla nasıl görüşürsünüz?”

Stüdyonun bir diğer tanrısal konuğu da Karlheinz Stockhausen’dı. “Son derece sert ve Alman’dı. Onu çok sempatik bulmadım. Her şeyi biliyor gibiydi ama benim ekipmanım hakkında hiç bir şey bilmiyordu.”

Şirket (EMS) ekipmanlarını tanıtmak için konserler düzenlerdi. Zinovieff bana bu konserlerden birinin, sanki bir robot ırkının çikolata kağıdıymış gibi hışırdayan, seyirciler ses yapabilsinler diye folyo ile kaplanmış programını gösteriyor. İçinde, seyircileri “Sıkkınlık”, “Kaygı” ve “Katharsis” gibi başlıkları olan bölümlerde doğaçlama yapmaya teşvik eden üç boyutlu katlanmış bir tetrahedron var. Ve tabi bir de tuhaf Lütfen Bana Güzel bir Kompozisyon Bestele (Please Make Me a Beautiful Composition) isimli basit bir bilgisayar programı var. Zinovieff bilgisayara PMMABC harflerini girer ve bilgisayar da 24 saat boyunca rastgele tonlar çalıp, TIABC (This Is A Beautiful Composition/Bu Güzel Bir Kompozisyon) harflerini yazıcından çıkarırdı.

“Bilgisayar’ın bir hayli yaratıcı bir hale geleceğini düşünmüştüm. Ona ‘Sevgili bilgisayar, lirik ve hüzünlü bir şeyler istiyorum, 25 saniye sürsün. Düz yazdığım şeyi hatırlıyor musun, onu bir dene.’ gibi komutlar verip son derece orijinal bir müzik eseri besteletebilirdiniz. Şu an bile, bunun yakınından bile geçmiyoruz ancak bilgisayarların ulaşılabilir olmaya başladığı o zamanlarda, bilgisayar zekası kapsamında, insanlar geleceğin çok hızlı geleceğini düşünmüşlerdi. Hala orada olmamamız büyük bir utanç kaynağı.”

Zinovieff’in her şey mubah yaklaşımı başka yeniliklere de yol açtı. Dini bir takım kayıtları içeren kompozisyonlarını sıralarken “Sampling’in (örnekleme) mucidi olduğumu düşünüyorum.” diyor. Bir de kompozitör Harrison Birtwistle ile beraber Big Ben’in tepesine tırmanıp saatin sesini kaydedip kullandıkları “Chronometer”. “Hart” isimli başka bir parçası ise oğlunun Tristan ve Isolde okumasını ve yarış tazılarının sesini içeriyor. Britwistle’ın başka bir işi olan “The Mask of Orpheus” için bir libretto yazdı ve final sahnesinde kullanılmak üzere tamamen yeni bir dil yarattı. Tüm bunların kaynağı ne? “Muhteşem kafam!” diyor ve gülüyor. “Dışarı fışkıran ve evcilleştirilmeyi bekleyen muhteşem şeylerle dolu. Birçok insan diyor ki, ‘Bu kadarı da fazla.’ Ama ben hiç böyle hissetmedim – belki de Rus olduğum için. Ben bundan korkmuyorum.”

Öte yandan aklı, ticarete pek basmıyordu ve EMS 1970’lerde battı. Zinovieff sevgiyle inşa edilmiş stüdyosunu National Theatre’a verdi. Sonraları bir sel tarafından yok edildi. Sesi titriyor, “Berbattı, gerçekten korkunç.” diyor.

Zinovieff Skye açıklarında bir adaya taşındı, “çalışmalarının yiten yankılarında” elinde son kalan synthlerden birine bir yel değirmeniyle güç sağladı. Kişisel hayatı da aynı derecede huzursuzdu. “Bazı evliliklerim düzensizdi. Çok zordu. Aslında hepsinde farklı zorluklar vardı.”

1980’ler ve 90’larda, müziği hariç her şey üzerinde çalıştı: grafik tasarım, öğretmenlik, mucit Clive Sinclair ile beraber bir piyano örnekleme projesi. Ama 2011’de Zinovieff hayranı ve gürültü müzisyeni Russell Haswell’in verdiği bir işle tekrar kompozisyona döndü. Bu dönüş, 2012’de yazdığı “Good Morning Ludwig” de aralarında olmak üzere bir çok aktiviteyi başlatan etmen oldu. “Beethoven’a gittim ve sordum, ‘Günaydın Ludwig, çalışmaların üzerinden çeşitli denemeler yapmak istiyorum – ne yapmamı istersin?’ Bu konuşmayı yaptık.”

Bu çalışma 47 adet özel olarak yerleştirilmiş hoparlör ile sunulmasına rağmen, hep yenilikçi Zinovieff, hoparlörlerin eski moda olduğunu düşünüyor. “En büyük yüklerden biriler, öyle değil mi? Kağıttan bir huni oldukça ilkel bir şey ve biz hala yerine bir şey icat edemedik, inanılmaz.” Klavye ve fareyi de bir o kadar hor görüyor. “Joystick yok, bilgisayara ‘Hadi ama bilgisayar, ben bunu demek istemiştim’ diyebilmek yok. Ama EMS stüdyosunda hissedilebilecek ve dokunulabilecek bir çok şey vardı. Bir grup osilatöre bağladığım şahane bir vidyo kameram vardı. Kamerayı bir şeye doğrulturdun ve farklı bir ses çıkardı. Adı ‘Squeeze Me’ (Sıkıştır beni) olan bir klavyem vardı. Her tuş bir bilgisayar faresi gibiydi. Stüdyonun her yönünü kontrol edebiliyordu.”

Bir oktavda 8 nota[ii] olmasını bile sorguladı. “ Benim yaptığım şey, notaların birbirlerinden yarımşar ton uzak olmadığı bir gam – bir oktavda 56 nota olabilir.” Geleneksel olarak notalanmış müziği “bir çok yönden gaddarca” olarak tanımlıyor. “Birkaç parça basit kağıt, bir kondüktör ve müzisyenlerce paylaşılan binlerce yıllık çalışma bir araya gelip müziği baştan yaratabilmesi büyüleyici. Ama yeni seslerin oluşmasını sağlamıyor.”

İstisnasız, Zinovieff bir çocuk kadar istekli, sabırsız ve açık – ta ki onu ana akım elektronik müzik hakkında konuşturana kadar; huysuz, yaşlı bir adam gibi homurdanıyor. “Müzik adına ne varsa neredeyse hepsini dışarı itmeye çalışıyorum. Çünkü benim yaptıklarımdan bir şeyleri alıp götürüyor. Televizyonu bu kadar sinir bozucu bulmamım nedenlerinden biri de bu, korkunç müziklerle dolu. İlginç olabilecek tüm şeylerin arkasında bayat bir elektronik müzik var. Bu olağan dışı bir şekilde azgınca. Şu an duyabileceğiniz bilgisayar müziğinin çoğu deneysel değil, yalnızca meta.”

Birçok seksenli yaşlarındaki insanın sancılarının nedeni her şeyin eskiden olduğu gibi olmasını istemekken, Zinovieff akıntıda bir yaşam arzuluyor. “Bunun benim bilimsel tarafım olduğunu düşünüyorum – bilim insanları yeni şeyler bulmaya ve yeni katkılar yapmaya çalışırlar. Dünyada yalnız olmak, jeoloji çalışmak inanılmaz derecede tatmin ediciydi ve şimdi müzik için de aynı şeyi hissediyorum. Kimsenin yapmıyor olduğu bir şey yapmak istiyor. Eğer bahçıvanlığa başlasaydım, onda da aynı şey olurdu.”

* Bu yazı, Ben Beaumont-Thomas’ın theguardian.com’da yayımlanan röportajından çevrilmiştir.

[i] Gomalaka: Cila yapımında kullanılan zamk kıvamında bir madde. Hindistanda yetişen bir tür ağacın üzerine konan bir tür böceğin salgılarından elde edilir.
[ii] Tam nota. Arızalar hariç.