Punk müziğin çeşitli formlarında tarihsel olarak değişmeyen bir ortak bir özellik göze çarpar: Birtakım genç insanlar bıkmış ve kızgındırlar. Hikâye, 1970’lerde Sex Pistols, Clash, Patti Smith gibi öncülerle başladı. 1990’ların sonuna doğru, Green Day ve The Offspring gibi gruplar geçmişten gelen tavırdan kalanı kısmen ana akıma taşıdı. 2010’larda ise My Chemical Romance, Paramore ve Fall Out Boy ana akımı hem stil hem içerik bakımından sürünün dışındaki sürülere de hitap edecek hâle getirdi. Ancak 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında çoğunluğu Kaliforniya Punk alt akımının mensubu gruplar tarafından üretilen bazı şarkılarda, kademeli olarak düzen tarafından sindirilmiş olsa da, belirgin bir hayal kırıklığı ve uyanış kendini gösteriyordu.

Basitleştirmek adına, aslında epey tartışmalı genelleyici sosyolojik terimleri kullanırsak, Kuzey Amerika Punk Rock’ının bahsettiğim bölümü, “Baby Boomers” kuşağı tarafından kurulan dünyada sıkışmış hisseden “Generation X” çocuklarının ürettiği ve ardılları “Millennials” tarafından tüketilen bir kültür çıktısı.

“Baby Boomers”, ABD’de II. Dünya Savaşı sonrası nüfus patlamasına işaret eden, istatistiksel olarak birçok kaynağın 1946-1964 arası doğan nesle verdiği isim. “Generation X” veya zaman zaman “MTV Generation” olarak anılan nesil genelde 1960-1980 arasında, “Millennials” ise 1980-2000 arasında doğanlar olarak tanımlanıyor. Bu aralıklar kesin ve belirleyici olmasa da, bu üç tanım ABD’de ve Batı kültürünün tezahür ettiği diğer ülkelerde de II. Dünya Savaşı’ndan sonra doğan üç nesli tanımlamak için kullanışlı bulunmuş olsa gerek ki çokça zikrediliyor.

1985 yapımı (herhalde artık kült) John Hughes filmi “The Breakfast Club”, zaman zaman iyi bir Generation X temsili olarak gösterilir.

Neoliberal ekonomi politikaları ve endüstri devrimleri sonrasında bir adım daha ileri gidecek siyasal ortamın bulunmasıyla birlikte empoze edilen savaş sonrası “ilerlemeci” tüketim düzenine hapsedilmiş, çoğunlukla beyaz, çoğunlukla erkek, orta sınıf, banliyö sakini Amerikalı gençlerin toplumun onlara söylediği yalanların farkına varışı ve kimilerinin de bu farkındalığı eyleme dönüştürmesi, dönemin punk rock gruplarında benim kişisel olarak oldukça enteresan bulduğum bir şekilde tezahür etmiş gibi görünüyor. Bu durumun müzisyenlerin politik bir üretime yönelmelerinde de etkisi var.

Müzik, insana dair neredeyse her şey gibi (belki de ne yazık ki) hiçbir zaman siyasetten ayrı düşünülemiyor. Politik müzik, ne punk’a ne de ABD’li müzisyenlere ait. Ancak bu örnekte politikleşmenin bir toplumsal bilinçten ziyade günlük sorunlardan, duygusal isyanlardan geldiği açık. Buna mukabil dönemin birçok örneğinde meselenin yalnızca isyandan ibaret kaldığı, bir bilinçlenmeye ulaşmadığı da görülebilir. Mevzubahis hayal kırıklığı ve öfkenin, sistemin öğütleri ve kurallarının şiddetli bir reddine dönüştüğü, ancak yalnızca anlatıcının aydınlandığı ve bilincin anlatıya ve anlatıcıya biat seviyesinde kaldığı bir örnek de 1999 yılında David Fincher tarafından filmleştirilen Chuck Palahniuk romanı Fight Club.

“Bizi bir gün milyoner, film tanrısı, rock yıldızı olacağımıza inandıran TV ile büyüdük. Ama olmayacağız. Bu gerçeği yavaş yavaş öğreniyoruz. Ve çok, çok kızgınız.”

“Generation X” buhranı, temelde yukarıdaki alıntıdan ibaret: Bize bir şeyler hayal ettirildi. Bu hayallerin ulaşılamaz olduklarını anladık. Bu durum pek de hoşumuza gitmiyor.

Bu noktada, “Generation X” kültürünün, “Baby Boomers” gibi daha özel koşullara bağlı veya “Millennials” gibi dünyanın belirli bir noktaya kadar iletişim araçlarını küreselleştirmesiyle tanımını bulmuş diğer nesillerden yapısal bir farkı olduğunu belirtmek gerek. Türkiye’yi ele alırsak sistemin hayal üretip satması ve bir nesli bununla yetiştirmeye başlaması için önce neoliberalizmi yerleştirmesi gerektiğini görebilir, bunun da ancak 1980’lerde gerçekleşmeye başladığını tahmin edebiliriz.

Yaşam tarzı reklamcılığının ve tüketim döngüsü boyunduruğunun oturtulabilmesi için silahlı veya silahsız aktif bir çatışma olmaması, varsa bile düzen içinde kontrollü bir şekilde denetlenerek yürümesine izin verilmesi gerekir. Bununla beraber liberal düzenin kurulması ve satılacak olanın alınacağından emin olunması da bir o kadar elzem. 24 Ocak 1980 tarihinde dönemin başbakanlık müsteşarı Turgut Özal ve ekibi tarafından hazırlanan ekonomi paketiyle devletçi ekonomiden, liberal ekonomiye geçişin ilk adımları kamuoyuna duyuruldu. Bu düzen, Özal’ın darbe hükümetinin ilk iki senesi devlet bakanı ve başbakan yardımcısı, 1983-1989 yılları arası başbakan ve 1989-1993 yılları arası ise cumhurbaşkanı olarak görev yaptığı dönemde iyice pekiştirildi. Türkiye’nin Generation X’i veya belki de bunun ancak muadili kabul edilebilecek neslinin 1980’lerde doğmuş insanlar olduğunu düşünmek bu sebeple sanıyorum ki yanlış olmaz. Belki de kendimize Özal kuşağı demeliyiz. “70’lerin sonu 90’ların başı arasında doğmuş çocukların unutamadığı 10 şey”:

1.

Özallı Yıllar – 32. Gün

Sonrasında bu kuşağın yaşadığı bir illüzyondan uyanma denemesi için ise bkz. Gezi Ayaklanması. Odağı daha fazla kaybetmeden ABD’de 1990’ların ortasından, 2000’lerin ortasına kadar bu hikâye kapsamında olduğunu düşündüğüm birkaç örnekle devam edelim:

Allahın belası sokaktaki her çocuk
Büyük insan olacaktı, serseri değil

Bir ABD banliyö mahallesinde, aynı sokakta büyüyen çocuklar “iyi değiller”. En azından onlara satılan mutlu ve huzurlu gelecekten farklı, zor hayatlar yaşıyorlar. Çocukluklarında gerçeklikten uzak hayal kurmalarına izin verildi ve yaşadıkları hayal kırıklığıyla baş etmekte zorlanıyorlar. Bu öfke çoğunlukla yalnızca bir yakarış noktasında kalıyor, politik bir çerçeve bulamıyor. The Offspring’in 1989 yılında yayımladığı ilk albümde “Kill the President” (Başkanı Öldür) isimli bir şarkı olduğunu göz önünde bulundurursak, siyasetten uzak olduklarını söylemek zor olur. Ancak bu konu özelinde insanların kişisel travmalarının hikâyesini anlatmak, belki yine o insanların temsilini toplumun nezdinde gerçekleştirmek, biriken ve patlayan bu rahatsızlığı anlatıyor olabilir.

Hangi aptal şiir bu evi düzeltecekse
Her gün okuyayım o şiiri

“Emo” kültürü, punk’tan hatta aslında Hardcore Punk’tan türemiştir denir: “Emotional Hardcore Punk”. Blink 182 bu geçişin Pop-Punk’a göz kırpan bir dalında, arada bir yerde kalıyor. Hâliyle materyal hayatın gerçeklerinden bir nebze uzak, belki “birinci dünya problemi” olarak düşünülmesi muhtemel bir takım kişisel dertleri duygusal bir şekilde ama aynı zamanda toy gitar ve davul ritmleriyle dışavurunca, ortaya az çok bu çıkıyor. Her ne kadar kültürün kendini temsil ettiği giyim tarzı üzerinden ve bir dönem bu dış görünüşün sermaye tarafından son derece fazla sömürülmesi sebebiyle özellikle bu alt kültür mensuplarından birkaç yaş büyük insanlarca hunharca aşağılansa da, mevzunun temelinde çoğunlukla ailevi sorunlar yatıyor. Mükemmel, kurallı ve “normal” aile hayalinden, ebeveynlerinin arasındaki sorunlar veya bizzat ebeveynleri ile yaşadıkları sorunlar yüzünden uyanmış ergenlik çağındaki çocukların kendini temsil etme çabasını, her ne kadar çiğ de olsa, göz önünde bulundurmanın kullandığım bağlam zemini için önemli olduğunu düşünüyorum. Şarkının ismi “Çocuklar İçin Birlikte Kalın” gibi ebeveynlere doğrudan bir mesaj içerse de, buna bir uyanış, bir eylem demektense, hayal kırıklığı ve öfke beyanı demek daha yerinde olur.

Mükemmel olmaya çalıştım
Ama hiçbir şey buna değer değildi

“Pieces” ve klibi, mevzunun illüzyondan uyanma yönünün, TV ve aslında tüm kitle iletişim sistemleri aracılığıyla zerk edilen hegemonik kültürün çakmalığının doğrudan bir örneği. “Stay Together For The Kids” ile benzer bir duygusal temelden gelmekle, yine ergen hezeyanı olarak adlandırılması mümkün bir hayal kırıklığı beyanı olmakla beraber, içerdiği (sığ da olsa) toplum eleştirisiyle ondan ayrışıyor. Mükemmele, Amerikan Rüyası’na dair veya yaşadığınız ülkedeki toplumsal anlatı neyse ona karşı yaşadığınız inanç kaybı, saçınızı gözünüzün önüne düşürmenize sebep olmak zorunda değil elbette. Yani hâlâ ana akım bir kültürleşme söz konusu ancak en azından, stilize da olsa bu inanç kaybının bir değişim getirme yolunda işe yarar olduğunu söylemek mümkün. Bununla beraber saçının arkasına saklanmak da aslında toplumsal düzene iştirakle ilgili bir şeyler söyler. Ana akım kültürün altında sırf ana akım diye anlam yokmuş gibi davranmak, sosyal bilimlerin bir kısmının çok uzun süredir yaptığı devasa bir hata.

Kayıp çocuklar kirli suratlarla bugün
Kimsenin umurunda değil gibi görünüyor

İnancımı kaybettim buna
Bu var olmayan kasabaya

Bu temsillerin ABD’nin çoğunlukla endüstriyelleşmiş banliyö kasabalarından çıkması birçok farklı konuya temas edebilir. Konuşulması gerekenlerden birini bir Urban Dictionary girdisinde bulmak mümkün:

Banliyö Sıkıntısı: Aşırı bir sıkkınlık hissi, sırf ilginç bir şeyler olsun diye kendinizi yumruklamak isteyeceğiniz derecede. Banliyöde yaşamak gibi.

“Bugün okul beni banliyö sıkkınlığına itti.”

#banliyö #sıkkınlık #ölmek #müzikgrubu

Son etiketin de gösterdiği gibi, bu mekânsal ve sosyal mefhumun müzikle kurduğu ilişkide, “meta” olarak (aslında yanlış bir biçimde) geçen, hikâye hakkında hikâye anlatan bir durum var zira Suburban Boredom isimli ABD’li bir müzik grubu mevcut. 

Endüstrileşmenin ardından günlük temel ihtiyaçların karşılanması için gereken emek ve sürenin azaldığından bahsedilebilir. Bu azalmanın başka şeyler, sanat, bilim vs. üzerine çalışmak için açtığı zamandan da, Marx’ın öngördüğü gibi, söz etmek mümkün. Ancak Marx’ın zamanından beri ihtiyaçların iptidai, temel, birincil kaldığını söyleyemeyiz. Zira bir ölçüye kadar neye ihtiyacımız olduğunu bilmiyoruz, bize söyleniyor. İşini iyi yapan reklamcıların gurur kaynağı ödülleri, bize ihtiyacımız olmayanı ne denli başarılı satabildikleri üzerinden takdim ediliyor. Dijital medya sıkılmamıza izin vermiyor, tüketim toplumu durmamıza. Oysa Gayatri Devi’nin iddia ettiği üzere, belki de can sıkıntısı özgür bir zihnin son ayrıcalığı.

Banliyölerle ilgili bir başka bir durum da, ABD banliyölerinin birçoğunun sakinlerinin işçi sınıfı ya da orta sınıf olması. Endüstriyelleşmiş toplumlarında işçi sınıfının “fazla alakadarlığı” ve orta sınıfın “makul” yaşamı, neoliberal politikalarla ve bu insanların coğrafi olarak neredeyse tecrit edilmiş küçük bir kasabada yaşadığı gerçeğiyle de birlikte okunduğunda, yol kenarı market otoparklarını mesken tutan, sosyal, varoluşsal dertlerini şiddetli şekillerde dışa vuran genç insanlar doğal sonuçlar olarak görülmeli. Bu öfkeli toyluk punk müzikle karşılaştığında, punk’ın doğasından da kaynaklanan hızlı bir eşleşme, benimsemenin gerçekleşmesi de sanırım pek şaşırtıcı değil.

Bugün kendimi buna adıyorum, ölmekte olan dileğim için yaşıyorum
Her şeyi veriyorum
Artık bir neden var, bir neden var
Her şeyi vermek için

Dönemin punk rock gruplarının duygusal ve bireysel isyandan beslenmesi, daha önce de bahsettiğim gibi çoğu zaman tepkilerin kişisel yakarış seviyesinde kalmasıyla sonuçlanıyor. Rise Against, bu rahatsızlığı daha ileri taşıyanlardan. Özellikle çevre konularında oldukça kızgın ve teşvik edici iş ürettiler ve üretiyorlar. Bir yandan da mülteci krizinden ABD’deki idam cezası uygulamasına, insan hakları ihlallerine, savaş suçlarına kadar bir çok konuda yazılmış şarkıları da var. Burada temel fark, öyle görünüyor ki, amaç. Hayal kırıklığı ve öfke eğer bir amaca, bir nedene, bir şeyleri değiştirmeye yönlendirilirse ister istemez politik bir söylem ortaya çıkıyor. Amaç insan için oldukça önemli, akıl sağlığımızın, huzurumuzun dahi kilit noktalarından biri olabiliyor. “Kendinden büyük bir amaca” bu rahatsızlığı yönlendirmek bu bakımdan bir kazan-kazan hissiyatı sağlayabiliyor. Siz içinizi döküyorsunuz, bir yandan da siz döktükçe birileri bir ihtimal sizin rahatsızlığınıza ortak oluyor ve toplumsal bir bilinç gelişiyor. Kuzey Amerika Punk Rock’ında bu tarz politik söylem gelişimlerinin hayal kırıklığı ve illüzyondan uyanma safhalarından geçiyor oluşu, bu tarz müziği de içerdiği mesajı da benzer protest müzik türlerine göre kimi zaman daha samimi bir hâle getiriyor. Belki biraz toy çünkü. İçten gibi geliyor.

Hiç etrafıma bakmamıştım, hiç sorgulamamıştım
Sonra biraz Howard Zinn okudum ve artık hep bunalımdayım
Ve yılların umursamazlığı yüzünden artık uyuyamıyorum
Sırf biraz Noam Chomsky okudum diye

Punk’a belki zeki diyen çıkar (mesela ben) ama politik farkındalık ile ilgili akademik referans veren bir punk rock şarkısı sanırım pek fazla yoktur. Evet, Bad Religion’ın vokali olan, aynı zamanda University of California’da yaşam bilimleri ve paleontoloji, Cornell Univerity’nde de evrim dersleri veren zoolog Greg Graffin bu muhabbetlerde hep örnek gösterilir. Ancak NOFX vokali ve şarkı yazarı Fat Mike’ın yaşadığı uyanışı ve sonrasında çektiği uyku sorununu bu geçişi betimleyecek şekilde anlatması belki de punk rock rahatsızlığının politikleşmesine en iyi örneklerden biri. NOFX en baştan beri çıkıntılı şarkı sözleriyle bilinir ancak doğrudan politikleşmeleri, ABD’nin dış ilişkileri, uyuşturucu politikası, din, toplumsal cinsiyet eşitliği ve cinsel özgürlük gibi politik konuları işleyen şarkılar yapmaları, grubun müzik hayatının ancak belirli bir safhasında gerçekleşti. Başkanlık dönemi sırasında Geroge W. Bush’a karşı çıkarılan, Fat Mike’ın yapımcılığını üstlendiği, The Offspring, Rise Against, Anti-Flag, Pennywise, Green Day, Sum 41 ve No Doubt’ın da aralarında bulunduğu birçok punk ve rock grubunun birer şarkıyla destek verdiği Rock Against Bush Vol. 1 ve Vol. 2 bu tavırlarının belki de en somut meyvesi.

Rock Against Bush (2004)

Fat Mike’ın toplumsal içerikli üretim konusunda geldiği nokta, punk’ın pek de aşina olmadığı bir yer. Eski eşi Soma Snakeoil ile birlikte yazdıkları, aralarında seks işçileri, savaş gazileri ve ruhsal rahatsızlıklardan muzdarip insanlar gibi punk kültürünün anlatısal olarak sahiplendiği sokakta yaşayan bir grup insanın hikâyesini anlatan Home Street Home müzikalinin kaydının tamamına ulaşmak artık ne yazık ki mümkün değil. Ancak müzikalden bir replik punk neslini ve kültürünü aşağı yukarı tarif etmeye yetiyor.

“Hayaller, hippiler ve plaza insanları* içindir.”

Müzikalin yazım ve prova aşamasına dair videolarda hikâyenin, müzikaldeki Mom karakteri gibi, bir sokak annesi olarak bir süre geçirmiş ve seks işçiliği de yapmış Soma Snakeoil’in anılarından da yararlandığını görmek mümkün. Verilen en önemli mesaj belki de bu insanların bir seçim sonucu bu hayatı yaşıyor olabilecekleri ihtimali. Sistemin dayattığından farklı bir aileye ait hissetmek bunun en önemli parçası. Fight Club‘daki destek grubu buna sistemin ürettiği çözüm, dövüş kulübünün kendisi ise organik olarak oluşan cevap.

Punk, kökünde ergenlik olan bir müzik türü. İçinde öfke olan, uyumsuzluk olan, kişisel problemlerden kaçış veya yüzleşme olan, bir noktadan sonra da bazıları için içinde başkaldırı olan bir alt kültür. Belki de bu bağlamda Fight Club ve 1990’lar/2000’ler Kuzey Amerika Punk Rock’ını birbirine bağlayan endüstriyel neoliberal sisteme karşı duyulan hayal kırıklığı ve öfkedir. Sonrasında uyanış, öfke ve şiddet. Pogo yapmayalı uzun zaman oldu, biriyle kavga etmeyeli de.


*Orijinali yuppy. Kariyerinde yükselmek isteyen, maddi hedefleri olan genç ve hırslı insan. Güncel kullanımda plaza insanı tabirini anlamsal olarak uygun gördüm.