Müzik, her zaman olduğu gibi, toplumun akışında değişiyor. Müzisyen ise hiç bu kadar hızlı değişmek zorunda kalmamıştı.

Müzisyenlerin, yapımcıların, dağıtımcıların ve müzik medyasının müthiş paralar kazandığı zamanlar geride kaldı denebilir. Bildiğimiz anlamda “rockstar” olma hayallerini öpüp uğurlayın. Yanında tek parçayla yedi ceddinin düğününü yapmalar, inşaatçılıktan gelme yapım şirketleri ve eli kolu uzun dağıtımcılar da aynı yolun yolcusu tabii. İlkel P2P ağlarla doğup, Napster ile sosyal kimlik bulan, tasma takılabilen kısmında Apple, Spotify, Napster ve Deezer gibi şirketlerin durduğu, vahşi alanda Soulseek ve benzerleriyle devam eden dijital müzik devrimi yalnızca tüketimi değiştirmedi. Tüketimi değişen hiçbir şeyin üretimi de aynı kalamıyor. Bu kadarı, değişimi rahatsızlıklarda aramayı göze alabilen herkes için aşikâr. İyi ki mi, ne yazık ki bilmiyorum, bilmemek de hoşuma gidiyor.

Kayıtlı müziğin para etmesi demek, en basit anlamıyla üretici ve tüketici arasında istihdam sağlayabilmesi demek. Yapımcılar, ses mühendisleri, menajerler, kişisel asistanlar, halka ilişkiler sorumluları, organizatörler, mekân booker’ları, mekân soundmeister’ları, teşrifatçılar, roadie’ler, A&R’cılar, yapım şirketi aracıları, dağıtım şirketi aracıları, mağaza aracıları, müzik yazarları yani genel tanımla benim de hatırı sayılır bir süre ekmeğini yediğim müzik endüstrisinin üretici ve (o iş akışı için) tüketici olmayan insanları. Tüm bunlar birileri müzik yaptığı ve birileri bunu dinlemek istediği için vardılar, varlar. Buraya düşülecek tek şerh, kaynağı kaynaktan daha yüce kılmayı başarabilmiş ses mühendisleri ve prodüktörler ile var olandan daha büyük bir şey sunma vaadiyle indirgenmiş anlamda piyasa yalanı söylemekle yükümlü pazarlamacılar ve bu pazarlama materyallerini üreten diğer sanatların icracısı insanlar hakkında olabilir. Gerisi aracıdır, aracılar çoğu zaman üreticiden iyi para kazanırlar. Tecrübeyle sabittir.

Müziğin fiziksel saklama kaplarında tüketildiği takribi yüz yıllık kısa süreci bir kenara koyarsak, müzik elle tutulur bir şey olmaktan uzak. Müzik koleksiyonculuğu da fetişistik temelleri de bulunan obje koleksiyonculuğundan türediğine, müziği de artık çoğunlukla ellerimizle mıncıklayamadığımız yerlerde tükettiğimize göre işin ritüel tüketimi mecra zoruyla farklı bir hâle geliyor gibi görünüyor. Var mı çalma listesi yapan, dijital arşivleyen? Var. Oraya bakmak güzel, oraya bakmak eğlenceli. Bir de üretime bakalım.

OK Go kendi müzik videolarının yapımcılığını üstleniyor (Upside Down & Inside Out, 2014)

Ne oluyor?

Üretimi tüketimin ebadı veya şekli belirliyorsa eğer, ekonomik hacmini de o belirler. Müzikte eskiden olduğu kadar para yok. Dijital telifler ve canlı performans gelirleriyle yürüyor işler. Bu ikisinden biri sıradan müzisyenin karnını doyurabiliyor, diğerinin en etkili olduğu görev canlı performansların dolmasını sağlamak ve belirli bir “dinlenme sayısından” sonra sponsorluk görüşmelerinde masaya ağırlığı muhtelif kartlar sürmek. Ancak artık ortada yukarıda saydığım tüm bu aracılara dağıtılacak para mevcut değil. Sürümden kazanabilen dağıtımcılar haricinde, bir, beş, on müzisyen ile çalışıp milyonlar kazanan aracılardan bahsedemiyoruz. Aracılar seyreliyor, az buçuk kazanılan para daha az kişiyle paylaşılsa da hâlâ kimsenin karnını doyurmuyor. Müzisyen konser peşinde, müzisyenin işi zor. Zira canlı müzik yapabilecek yetkinlikte olmak zorunda kalıyor. Felaket.

“Recording artist” ise kendini sahneye bilgisayarla çıkarken buluyor, günümüzde bunun müzisyenlik olmadığını söylemek zor. Tek tuş DJ’lerini bir kenara bırakarak sahnedeki müzisyenin emrindeki elektronik icra teçhizatını müzik estetiğine yedirebiliyoruz. Mevzubahis DJ’ler için konuşulması hassas tek konu “kürasyon”, o da başka yazının konusu olsun.

Asıl durum kayıtlı müzik üretme ve satma peşindeki müzisyenin yeni konumunda yatıyor. Özellikle Türkiye’deki yapım şirketleri gibi aracı şirketlerin birçoğunun müziğin yeni tüketiliş biçimlerinden korkutucu derecedeki bihaberliğini göz önünde bulundurunca, yeni müzik piyasasını bilen müzisyen için yol açık olabiliyor. Bu bihaberlikten muaf, hâlen konu hakkında kanaat ve tatbikat önderi aracılar mevcut, bunların ciddi bir kısmı da beynelmilel şirketler. Aklınıza gelen büyük şirketler değil bunlar, B2B şirketler. Müzisyen ve tüketici arasındaki iş bilmez aracılara (kendi varlıklarını muhafaza edebilecek kadar) iş öğreten şirketler.

Büyük Ev Ablukada ekibinin kendi plak şirketi “Olmadı Kaçarız”, kendi göbek bağını kesebilen bir müzik komünü olmaya aday.

Bunlar bir süre daha var olacaklar ve işlevseller, zira mevzuyu anlıyorlar. Mevzuyu anlıyorlar çünkü müziği üreten ve tüketen insanlar ile aynı sosyo-politik geçmişten insanlar tarafından kuruluyor ve aynı kafanın yeni nesil insanlarını istihdam ediyorlar. Bu noktada yaşadığımız hiçbir şeyin yeni olmadığını, özel bir zamanda yaşayan özel insanlar olmadığımızı hatırlatmak adına Frank Zappa’nın 80’lerde verdiği bir röportajdan bir bölümü aşağıya bırakıyorum:

60’larda olan sıradışı olan durum, deneysel muhteviyata sahip birtakım müziklerin gerçekten de kaydedilmesi ve yayımlanmasıydı. O zamanlarda, o şirketleri kimin yönettiğine bir bakın. Havalı genç herifler değillerdi. Bunlar puro tüttüren yaşlı heriflerdi. Gelen ürüne bakıp derlerdi ki “Ne bileyim! Ne olduğunu kim bilir! Kaydedin, piyasaya sürün ve eğer satarsa, ne âlâ!” Biz o heriflerle daha iyiydik.

İşler böyleyken “havalı heriflerden” kaçmak epey zor, zira işi müzisyenlerden iyi bilebiliyorlar. Ama sıyrılabilecek bir dolu başka aracı var. Günümüz müzik piyasasında, eski bir özgün müzisyen, reklam müzisyeni, reklam post-yapımcısı ve dağıtım pazarlamacısı olarak iddia edip, utanmadan önerebileceğim şu: Müzisyen, müzik harici yapabildiği her şeyi kendisi yapmalıdır. Yoksa düğün pastasından cupcake’e dönen piyasada kırıntıya tamah etmekten, o kırıntı üzerinden yaratıcı özgürlüğünün kısıtlanmasına amenna demekten kendini kurtaramaz.

Ne yapmalı?

Müzisyen, bir müzik stüdyosunun nasıl işlediğini anlamalıdır. Nasıl kayıt yapıldığını, mix ve mastering yapıldığını bilmeli, mümkünse kendi yapmalıdır. Dijital mağazalara (her ne kadar bir aracı olmadan bizzat ulaşmak namümkün olsa da) nasıl ulaşacağını bilmelidir. Bu ulaşım yolunda kazıklanmayacak kadar fikri mülkiyet bilmeli veya bilen bir hukukçu ile akıllı bir işbirliği yapmalıdır. Eser sahibi meslek birlikleri, yapımcılar, dağıtımcılar gibi konularda kimin ne yapıp ne pay aldığını anlamalıdır. Bu konuda ortada düşünüldüğü kadar ciddi bir komplo teorisi olmadığını da belirtmek zorundayım. Sezen Aksu, Şebnem Ferah ve Özlem Tekin mevzularında bir Ekşi Sözlük yazarının %90 işkembeden salladığını da o popüler yazıyı okuyanlar bilsin isterim. 

Anlaştığı dağıtımcıyla kendisini doğru yere getireceğini düşündüğü müzik platformu üzerinde yapılabilecek pazarlama çalışmaları hakkında iyi bir konsensüse varmalıdır. Spotify da bu pazarlama ağının içindedir. Bazı alanlarda ne gördüğünüze algoritma değil, dağıtımcılar ve platform editörleri karar verir. Vesaire yazarlarından Merve Evirgen’in Spotify’ın masumiyetini sorguladığı yazıya duygusal tepki veren vefakâr Spotify dinleyicileri size diyorum, ağlayın.

Hem mağazalar üzerinde, hem sosyal medyada, hem de gerekirse fiziksel dünyada bir pazarlama stratejisine sahip olmalı, bu yönde kullanılabileceği yöntemlerden haberdar olmalıdır. Bu yöntemler dahilinde kullanması gereken müzik harici görsel ve yazılı materyali üretebilecek yetkinliği bizzat edinmeli veya bu yetkinliğe sahip bağlantılara sahip olmalıdır. Kendi menajerliğini kendi yapmalı, canlı müzik mekânlarına nasıl ulaşabileceğini bilmeli, mekân booker’larının ne istediğini anlamalı, doğru iletişimi kurmalıdır. Elde ettiği parayı idare etmeyi bilecek kadar muhasebe bilmeli, üye olduğu meslek birliklerine bildirim yapmayı unutmamalı ve teliflerini takip etmelidir.

NOFX’ten Fat Mike’ın (Sol Alt) 1991’de kurduğu Fat Wreck Chords kendi yağında kavruluyor.

Bunlar yalnızca birkaç temel alan. Bunları anlamakta başarısız olunduğunda yakın zamanda yaşanılan Yüzyüzeyken Konuşuruz olayı ve haberdar olmayacağınız ama her gün defalarca haklı ama nafile çağrılan müzisyen feryadının nasıl bir şey olduğunu, müzisyen kendi ağzından duyar. Konuyla ilgili arama motoru kullanmayı bilen sebat sahibi insanlar için yeteri kaynak ve dahası zaman zaman düzenlenen seminerler bile mevcut. Bakarak olunmalı.

Müzisyenin bütün bunlarla ilgilendiğinde kendi sanatından uzaklaştığı, soğuduğu yönündeki eleştirileri anlayabiliyorum. Ancak ideal bir dünyada sanattan para kazanılmaması gerektiğini düşünen biri olarak kulaklarımda hoş bir sedadan öteye gidemiyor. Eğer müzisyen değiştirmek değil ayak uydurmak istiyorsa yalnız olmalı, benim naçizane önerim budur. Değiştirmek istiyorsa  müzikten para kazanmayı denemeyi bırakmasını öneririm. Bu baskı ortadan kalktıktan sonra yaptığı müzikteki samimiyet onu bile şaşırtabilir. Kendi adıma gerçek bir anti-profesyonel müzisyen görmek her zaman hoşuma gider.