“The Platform”: Kurtarıcıyı beklemek veya küçük gündüz düşleri

10   +   6   =  

Kıyamet, kıtlık, çaresizlik, bildiğimiz Dünya’nın sonu… Muhtemelen hiç kimsenin öngöremediği günlerden geçiyoruz. Kavramlar, arayışlar, öneriler, temenniler ve eleştirilerle dolu günler. Herkes kadar çaresiz, herkes kadar temkinli, herkes kadar merak içindeyiz. Çağımızın büyük filozofları büyük bir dönüşümün eşiğinde olduğumuz kanaatinde. Ülkemizde seveni çok olan, bir cenah için eleştirilmesi söz konusu dahi olmayan Slavoj Žižek, albüm kapağını andıran bir görselliğe sahip yeni kitabını yayımladı bile. Bu durumun kapitalizmin çöküşünü getireceğini düşünenler de var, doğanın intikamı olduğunu söyleyenler de. Bazıları ise Messiah‘taki gibi bir kurtarıcı bekliyor. Gözler devlet liderlerine dönmüş, herkes mantıklı bir açıklama talep ediyor. Bir hayranının Nick Cave’e sorduğu soru aklımızda: “Şimdi ne yapacağız?”

“Gördüm kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını…”*

Netflix yapımı Platform’daki (Galder Gaztelu-Urrutia, 2019) düzenek, insanları içinde yaşadığımız dünya gibi sınıflara ayırıyor. Kafkaesk bir şekilde aslında nasıl çalıştığını, içeriye girişin nasıl olduğunu bilmediğimiz bir düzeneğin içindeyiz, hatta dışarının da tam olarak nasıl bir yer olduğunu bilmiyoruz. Bu düzenek bize her ne kadar ilk bakışta Snowpiercer’ı (Bong Joon-ho, 2013) hatırlatsa da aslında Solaris’i (Andrey Tarkovski, 1972) de çağrıştırıyor. Platformun başında kimin olduğu ya da platformla kimin neyi amaçladığı ziyadesiyle belirsiz.

Hikâyeye ana karakter Goreng aracılığıyla dahil oluyoruz. Oraya neden girdiğini anlatmaması bilinçli ve kanımca güzel bir boşluk, bu hâliyle biraz Dava‘yı hatırlatıyor. Hücre arkadaşı Goreng’den yaşlı, daha tecrübeli. Onun tekinsiz hareketlerini anlamaya, bir önceki hücre arkadaşını neden geride bıraktığını öğrenmeye çalışıyoruz. Goreng “içeri” bir kitap sokmuş, böylelikle dışarıdan sadece bir eşya getirebildiğimizi öğreniyoruz. Hücre arkadaşı ise bıçak getirmiş. Goreng’in seçtiği kitap La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote. Burada hem Platform’un evrenini oluşturan “deliğin” kitap okuyanlara uygun bir yer olmadığı söyleniyor, hem de seçilen kitap aracılığıyla seyirci yönlendiriliyor. Çoğu zaman nafile idealizm ve hayalperestlikle özdeşleştirilen Don Kişot aynı zamanda avangardı temsil ediyor. O aslında burjuva ahlâkına düşman, deliyi oynuyor, ama deli değil. Çünkü Cervantes bir dönüm noktasına işaret ediyor. Don Kişot da yazarı da oldukça bilinçli, saldırılan değirmenler bir yandan da farklı türden üretim ilişkilerinin doğacağı bir yüzyıla işaret ediyor. Don Kişot her ne kadar bir Asr-ı Saadet özlemini imgelese de onun hayalleri hep gelecekle ilgili, gelecek de Dulsinya’ya layık olduğu, zaferlerle döndüğü nokta. Bu açıdan Goreng de “öncü” bir karakter, aynı La Mancha’lı asilzade gibi okuduğu şövalye romanlarının etkisinde. Kâbuslar, gündüz düşleri ve sanrılar film boyunca karakterin de izleyicinin de peşini bırakmıyor. Film, sanrılar ve gerçekliğin bu tür çatışmaları bakımından da Solaris’e benziyor.

Filmin sürprizlerini ele vermeden soyut bir anlatımla devam edeyim. Goreng delikten aşağıya indikçe düzeneğin mağdurlarıyla karşılaşıyor. Çeşitli çözüm önerileri arasında “mesaj” verme amacı taşıyan gözünü kan bürümüş kişiler, uzlaşma çağrıları, kaostan beslenen karakterler var. Bu noktada Platform’daki deliğin içinde hiçbir şey yapmadan duran büyük kalabalığı görüyoruz. Goreng ise film boyunca çözüm yollarını aramayı sürdürüyor. Bilinmeyen bir düşmana karşı çözüm arayışları tam da korona virüsüne hazırlıksız yakalanan günümüz devletlerini anımsatıyor. Bir milat olup olmayacağı tahmini uzmanlık alanımın dışında, ama insanlık adına bir eşikte olduğumuzun bilincindeyim. Yani aslında bugünlerde yapacağımız her şey geleceğin ufkunu belirleyecek, bu anlamda da her üretim ve cevap arayışı geçmiş bilgilerimizin ve tecrübelerimizin dışında. Bu açıdan bir değişimin eşiğindeyiz, ticaret biçimi, önlemler ve sözleşmeler temelden etkilenecek, bir korona öncesi ve sonrası kırılması yaratacak gibi görünüyor.

Arşimet noktası: Kurtarıcı gelir mi?

Ernst Bloch, Umut İlkesi’nde gündüz düşleriyle ilgili şöyle bir saptama yapıyor: “İnsanlığa dair öncelemelerin ve yükseltmelerin, sosyal ütopyaların ve güzelliğe dair olanların, hele nurlanmaların kendini tam evinde hissettiği yer, gündüz düşüdür. En başta da devrimci ilgi, dünyanın ne kötü olduğunun idrakiyle, başka bir dünya olarak ne kadar iyi olabileceğinin idrakiyle, dünyayı iyileştirmeye dair uyanıkken görülen düşe ihtiyaç duyar, kaşifçe yöntemlerden tamamen uzak, tamamen nesnelliğe uygun biçimde, teorisinde ve pratiğinde tutar onu.” Gerçeğin sanrılarla birbirine girdiği anlarla dolu filmin başkarakteri Goreng, çözüm bulmaya adeta sürükleniyor. Zaten kahramanlar gerçek hayatta zorunluluklardan doğuyor ve tarihe geçiyorlar.

İnsan merkezli düşüncenin çöküşünü yaşıyoruz. Belki de kozmosta işgal ettiğimiz yeri ve kendimize atfettiğimiz önemi abartıyoruz. Bizi kurtaracak bir Tony Stark yok. Hiçbir zengin kitleler için kendini feda etmiyor. Nitekim salgın süresince “akıllı” bulduğumuz otoritelerin ve kurumların ne yapacaklarını bilemediklerini izliyoruz. Gerçek dünyada 3 boyutlu yazıcıdan çare üretenler telif ödeme mecburiyetiyle karşılaşıyor, birçok doktor ve biliminsanı kitlelerin lincine uğruyor. “Doğa intikamını alıyor” romantizmini şanslı bir kesim yaşayabilirken bir diğer kesim bunu doğrudan göğüslemek zorunda. Kimi zaman da büyük bir nedensellik zinciri sonucunda koşullar, sıradan insanları kahraman olarak tarih sahnesine çıkarıyor. Elon Musk “büyük bir dahi” kabul edilir, Greta Thunberg replikleriyle sosyal medyanın gündemine otururken Marie Curie gibiler sadece üzerine düşeni, elinden geldiği kadarıyla yaptığı için öncü oluyor. Aynı şekilde Giordano Bruno da havalı TEDx konuşmaları yapmıyor, Steve Jobs gibi ilham veren sözler söylemiyordu, bunun sonuçlarına da katlandı. Nitekim biliminsanı olmak tam da bunu, yani üzerine düşeni yapmayı gerektiriyor. Nikola Tesla gerçek bir mucitti ve insanlık için dokunmatik ekrandan fazlasını bulmuştu. Platform‘un sonunda da düşmanla karşılaşmıyor, onun tam olarak kim olduğunu öğrenmiyoruz. Düzeneği alaşağı etmek için Goreng ve ortağı, yani sıradan insanlar harekete geçiyor.

Luc Ferry, Homo Esteticus kitabında felsefi modernliği tanımlayan üç dönüm noktasından söz ediyor: Silip atmak, öznenin kendisini tek mutlak ilke olarak kavrayışı, radikal kuruculuk. Her birimiz tarihteki rollerimizi yerine getiriyoruz. Üniversite hocası uzaktan eğitim veriyor, psikologlar ücretsiz seminerler yapıyor, avukatlar hayatın normale dönmesini bekliyor. Bir de şairin ünlü dizilerine nazire edercesine hiç tanımadığı insanlar için ölen Cemil Taşçıoğlu var. Hepimizin şakalar yaptığı, şikâyet ettiği, sahte haberleri ardı ardına paylaştığı, daha çok kitap okuma fırsatı olarak gördüğü bir zamanda o bizim için mücadele etti. Sosyal medya vasıtasıyla tanıdığım Taşçıoğlu, şanslı azınlıktan olmasına rağmen tarihin ve büyük insanlığın sorumluluğunu taşıyarak eyleme geçti. Nitekim insan olmak da burada saklı. Kahramanca olan, sanatçıların ifade ettiği, umduğu ya da tersinden gösterdiği o insanlığı gösterebilmek. Solaris’te söylendiği gibi “utanç insanlığı kurtaracak” mı bilinmez, ama Cemil Taşçıoğlu ve onun izinden giden hekimler kanımca ülkemizin aydın kesiminin tezahürleri. Vakit bencillik ve kişisel travmalar için oldukça geç. Umudu yaymak, çoğaltmak zorundayız. Platform da bu ruh hâline benzer bir umutla bitiyor. Düzenek, üzerinde baştan beri aranan mesajla yeniden yukarıya çıkıyor.


  • Allen Ginsberg’ün Uluma adlı şiirinden.



sayın okur, gönüllü yayıncılığın velinimetlere ihtiyacı olacağını biliyorduk. yazılarımızı okuduğunuz, beğendiğiniz, paylaştığınız için müteşekkiriz. vesaire için maddi destek de sunmak isterseniz, ziyadesiyle minnettar olacağız.