Öldürülen kadınlar, sahte hakikat dersleri

4   +   1   =  

Perihan Mağden’e göre cinayete uğramamızın üzerinden birkaç yıl geçince artık “takma tırnakları vardı” cümleli sıkıcı paragraflara, belki de romanlara konu olabiliriz. Dramatik bir giriş yapılarak öldürülmemize giden süreç ve Cem’in neden ve nasıl “sinirlendiği” ince ince örülerek okuyucuya anlatılabilir. Satır aralarında avam olduğumuza dair imalar yapılabilir. Mağden’e göre bunun ismi kötü edebiyat değil, empati.

Bir arkadaşımla konuşuyorduk. Artık ciddiye almamak gerektiğini söyledi Mağden’i. Uzun zamandır ciddiye almadığını da. Bunun gibi şeylerin üzerine söz ürettikçe, iyi ihtimalle laf kalabalığına, kötü ihtimalle de “tanıtım ve tüketime” katkı yapıldığını da ekledi.

Haklı buluyorum onu. Ölen bir insanın arkasından yazılanlar, hele bir de doğal yollarla ölmemiş ise, ister klasik magazin dilinde isterse “aydın” çevrelerin dingin sularında yazılsın o kişiyi nesneleştirme riskini taşıyor çoğunlukla. Fakat nedense, insanın ağırına gidiyor. Çiçek Tahaoğlu’nun bianet’teki yazısında değindiği gibi kadının derdini kadına anlatamaması inceden inceye bir yalnızlık hissine sebep oluyor. Bu kadın kim olursa olsun.

Mağden’in toplumdaki ikiyüzlülükten rahatsız olduğunu çeşitli röportajlarında dile getirdiğini biliyoruz. Bunun yanında linç kültürü ve hatta şiddeti eğlencelik olarak tüketen o açgözlülüğü sayabiliriz belki. Kendisi, toplumu bu ikiyüzlülüğüyle yüzleştirmeyi yine “sarsıcı” bir yazıyla yapmayı planladığı için, böylesi ulvi bir “gerçeklerle-yüzleştirici” olduğu için elini bu sefer de korkak alıştırmamış. Hiç sakınmadan, bir saniye durup düşünmeden “fakir kızı Münevver”in bakireliğinden, bir teğmenle yazışmasından, 30 kişilik doğum gününden dem vuruyor. Seçilmiş ayrıntıları art arda sıralayarak soğukkanlı bir dedektif gibi profil çıkarıyor. “Kötü niyetli” bir okuma yapacak olsak yazısına, yerini bilmeyenlerin ülkesinde Münevver’e iyi bile davranıldığını söylüyor sanacağız. Ama okur olarak yerimizi bilebilseydik, Cem’in yurtdışında aile sevgisi olmadan geçen yıllarına bir bakış atıp buradan da elbette psikopati eğilimlilerin rehabilitasyonu konusunda kamusal bir tartışmaya girecektik.

Böyle olmuyor. Bu şiddete kaynaklık eden bin bir etmenin başında, kadına yönelik, cinayete varan şiddetin bu ülkede normalleşmiş olması gösterilmiyor da, yalnız geçen çocukluk yılları ve alıştığımız üzere “tahrik unsurları” sayılıyor. Öldürülmüş bir genç kadın, bu sefer de verilmeye çalışılan kibirli bir “hakikat” dersinin nesnesi hâline getiriliyor.