Öfkenin o belirsiz nesnesi: Berra Aksa ile imtihanımız

6   +   3   =  

Türkiyeli orta sınıf, geçtiğimiz günlerde travmatik bir deneyim yaşadı. Orta sınıf dediğime aldırmayın, aslında bu orta sınıflık durumu da müstakil bir yazıda irdelenmeye değer. Yazımıza konu olan kitle aslında orta sınıf değil, orta sınıf olduğu yönünde bir yanılgı içinde. Yazının kalanında sözlerimizin istikametinin belli olması açısından bu kitleyi kabaca eğitimli beyaz yakalılar olarak tarif edebiliriz. Peki, neyin travmasını yaşıyor bu insanlar?

Bakanlık müsteşarı bir baba ve mütedeyyin influencer bir annenin çocuğu olan Berra Aksa için ailesi Ihlamur Kasrı’nda debdebeli bir mevlit yaptı. Bu mevlidin video kliplerini anne kişisel hesabında paylaşınca etkinlik sosyal medyada viral oldu, dolayısıyla birçok kişinin tepkisini çekti. Bu görüntülere verilen reaksiyonlar, ailenin sonradan görme olmasıyla, adına para harcamak denen incelikli sanatın ilmine haiz olmamasıyla, kamudaki bağlantıları sayesinde (yani yurttaş vergileriyle) böyle bir zenginlik edinmiş olmasıyla, hem muhafazakâr olup hem gösterişli bir organizasyon yapmasıyla, muhafazakâr elitin estetik anlayışına karşı eleştirel yaklaşımlarla, hatta bunların karşısına konan Koç ve Sabancı ailelerinin gusto sahibi burjuva estetizmi için ortaya atılan hayranlık ifadeleriyle özetlenebilir.

Birinci grup reaksiyonerler, hadiseyi bir kimlik sorunu olarak görenlerden müteşekkil. Bunların çoğunluğu kentli, seküler orta sınıf olsa da mütedeyyin mahalleden de bir kısım insan, meseleye tepkisini kimlik kavramına başvurarak belirtti. Muhafazakârlardan gelen tepkiler, son dönemlerde hükümet partisine yönelik kendi camiasından gelen ürkek eleştirilerle benzer nitelikte. Bu tepkiler genellikle dünya malına kanıp kutlu davadan sapmayı, başörtüsünün içerdiği değerlerin başörtüsü takan bireye bir yaşam tarzı dayatmasını, halktan kopmuş olmanın sonuçlarını, kısacası asıl erdemlerden uzaklaşıp yozlaşmayı kapsayan bir çerçevedeydi.

Kentli, seküler kitleler ise İslamcı riyakârlığını yakalamanın ve açığa çıkarmanın keyfiyle, “gerçek İslam” adı verilen müphem bir kültü büyüterek tepkilerini dile getirdiler. Bu tepkilerin altında yatan motivasyon ise yıllardır şükretmenin, yetinmenin, nasıl yaşanması gerektiğinin, dinin ne emrettiğinin kitleye sürekli dayatılması, fakat bu dayatmanın faillerinin bu düsturların tam aksi bir yaşayışa sahip olmasından gelen hınç duygusuydu. Yığınlar bunu affetmedi ve İslamcılara İslam’ı nasıl yaşayacakları konusunda vaaz vermeye varan eleştiriler getirdi.

Hâlbuki mesele bir kimlik meselesi ise sekülerlerin bu görüntüden memnun olması gerekmez miydi? Muhafazakâr geleneklerin deforme edilmesi, muhafazakârların batılı denebilecek adetlere imrenmesi, muhafazakâr etkileşim biçimlerinin değişmesi… Bunlar İslamcılık kalesinin surlarında gedik açacak sosyal gelişmeler değil mi? Türkiye’de seküler olmak pahalı bir iş. Berra Aksa bebeğin varsıl bir birey olarak doğması, onu gelecekte seküler etkinliklere yakınlaştırmayacak mı? Yahut Berra Aksa’ya mütevazı bir mevlit töreni yapılsaydı ortada bir sorun kalmayacak mıydı? Buradaki esas çelişki, anne-babanın hayat görüşüyle hayat tarzının çelişmesi mi? Bu vaziyeti kimlik çerçevesinde değerlendirmek eksik kalıyor. Çünkü sorun kimlik sorunu değil. Peki, sorun ne sorunu?

İkinci grup reaksiyonerler, hadiseyi bir estetik sorunu olarak görüyor. Bu grup alabildiğine kentli, orta sınıf, beyaz yaka, plaza emekçisi, seküler, eğitimli bireylerle dolu. İslamcının zerresi yok bu grupta. Bu grubun bir mottosu olsa şu olurdu: “O para öyle mi harcanır?”

Bu grubun tepkisinin özündeki yaklaşım, İslamcıların dağdan inme, sonradan görme oldukları ve para harcamayı bilmemeleri. Üzüldükleri şey ise para ve bu paranın henüz elde edilmiş olması. Sevgili para, keşke bu zevksiz muhafazakârların eline geçme talihsizliği yaşayacağına, rafine zevkleri olan bir “Eski Türkiye” burjuvasının eline geçseydin… Bu kitlenin en belirgin özelliklerinden biri kolaycılığı. Vurması kolay olana vuruyor, görmesi kolay olanı görüyor, asıl düşmanını bilmiyor. Tiktok’taki yoksul gecekondularıyla, yeni gelin evleriyle, kör göze parmak şatafatıyla dikkat çeken mevlitlerle dalga geçmesi bundan. Gösterileni görüyor. En kolay hedefi vuruyor.

Pinterest’te gördüğü birkaç numune, IKEA ürün teşhir salonları, Netflix dizilerindeki yaşantılardan müteşekkil bir estetik dağarcıkla kendini tüketim gurmesi sanan bu kitle, ayrıca dünyayı gezmek adı verilen amorf bir dine inanıyor. Vloggerların, instagrammerların, influencerların yörüngesinde yitip giden cengâverler… Kadersiz yavrucak Berra Aksa’nın sıkıntısı, gustodan yoksun bir ailede doğmuş olması bu kitle için. Fakat en büyük şoku yaşayan da bu kitle. Çünkü inandığı düzen miti gözünün önünde sarsılıyor.

TED konuşmalarından öğrendikleri üzere kendini geliştirenin, inovatif olanın, risk alanın, değişime ayak uyduranın, dil öğrenenin, kodlama yapanın, pasif gelir yaratanın “başarıya” eriştiği dünya tasavvurunda, Berra Aksa anasının karnından “başarılı” doğmuş. Hezeyanlardan oluşan sistem mavi ekran veriyor.

Yukarıda sorunun kimlik sorunu olmadığını belirtip ne sorunu olduğunu sormuştuk. Sorun estetik sorunu da değil. Sorun sınıf sorunu! İster muhafazakâr ister seküler olsun, ister vergimizle zenginleşsin ister emeğimizle, ister incelmiş zevklere sahip klas iş insanları olsun ister hödüğün teki, ister 10 Kasım’da Atatürklü video yayınlasın ister yayınlamasın, hepsini zengin eden biziz. Hiçbiri bizim dostumuz değil. İşsizlikten, yoksulluktan intihar eden, hayatını emeğiyle kazanan fakat zenginin makbulüne hayranlık duymasını da seven bizler…

Başlıkta öfkenin o belirsiz nesnesi demiştik. Öfkemizin asıl nesnesi bu düzen. Öfkemizi hangi sahte gerekçeye gizlersek gizleyelim, günün sonunda varacağı nokta bu. Hiç kötümser değilim, gün geçtikçe yoksullaşan toplumumuzun cebinden eksilen paranın nereye gittiğini görmesi ve bunu tartışabilmesi için zeminin oluşması açısından bu gündemleri önemli buluyorum. Şu an bir çocuğun konuşmaya yeni başlaması gibi ağzımızdan sentaks ve semantikten yoksun “agu gugu” sesleri çıkıyor olsa da bu tartışmaların açtığı yolda daha derinlikli neticelere varılacağını düşünüyorum. Dünyanın muhtelif yerlerinde, hükümetlerine ve zenginlerine söyleyecek sözü, gösterecek gücü olan sınıfdaşlarımızdan daha az haysiyetli değiliz. Buna kendimizi de inandıracağımız günler muhakkak gelecek.


*Bu yazı, ilk olarak medium.com’da yayımlanmıştır.



sayın okur, gönüllü yayıncılığın velinimetlere ihtiyacı olacağını biliyorduk. yazılarımızı okuduğunuz, beğendiğiniz, paylaştığınız için müteşekkiriz. vesaire için maddi destek de sunmak isterseniz, ziyadesiyle minnettar olacağız.