Sinemamızda “The Mukhtar Scene” etkisi

"Bir Başkadır" (Berkun Oya, 2020), Netflix.

Şunu söyleyerek başlamak istiyorum; Bir Başkadır’ı sevecek insanlardan biri olarak görmüşümdür kendimi. Berkun Oya’yı severim, Radikal’deki yazılarından, NTV’den, sonrasında Krek’ten takip ettiğim insanlardan… Toplumsal yapının birçok katmanına temas eden, birçok sınıftan farklı arkadaşları olan biri olarak, Bir Başkadır, adından başlayarak beni yakaladı. İşte dedim, Türkiye’yi anlatan, çokkatmanlı, harika bir iş olabilir. Bu sebeple, biraz önyargılı başladım diziye. İlk yirmi dakikayı geride bıraktığımda sıkıntıları görmüş fakat umutlanmıştım: Çok iyi bir şey izleyebiliriz.

Maalesef öyle olmadı. Nedenini söylemekte sakınca görmüyorum. Berkun Oya iyi bir sinemacı. İyi bir senarist. Ama iyi bir sosyolog değil. Kendisi, “The Mukhtar Scene Etkisi” olarak adlandırabileceğimiz bir tür aura’ya kapılmış görünüyor. E, nasıl olmasın ki? Müzisyenlerimiz, sinemacılarımız, edebiyatçılarımız kendilerini basic politikaya katmanın, topluma yarar sağlayan süper kahraman rolüne soyunmanın hazzından geri duramıyorlar. Hayır diyorlar, müzik yaptık, film yaptık ama insanlara daha kalıcı bir iş, toplumsal barış, refah, yeni bir hayat neden sunmuyoruz? Yetinmiyorlar ve haliyle, o tuttukları, ilmek ilmek ördükleri sinema evreni de, albümler de, kitaplar da, hepsi ellerinden bir bir kayıp gidiyor. Neden? Çünkü artık kendi üretimlerini sabun köpüğü gibi görmeye başlayıp çok daha kalıcı ve politik alanda da karşılığı olan bir şeyler yapmak istiyorlar.

Berkun Oya da kendisinden hiç böyle bir beklentimiz olmadığı halde sosyolojik mutabakat için elini taşın altına koymuş ve bize farklı insanların hikâyelerini aktarmaya girişmiş. Başörtülü bir kadın, başörtülü başka bir kadın, Kürt aile, bir Cihangir ıssız adamı, yogaya giden bir oyuncu. Tabii başörtülülerden biri zaten temizlikçi, Kürt ailenin de aynı zamanda engelli bir çocuğu var… Hikâyemizdeki karakterler bunlar. (Burada tuhaf bir manipülasyona başvurup karakterleri basitleştirerek anlatma yoluna gitmem, küçük bir mızıkçılık ve okurları yanıma çekme yönünde tuhaf bir hamle olarak görülebilir ama inanın öyle değil.)

Dizinin ilk yirmi dakikasında, Öykü Karayel’in canlandırdığı Meryem karakteri bir psikiyatriste derdini anlatıyor. Öykü Karayel yer yer abartıya kaçsa da şivesiyle ve başörtüsüyle zaten açık biri olarak bir başörtülüyü canlandırdığı ve şiveli de olduğu için, kendisine otomatikman verilecek olan “harika oyuncu” payesiyle açıyor diziyi. Bir temizlikçi Meryem. Oya’nın zihninde tekabül ettiği yer belli: başörtülü-şive-Esra Erol-evlilik görünce bayılır-kaynımgil-yengemgil-abimin asker arkadaşı-24 numara geçiyor mu-şeyhim/hocam.

Haftada üç kez temizliğe gidiyor Meryem, temizlik başı iki yüz lira alıyor olsa, eline haftada altı yüz lira geçse, işte onu da geliyor bu psikiyatriste veriyor, seans başı altı yüz TL. Meryem’in evinde, kendisinden çok daha sorunlu, arada intihara kalkışan, saç baş yolan, daha da kötüsü kıbleyi şaşırarak namaz kılan bir yenge var ama psikiyatristin karşısında Meryem oturuyor. Sebebini de söyleyelim… Meryem… üç kere bayılmış… bir yerlerde…

Psikiyatrist karakterimizin adı Peri. Defne Kayalar harika bir oyunculuk çıkarmış ama şivesiz bir karakter olduğu için ve fedakârlık gösterip başörtüsü takma cüretini göstermediği için oyunculuğu pek konuşulmuyor. Biraz da ondan bahsedelim: Robert’te okumuş, sonra fakülte, Amerika, yaz geldi mi hadi Londra’ya, hadi Paris’e, e haliyle Peri’de bir başörtüsü düşmanlığı var. Karşısında başörtülü Meryem dururken o Meryem’in anlattıklarına değil, psikiyatriste gitmek için icazet aldığı hocasına takılıyor. Peri’den önce, Peri ve Meryem ilişkisinde şöyle bir şey çekiyor dikkatimi: Haftada üç kez gittiği temizlik işinin parasıyla Meryem bu seansların ücretini karşılayabiliyorsa Peri bir devlet hastanesinde ya da halkla iç içe olacağı, belediye tarafından fonlanan bir halk kliniğinde çalışıyor olmalı. Bu durumda da “Paris-Londra Peri” ilk kez başörtülü görüyor olamaz (bir önceki sene bir adet başörtülü daha görmüş ama bir yandan da süpervizörüne “Çoğunluk onlar!” diye söylenmeyi unutmuyor). Nihayetinde zaten Oya’nın sosyolojik gözlemi çöküyor. Diziye bir başörtülü koymak yerine, yine cinayet filmleri yazıp eve gelen temizlikçisine “Hiç psikoloğa gittin mi?” diye sorsa, toplum için çok daha faydalı bir iş yapmış olacak.

Gülbin karakterimiz Cihangir’e gidiyor, orada takıldığı bir eleman da var. Gülbin İstanbul Türkçesiyle konuşuyor fakat sonradan öğreniyoruz ki Gülbin Kürt’müş… Kız kardeşi var bir tane, o da başörtülü ve Kürt. Erkek kardeşi engelli. Gülbin Cihangir’e passing—

Peri ve Gülbin’e, Gülbin’in passing’ine dair bir not: Peri gibi insanları, yani Oya’nın zihniyetine göre anneleri tarafından başörtülülerin öcü olarak gösterildiği, Robert’te okumuş, hadi Paris hadi Londra insanlarını başörtülü karşıtlığı üzerinden okumanın modası fazla gerilerde kaldı ve biraz yüzeysel. Bu türden bir kolaycılık, Meryem karakterinde gördüğümüz tektipleştirmeyi de beraberinde getiriyor; Esra Erol’dan bahseden başörtülü ve Robert’te okumuş başörtülü düşmanı. Oysa sadece Paris-Londra hattını arşınlayanlar değil başörtülüleri sevmeyenler; sıradan, hatta bir kuşak öncesinde taşrada olanlar, başörtülü akrabaları olanlar, şehre yeni gelenler ve taşra kimliğini ezmek-yok etmek isteyenler, kendinden utananlar ve kendini Cihangir’de yeniden yaratmak isteyenler… İşte bu sebeple tam da Tülin Özen’in canlandırdığı Gülbin karakteri başörtüsünü sevmeyen bir karakter olabilirdi. Peri bir başörtülü gördüğünde, ona oryantal bir yerden de olsa, kendi okumuş etmiş kimliğinin hayrına dahi olsa, kill your idols’a dayanan, annesinin söylediğine karşı gelen bir yerden şefkat duyabilir; oysa Gülbin, bir başörtülüyü, -overanalyze- öldürmek istediği hasta kardeşi gibi, karşısındaki Peri’ye söylemekten çekindiği başörtülü kardeşini yok etmek istediği gibi yok etmek isteyecektir. Ve böylelikle, başörtülü düşmanlığı artık yirmi kez konuşulmuş bir yerden ele alınmamış, Oya’nın iyi tanıdığı Cihangir’den bir okumaya maruz bırakılacaktı.

yapmış gibi duruyor. Ama hiçbir şekilde Kürt olduğu da belli değil. Renkli gözlerinden kıvırcık saçlarına, şivesine varana kadar, ailesiyle ilgisi yok. Nedenini de artık dile getirmek gerekiyor sanırım: Çünkü başörtülü değil. Bir Başkadır dizisinde başörtüsünü taktığınız an, beraberinde bir şive de elde ediyorsunuz. Karakterimiz Meryem… Abisi şivesiz, yengesi şivesiz, Meryem, büyük üstat Neşet Ertaş gibi g’leri vurgulayarak konuşuyor. Çünkü o bir başörtülü. Ailede tek şiveli o olmak zorunda. Derya Karadaş’ın canlandırdığı Gülan karakterimiz… Başörtülü ve şiveli. Ablası bir sahnede “Edi bese” demek zorunda kaldığında dahi düzgün bir Kürtçe kullanamazken üstelik. Altı doldurulmadan bir yere tıkılan tüm sosyolojik gözlemler, dizi ilerledikçe ve ortaya yazar-yönetmenimizin büyük ihtimalle tanımadığı Kürtler, sakatlar, başörtülüler girdikçe çatırdıyor. Oysa bu ülkede İzmirli köylü de var, başı açık şiveliler de var, Kürtçeyi çok iyi konuşan psikiyatristler de. Köyüne dönmek isteyen açık yenge şivesizken, şehre uyum sağlamış görünen başörtülümüzün şiveli olmasının, şiveli karakterin aynı zamanda temizlikçi ve başörtülü olması dışında ne tür bir açıklaması vardır, bilemiyorum.

Hakkını vermek lazım, iş kendi cemiyetini anlatmaya geldiğinde Berkun Oya iyi bir iş çıkarmış denebilir. En azından kimi cümleler daha organik. “Jo da var” sözünü duyduğunuzda, Oya’nın temizlikçisiyle sohbet etmese de ortamlara girip çıkmış olduğu sonucunu çıkarabiliyor ve hafif gülümseyebiliyorsunuz. Genel izleyiciye hitap eden karakter iyi, ağzından çıkan sözler karaktere oturuyor. Tülin Özen ailesi dışında fena değil. Peri karakteri, karakterin kendinden kaynaklanan sıkıntıları dışında fena durmuyor.

Bu yazı beni çok yordu. Tıpkı Bir Başkadır dizisi gibi. Daha bahsedecek çok şey var; dans eden imam kızı gibi 90’lardan fırlamış sahnelerden “Lonely Shepherd” dinliyormuşsunuz havası veren ve haliyle bir “O-ren İshii!” beklediğiniz soundtrack’e, Sinan Tuzcu ve Nesrin Cavadzade’nin ekranda görünen o dizisinden Oya’nın tülbende sarılı bir tepsi göstermek için böreği bir kaba koydurtmayıp onca yol kadına taşıtmasına… Ama sanıyorum bu kadar yeterli. Toplumsal bir iş ortaya çıkarmak için konunuzun ikircikli ve bir şeylere temas eden bir konu olması yeterli olmayabilir. Yani ancak topluma temas ettiğiniz ölçüde topluma dair bir iş yapabilirsiniz. Aksi halde “biz kocaman bir aileyiz”, “mozaik gibiyiz adeta”dan ötesine geçilemiyor. Yine de temas değerli, toplumun her kesimini içine alan bir dizi fikri fena durmuyor.