Neşe dolu bir müsriflik: Kripto sanat

Görsel: AFP.

Açıklama gerektirmeyecek kadar net olduğunu düşündüğüm bir meseleye dair yazı yazmak zorunda kaldığım için çok öfkeliyim, yine de buyursunlar: “Kripto sanatın çevreyle ilgili sorunları yakında çözülecek, değil mi?” diye soranlara bu yazıyı gönderebilirsiniz.

Tabii bu “çevreyle ilgili sorunların”, hatta kripto sanatın ne olduğunu bilmiyor olabilirsiniz.

Kripto sanat (piyasada para değeri olan) “jetona” bağlanmış, blokzincirinde depolanan (içinde – genellikle – bir görselin ya da bir görsele/dosyaya, o dosyanın yaratıcısına, zaman damgalarına, onunla ilintili sözleşmelere ya da metinlere ve parçayı satın alan kişiye erişilebilecek bir bağlantının bulunduğu) bir metaveri parçası.

Tekil bir kripto sanat parçasına ise NFT [Non-fungible token – değiştirilemez jeton] deniyor. NFT’lerin her birini başlı başına belirli bir değere sahip, ama bir kavram olarak NFT’lerin, Etherium ağının ve kripto paraların piyasa değerinden etkilenen birer resimli oyun kartı ya da koleksiyon öğesi gibi düşünebilirsiniz. Plastik peletlerle doldurulmuş oyuncakların peletsizi gibi.

Kripto sanat, 6 yıllık bir kripto para olan ve (bu yazının yazıldığı 2 Mart 2021, 14.00 itibarıyla) 1 ETH = 1476,21 ABD dolarından işlem gören Ethereum ile alınıp satılıyor (değeri de böyle hesaplanıyor).

Bugüne dek kripto sanatın çevresel maliyetinden bahseden sanatçılar oldu. Sayılar değişebiliyor, ama blokzincirinde sanat eseri üretmek için harcanan enerji miktarı, sıradan bir AB ya da ABD vatandaşının bir haftada, ayda, yılda (hatta nadiren de olsa kimi zaman on yılda) tükettiğine denk düşebiliyor. Tekil NFT’lerin harcadığı enerjiyi ve emisyonlarını buradan inceleyebilirsiniz.

Eşi benzeri görülmemiş düzeyde yükselen hava sıcaklıkları, deniz seviyeleri, buzulların erimesi, nesli tükenen türler, sayısız hava olayı ve iklime bağlı yıkımın başka pek çok işareti söz konusuyken bu tür neşe dolu bir müsrifliğin insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu söylersek abartmış olmayız.

“Sanat piyasasını olağanüstü miktarlarda yakılan enerjiyle yürütmenin” kötü bir şey olduğuna itiraz eden pek kimse yok, ama NFT’lerin bu soruna ne denli katkıda bulunduğuna dair farklı görüşler mevcut.

NFT pazarlarından (eh, burada ufak bir menfaat çatışmasından da söz edebiliriz herhalde) Superrare’in yakın zamanda yayımladığı bir makale size Ethereum’un karbon salımlarının hacimle değil fiyatla ilgili olduğunu hatırlatmayı hedefliyor. Makaledeki bir benzetmeye başvurmak gerekirse, Ethereum ağını bir tren gibi düşünebilirsiniz, koltukları (NFT’ler) dolu olsa da olmasa da hareket edecek. Tabii burada benzetmenin devamındaki kısmı gizliyorlar, dolu bir trenin koltukları daha pahalı, yani Ethereum tüm ağın daha fazla karbon salımı üretmesine neden oluyor.

“Tamam, bazı kötü yanları olabilir,” konusunda herkesin hemfikir olması bir yana, birinin size bu makaleyi yollamasının nedeni aşağıdaki sorulardan birini sormanız olabilir.

  • Yalnız çevreyle ilgili sorunları kripto sanat aracılığıyla çözebiliriz, değil mi?
  • Kripto sanatın diğer yanları faydalıysa, sırf enerji maliyeti yüzünden ondan vazgeçmeye değer mi?
  • Kripto sanatın çevreye zararı fuarlar ve fiziksel ürünlerden daha mı fazla?
  • Kripto sanat pazarı için alternatifler veya yeşil enerji kullanabilir miyiz?
  • Bağımsız sanatçıların kendi eserlerini satacak güce sahip olması iyi değil mi?

Belki buna benzer başka sorularınız da vardır. Bu yazı bunların doğru sorular olmadığını açıklamayı hedefliyor. Ama önce aşağıdaki soruları yanıtlayalım.

Kripto sanat neden bu kadar enerji harcıyor?

Kripto sanatın enerji maliyeti, Ethereum blokzincirinde “üretilebilecek” veya enerji tüketimine bağlı bir para birimiyle alınıp satılan başka herhangi bir şeyden fazla değil.

Neden böyle? Çünkü büyük kripto paralar (özellikle de Bitcoin ve NFT’lerin alınıp satıldığı Ethereum) piyasa değerlerini belirlemek için “emek ispatı” denen bir protokol kullanıyorlar.

Emek ispatı temelde bilgisayar ortamındaki bir eforun “ispatlayıcı” (görevi yerine getiren sistem) tarafından sarf edildiğinden emin olmanın yollarından biri. Bu fikir, ilk olarak 1993’te, istenmeyen iletiler ve bot’lardan kurtulmak için ortaya atılmıştı. Emek ispatı kullanıcıların fark edeceği bir şey değildi, ama hizmeti engelleme saldırıları için gerekli binlerce talebin gerçeğe dönüşmesini zorlaştırıyordu. Bilgisayarınız için tasarlanmış bir bulmacaya benziyordu.

2009’dan itibaren emek ispatı (herkese açık bir hesap defteri olarak tanımlayabileceğimiz bir teknoloji olan blokzinciriyle birlikte) çok farklı bir amaçla, Bitcoin adı verilen dijital para birimini üretmek için kullanılmaya başladı. Bu fazla basit bir açıklama olsa da bitcoin üretmek için “madenciler” özelleştirilmiş bilgisayarlarından bu emek ispatı bulmacalarını tamamlamalarını istiyor, bir yandan da blokzincirinde bloklarını onaylatmak için birbirleriyle yarışıyorlar. Bulmaca çözülürse (bu da nadiren oluyor), madenci yeni bir kripto para elde ediyor. Bilgisayar ne kadar çok “çalışırsa” – yani enerji harcarsa – o kadar rekabetçi oluyor. Bunu piyango gibi düşünebilirsiniz, her kilovat saat de birer bilet. İşte bu sürecin tamamına madencilik deniyor.

Aslında her şey zararsız başlamıştı, 2009’da madencilik boşta bırakılan bir dizüstü bilgisayarın yapabileceği bir faaliyetti. Oysa blokzincirindeki blokların madenciliği, giderek zorlaşacak şekilde tasarlanmıştı. Nitekim ağ büyüdükçe üretilen yeni kripto para oranı sabit kaldı (Bitcoin için konuşursak, her 10 dakikada yaklaşık bir blok üretiliyor).

Madencilik faaliyeti yürüten daha çok bilgisayarın yarattığı sorun, emek ispatı bulmacalarının giderek zorlaşmasıyla çözülüyor. Madenciler daha çok bilgisayar alıyor, daha iyi grafik işlemci birimleriyle çalışıyor. Bulmacalar zorlaşıyor. Madenciler elektriğin ucuz olduğu yerlere taşınıyor. Bulmacalar zorlaşıyor. Madenciler büyük depoları tadilata sokuyor, yük konteynerlerini havalandırma tertibatıyla donatıyor. Bulmacalar zorlaşıyor. Hem de ne zorlaşıyor.

Kripto para piyasasının başlangıcından bu yana on yıldan fazla zaman geçmiş, şu an elimizde Arjantin’den daha fazla enerji kullanan bir finans ağı var, düzenleyici bir yapı ya da federal düzeyde bir denetim ise söz konusu değil.

Tabii bu sorun yeni değil, zıvanadan çıkmış bir emek ispatı sisteminin neden olduğu ekolojik yıkımla ilgili neredeyse kripto paralar ortaya çıktığından beri yazılıp çiziliyor.

Uzun vadeli ve soyut bir meseleden bahsettiğimizi düşünüyorsanız da bu yıkımın somut, cismanileşmiş bir maliyeti var. Nex Mexico Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, 2018’de her 1 dolarlık Bitcoin ABD’ye sağlık ve iklim açısından 0,49 dolar zarar veriyordu. Bu maliyete katlanmak zorunda kalanlar da çoğunlukla kripto para madenciliğinin getirisinden hiçbir pay almayanlardı.

Kripto para nasıl değer yaratıyor ve bu durum neden sorun teşkil ediyor?

Kripto paralar yaklaşık on iki yıldır bizimle, fiyatları da ilk günden bu yana ciddi biçimde arttı. Özellikle Bitcoin’in yükselişi dikkat çekiciydi, 2009’da 100 dolar edecek Bitcoin’in şu anki değeri 488.100.000 dolar. Bu denli göz kamaştırıcı yükselişler her kripto para için geçerli değilse de (binlerce kripto para var, her para birimi gibi onlar da dalgalanıyor) genel trend bu yönde. Kripto sanatın alınıp satılmasını sağlayan Ethereum’un değeri, piyasaya sürülmesinden bu yana %354086 arttı.

Değerdeki bu yükselişi açıklamak için işaret edilebilecek pek çok neden var, herkes tarafından benimsenmek, yasadışı işlemlerde kripto paranın sağladığı anonimlik, hızla kâr elde etmek için fiyatları manipüle eden çok sayıda dolandırıcı olması gibi. Tabii çok basit ve bariz bir neden daha var, o da savurganlığı. Elde edeceği değer için başka bir değerin (elektrik fiyatının) harcanmasını gerektiriyor, üretim aşamasında da o değerin tamamını üzerine alıyor.

Emek ispatı geleceği ipotek altına alıyor.

Bir kripto paranın enerji maliyeti mevcut fiyatına bağlı. Bunun nedeni de kripto paraların madencileri teşvik etmek üzere tasarlanması, eğer bunlar birbirine bağlı olmazsa Bitcoin üretmenin potansiyel getirisi üretmek için harcanan elektrik fiyatının altına düşebilir.

Bu yüzden de Bitcoin’in finansal getiri sağlamaya devam etmesi için kripto para üretmenin giderek zorlaşması şart. Kripto paralara yatırım yapanlar (geleceğe dair yapılan her spekülasyon gibi), yarın bu kaynağı elinde tutmanın onu üretmekten daha iyi olacağına dair bahis oynuyor.

Kıtlık çekmeye mecbur olmadığımızı düşünsem de kötü iktisadi politikalar ve inanılmaz seviyelere çıkan gelir eşitsizliği yüzünden tam da böyle yaşıyoruz. Kriz zamanı temel gıda maddelerinin fiyatlarının artışını gören kimseye benzer bir darlığın piyasayı nasıl etkileyeceğini anlatmaya gerek yok.

Öte yandan dijital bağlamda darlığın inşa edilmesi gerekiyor, blokzincirindeki bir sonraki bloğun bir öncekinden daha zor üretilmesini talep eden hiçbir etmen yok. Hatta tam tersi olmalı, bilgisayarlar giderek daha verimli ve güçlü hâle geliyor. Yani darlıklar tamamen yapay, çalışmaya ve getiri sağlamaya devam etmek için sürekli daha çok enerji, daha çok kaynak talep eden bir süreç bu, tek amacı da yarın daha da pahalılaştığından emin olmak, bu da bugünün savurganlığını iyi bir yatırıma dönüştürüyor.

İşte kripto para bu yüzden değerli. İleri teknolojiyle ilgisi yok. Bir mucize söz konusu değil. Spekülasyon olmadan geleceğe dair yapılan bir spekülasyon bu, o kadar. Tahmin etmeye gerek yok, çünkü yarın daha da savurgan hâle geleceğini biliyoruz, teknolojinin fıtratı bu.

Kripto paraların tek yaptığı şey, gelecekte erişilemez hâle getirip soyutlaştırdığı kaynakları piyasaya dahil etmek.

Emek ispatının alternatifi yok mu?

Elimizdeki tek düzen emek ispatı değil. Onun en büyük alternatifi hisse ispatı (Hİ), nitekim kripto paraların ekolojik maliyetinden bahsederken lafın hisse ispatına gelmesi pek uzun sürmüyor.

Emek ispatı bir sonraki kripto parayı kimin üreteceğini belirleyen bir piyangoya katılmak için enerji yoğunluğu giderek artan bulmacaların çözülmesini talep ederken hisse ispatında farklı bir yaklaşım söz konusu. Hisse ispatı piyangosuna katılım hakkı bir sistemin içinde bulunan, genellikle bağımsız bir cüzdanda duran “elde tutulan hisseler” aracılığıyla azar azar dağıtılıyor.

Kâğıt üzerinde harika. Buyursunlar, ekolojik sorunumuz çözüldü!

Öte yandan hisse ispatıyla üretilen para birimleri de emek ispatıyla üretilen para birimleriyle aynı kavramsal çerçevede işliyor. Hisse ispatıyla üretilen para birimlerinden bazıları işe yarasa da bugüne dek hisse ispatının en standart kullanımı emek ispatının ona işaret edip “Yakında orada olacağız,” demesi oldu.

Ethereum neredeyse var olduğu günden bu yana hisse ispatına geçeceğini söylüyor. O kadar uzun zaman oldu ki “Eth 2.0 Hİ Çok Yakında!” tekrarlanan bir şakaya dönüştü. Tüm bu süre boyunca ne zaman emek ispatının ekolojik maliyetinden bahsedilse hisse ispatı tepenin hemen öbür ucundaki kurtuluş olarak ağızlara sakız oldu, birkaç ay daha sabretsek ağın tamamının yemyeşil olacağı söylendi durdu.

Bu sırada Ethereum ağlarının yıllık enerji tüketimi 24,43 teravat saat etrafında dolanıyor, bu da neredeyse Ekvador’un tümündeki tüketime eşit. Ethereum bir gün bu geçişi yapabilir, ama bizim gerçekten de bekleyecek zamanımız yok.

Hisse ispatı göstermelik bir hedef olarak hep değerliydi, hâlâ da öyle, ama onunla – ve diğer ispatlarla – ilgili daha bariz sorunlar da var: Hiçbiri kripto paraların zaten var olan zenginliğe dayanmasından kaynaklanan sorunları çözmüyor.

  • Hisse ispatıyla üretilen paralar “piyango bileti” dağılımını belirlemek için birçok mekanizma kullanıyor, oysa iş temelde cüzdanınızdaki her kripto para için bir piyango biletine denk geliyor.
  • Kapasite ispatı, uygun sabit disk parçası başına piyango bileti veriyor.
  • Atama ispatı, sahip olduğunuz akıllı cihaz ya da nesnelerin interneti tüketici elektroniği ürünü başına piyango bileti veriyor.
  • Bağış ispatı, hayır kurumlarına yaptığınız bağış başına piyango bileti veriyor.

Buradaki sorunu siz de görebiliyorsunuzdur, zaten zengin olanı, zaten satın alabilecek güce sahip olanı, zaten artık sermayeye sahip olanı ya da zaten devasa bir bilgisayar gücüne erişebilenleri daha da ödüllendirmeyen bir düzen yok. Her biri gücü, zaten güçlü olanın eline veriyor.

Bu aynı zamanda iklimle ilgili bir mesele.

İklim adaleti toplumsal adalet demek. İklimin yarattığı yıkımı en yoğun hissedenler ondan sakınmaları sağlayacak araçlara sahip olmayanlar. Kaynakları elinde bulunduranlar ise bütün bunları görmeyecekleri bir yere rahatlıkla defolup gidebiliyor.

İklim adaleti liderliği ve gücü, iklim felaketinden en kötü etkilenecek insanlara vermek anlamına gelmeli, bu gruba gençler, Küresel Güney’de, kıyı bölgelerinde ya da tarım bölgelerinde yaşayanlar, yoksullukla boğuşanlar, ötekileştirilmiş toplulukların parçası olanlar, özellikle de nesiller boyunca karmaşık yerel ekosistemleri kaynakların istihracına dayalı, kontrolsüzce artan bir yıkıma yol açmadan yönetmek konusunda deneyim edinmiş yerli topluluklar dahil.

Mesele denetimsiz sermaye kazancını paraya çevirmek ve piyasaya sürmek için (sürdürülebilir de olsa) modeller inşa etmek değil. Kripto paralar hiçbir zaman iklim adaletine hizmet etmeyecek.

Bunun nedenlerinden biri kripto paraların bir tür saadet zinciri olması. Bir kripto para piyasasında piyasaya sizden sonra giren insanlar üzerinden para kazanıyorsunuz. Bu benim sosyalist okumam değil (merak etmeyin, ona da geleceğiz), oluşturulma biçimleri tam da böyle. Bir saadet zincirinden farklı olarak tamamen yıkılacağı kesin değil, ancak değerin artmaya devam etmesi için daha fazla insanın ağa katılması, paraları kullanması, onları üretmek için birbiriyle yarışması şart.

Emek ispatıyla üretilen paralar yatırımcılardan giderek daha da büyük bilgisayar gücüyle piyasaya girmelerini talep ettiği için kendimizi enerji kullanımının ve ekolojik yıkımın kontrolsüzce arttığı korkunç bir döngüde bulduk. Aynı sistemden devasa bilgisayar gücünü çıkarsak dahi ilk girenler ve hâlihazırda zengin olanlar kârlı çıkıyor, hemen katıldıkları takdirde zengin olabileceklerine ikna olup girenlerin sırtlarına basarak yükseliyorlar.

Belki işin ekolojik felaket boyutu azalıyor, ancak emek ispatıyla üretilmeyen kripto paralar yine de iktisadi darlığın yükünü güvencesiz insanların üzerine atan birer saadet zinciri.

Peki, gelelim kripto sanata. 

Bu yazının ilk yarısında kripto sanattan ziyade kripto paralara odaklandım, çünkü kripto sanatla kripto sanatla ilgili sorunları anlamak için kripto para piyasasında değerin nasıl işlediğini anlamak önemli.

Bir diğer sebep ise şu: Kripto sanatı kripto paradan ayıran tek bir işlevsel unsur var, o da değiştirilebilirlik.

Bitcoin değiştirilebilir bir jeton. Farklı bir bitcoin ile takas yaparsanız, hâlâ “bir bitcoin”e sahip oluyorsunuz. İkiye bölünebilir, o zaman da yarım bitcoin’e sahip olursunuz.

Kripto sanatın (değiştirilemez jeton ya da NFT) trampası ise piyasaya girmeden mümkün değil. Aynı değere sahipse bile başka bir NFT’yle aynı şey değil. İkiye bölünemez. Ayrıca NFT’nin sözleşmesi ve metaverisi (ilişkili olduğu görsel, yaratıcısı, tarihi, sahibi vs.) de blokzincirine gömülü, kripto sanatı “sanat” yapan da bunlar.

Herhangi bir şeyi NFT’ye dönüştürmek mümkün. Bunun anlamı, o değiştirilemez jetonun metaverisi; albüm, bilgisayar oyunu karakteri skin’i, görsel, url, ev ya da sözleşme gibi dış dünyaya ait bir aktif varlığa işaret eden bilgiye sahip. İçine bir şey gömmeden NFT üretmek de mümkün.

NFT üretmek için onu “basmanız”, yani blokzincirine kaydettirmeniz gerekiyor. NFT basmak enerji gerektiriyor, gerçi yalnızca soyut anlamda, çünkü bir blok olarak çözülmesi enerji gerektiren birçok başka işlemle birlikte paketleniyor, bu da NFT piyasasının suçu üstlenmemesini sağlayan, kümelemeye dayalı bir tertipten ibaret.

Superrare’in trenlerle ilgili benzetmesine tekrar başvurmak gerekirse, koltukların ne kadarı dolarsa dolsun Ethereum treni 5 dakikada bir çalışıyor (yeni bir bloğun basılması bu kadar sürüyor). Tabii size trenin acayip küçük, koltukların da fazlasıyla değerli olduğunu söylemiyorlar. Ethereum ağı saniyede aşağı yukarı 14 işlemi (koltuğu) destekliyor, üreticilerin hepsi bu koltukları alabilmek için teklif savaşı vermek zorunda. Bu teklif savaşı üreticileri içinde belirli bir işlem olan blokları hesaplamaya itiyor, bu da hem belli başı bloklar için çalışan üreticilerin sayısını artırıyor hem de emisyonları doğrudan artırıyor.

Her hâlükârda sanatçılar bu enerji maliyetini dengelemek için “işlem (gaz) ücreti” ödüyor.

Bu ücretler ağ kullanımına göre 40 ila 1000 dolar arasında değişiyor. Bunlar piyasaya girmek için genellikle sanatçının üstlendiği maliyetler, satışa dönüşeceğinin garantisi yok, nitekim pek çok NFT basılsa da satılmıyor, buna rağmen sanatçının bunu ayrıcalık kabul edip ödeme yapması gerekiyor.

NFT blokzincirine girdiği anda onu dijital cüzdanında bulunduran kişi onun “sahibi” oluyor. Dijital dünyada mülkiyet çetrefil bir kavram olsa da her tür mülkiyet ilişkisi gibi (gerek fiziksel, gerek başka türlü) toplumsal bir sözleşme üzerinden özetlenebilir. NFT, “Bu jetonun ve ona bağlı metaverinin sahibi benim, onunla istediğimi yapabilirim, buna piyasada tekrar satmak da dahil,” diyebilmenizi sağlayan bir sertifikadan ibaret.

NFT teknolojisinde mevcut telif haklarına saygı duyulduğunu garanti altına alacak hiçbir şey olmadığını belirtmek büyük önem taşıyor (eserlerinin onayları olmadan basılıp satıldığını fark eden sanatçılar var, kimi zaman adları bile olduğu gibi kullanılıyor!), ayrıca NFT’lerin “akıllı sözleşmeleri” blokzincirindeki davranışların kontrol edilmesini sağlıyorsa da yasal yönden bağlayıcılıkları yok, nitekim konuya dair içtihat da mevcut değil.

NFT basmak; ilintili belgenin, görselin, albümün ya da gif’in çoğaltılmasına ya da dolaşıma girmesine engel olmasa da bu toplumsal sözleşme gereği nüshalar, mülkiyeti elinde bulunduran kişide olmadığı için “orijinal” kabul edilmiyor.

Bu durumla ilgili farklı görüşler var. Pek çok NFT sanatçısı görsellerini paraya çevirmekten memnun, bazı insanlar burun kıvırarak bunun sahte bir tür mülkiyet olduğunu, online belgelerle ilgili bir şeyi değiştirmediğini söylüyor (bunun yasa nezdinde nasıl çözüleceğini göreceğiz), pek çok kişi de dijital nesneler üzerinden yapay bir darlık oluşturulmasından dehşete düşüyor.

Benim son gruba girdiğimi tahmin edebiliyorsunuzdur.

Dijital dünyada sanat eserleri üretmeye kripto paralar ortaya çıkmadan uzun süre önce başladım, belki de en önemli olayımız böyle bir darlığın olmamasıydı.

Dijital belgelerin pek de bir esprisi yok. Örneğin (sanat eserine ek olarak elin, kalemin, mürekkebin, hamurun, ormanın tarihini içeren) bir kâğıt parçasına göre içinde çok daha az bilgi barındırıyor, sonsuza dek gözler önüne serilmiş o birbiriyle bağlantılı somutluğa sahip değil. Dijital bir belge çok daha yoksul. Fiziksel bir çizimi oluşturan ufacık unsurlara erişene dek dijital bir belge çoktan birlere ve sıfırlara bölünebiliyor.

Ayrıca dijital belgelere erişmek ve onları muhafaza etmek güç gerektiriyor, zaman geçtikçe ve yeni işletim sistemleri, eklentiler ve standartlar bir şeyleri görüntülenemez kıldıkça (genellikle on yılda bir oluyor) bu dengesizlik büyüyor. Buna ek olarak verilerin ve depolama ortamlarının bozulmasına (örneğin bir CD-ROM’un raf ömrü yirmi yıldan az) karşı savunmasız.

Dijital belgelerin ve sanatçıların avantajı çoğaltılabilirlik. Orijinal belge diye bir şey yok. Bir metni, 3 boyutlu modeli ya da oyunu kopyalayıp size verdiğimde artık ikimiz de orijinal kopyaya sahibiz. İkimiz de deneyimi ilk elden yaşıyoruz. İkimiz de eserin kendisiyle ilişki kuruyoruz, ikinci el belgelemeleriyle değil.

İşte bu! Tek numarası bu! Dijital sanatçılar belirli bir ağda çoğalabilecek, ne kadar çok sayıda insan tarafından elde edilirse edilsin değerini yitirmeyecek ya da doğrudan yaşanan deneyimin kattığı havayı bozmayacak eserlere sahipler. Dijital dünyada çalışmanın yegâne faydası bu.

Bunun yerini fiziksel sanat piyasasının en kötü yanlarını yeniden üretme fırsatının aldığını görmek beni dehşete düşürüyor, artık “orijinal” nadir (hatta eşsiz) olduğu müddetçe kullanışlı, az sayıda bulunduğu müddetçe değerli.

Sonuçta sen de bu toplumda yaşıyorsun

Ne zaman kripto sanatın ekolojik maliyetinden bahsedilse, biri şu sorularla geliyor: “Peki, ya arabalar? Ya nakliye? Ya fuarlara uçakla gitmek? Bütün bunların yol açtığı karbon ayak izi çok daha kötü değil mi?”

“Kapitalizmi eleştiriyorsun, ama sen de toplumda yaşıyorsun, ne iş?” sorusundan hallice olsalar da bunları cevaplamak istiyorum, çünkü evet, bunlar devasa karbon ayak izlerine yol açıyor, birinin daha sosyal medyada beni etiketleyerek bunları yazmasına tahammülüm kalmadı.

Bu yaklaşımla ilgili birkaç yanlış nokta var.

Öncelikle o sırada konuşulan meseleden daha kötü şeylerin olması keşif değeri taşımıyor. Hem kripto paradan hem kapitalizmden hem de fuarlardan nefret edebilirim. Hepsine yerim var.

Toplumun kapitalizmle, sanat dünyasının sanat piyasasıyla kurduğu bağı koparmak uzun ve meşakkatli bir iş. Oysa toplumsal sistemlerimize girmeden önce zararlı bir teknolojiye bakıp onu reddetme şansına o kadar nadiren sahip oluyoruz ki. NFT’ler olmadan da yapabiliriz. Hâlâ şansımız var.

İkincisi NFT piyasasının fuarların yerini alacağı kesin değil (örneğin “arabaların” yerini almayacağı ise kesin).

Aksine, sağlam bir NFT piyasası (alınıp satılan eser estetik, kavramsal ve duygusal özellikleri üzerinden öne çıksa da) yatırım, spekülasyon ve satıştan ibaret olan fuar ya da birinci sınıf galeri fikrini destekliyor.

Birinci sınıf galerilerde ya da fuarlarda satın alınan sanat eserlerinin tümü müzayede evlerinde kâr etmeye yönelik değilse de bu tür mekânlarda görülen sanat eserlerinin tümü açık artırmalarda satılmaya müsait.

Satın alındıklarında bu sanat eserleri işlemin tamamlandığını ve eserin gerçekliğini gösteren birer belgeyle birlikte geliyor, genellikle de “iyi bir fırsat” (sanatçının işleri X veya Y galerisinde sergilenmiş, değeri bilinmiyor, harika bir yatırım fırsatı) oldukları söyleniyor. O andan itibaren de işin gelecekteki işlevi (bir sanat eseri, depoda saklanacak bir yatırım, vergiden düşülecek bir şey ya da hepsinden biraz) tamamen alıcıya bağlı, sanatçıya değil.

Kimilerine göre sanat piyasasının aniden NFT’lerle ilgilenmeye başlaması piyasayı kısmen alıcıların ilgisini çekmek için onları Basel’de yedirip içirmek yerine başka modeller bulmaya iten karantinayla ilgili, oysa ben sanat piyasasının paranın kokusunu almaktaki becerisini yadsımamak gerektiğine inanıyorum.

Tek tahmin hakkım olsa, NFT piyasasının hiçbir şeyin yerine geçmeyeceğini (israfla dolu o fuarların kapanmasına sebep olmayacağını), onun yerine kıvrılıp fuarların ve galerilerin mevcut sözleşmelerinin içine sıkıştırılacağını iddia ederdim. Bunun nedeni şu: Kripto sanat, sanat piyasasının mevcut işleyişiyle harika bir uyum içinde.

Birinci sınıf galerilerdeki eserler gibi NFT’ler de sanat eseri olarak, kişisel koleksiyonları geliştirmek adına, estetik, kavramsal ya da kişisel sebeplerle alınıp satılabilir. Öte yandan her biri baştan likitleştirilmek üzere, yani önce aktif bir varlık, sonra sanat eseri olarak üretiliyor. Onlar dolar işaretlerine eklenmiş görseller, tam tersi değil.

Üçüncü nokta, yeşil enerji çözümü.

Emek ispatı madenciliğinin %39’unun yenilenebilir enerjiyle çalıştığı, bu sayının daha fazla ilgi, yatırım ve zaman harcanırsa artabileceği belirtiliyor (2019’da bir kripto para yatırımcısı, özellikle Bitcoin için bu sayının %74’e kadar çıkabileceğini vurgulamıştı). Böyle olsa kripto sanat piyasası etik açıdan daha geçerli hâle gelir mi?

Yeşil enerji toplumun geleceği için çok önemli, ama bedava enerji demek değil. Güneş pilleri, rüzgâr türbinleri, hidroelektrik barajlar ve termal kameralar; madencilik, imalat ve inşaat için ekolojik açıdan hâlâ batık maliyet. Genelde olduğu gibi daha iyi alternatifler, ama en iyisi değiller. En iyisi tüketimi olabildiğince azaltmak.

Ayrıca kripto para madenciliğinin “yeşil enerjisi” genellikle ayrı bir güç nakil şebekesinde çalışmıyor. Yeşil enerji kaynaklarını kullanmak, hâlâ evlere enerji sağlamak için kullanılan sistemden enerji çekmek anlamına geliyor, bu da hem maliyetleri artırıyor hem de kömür, petrol ve doğalgaz da dahil olmak üzere yeni enerji elde etme projelerini teşvik ediyor, bu projelere para sağlıyor.

(Kişisel bir not: Bu yazıyı Teksas’ın güney kıyısında yazıyorum. Şebekenin kötü yönetilmesi, yetersizlik ve açgözlülük yüzünden elektriklerimiz bir hafta süren kesintilerin ardından yeni geldi.)

Dördüncü nokta, hayat tarzımızla dengelemek.

Meşrulaştırmak için sıklıkla kullanılan ifadelerden biri şu: “NFT’lerden elde ettiğim geliri hayatımdaki diğer müsrifliklerimi değiştirmek için kullanıyorum.” Sanatçıların sürekli bu yaklaşımı benimsediklerini, “Artık işlerimi satmak için uçağa binmem gerekmiyor, böylece dengeliyorum,” ya da “Araba kullanmıyorum, pahalı malzemeler ithal etmiyorum,” ya da “Basılı eserlerin nakliyesi de pek çevre dostu sayılmaz!” gibi şeyler söylediklerini görüyorum.

Burada sayılarla ilgili bir sorun var. Enerji tüketiminizi NFT basmanın maliyetini dengeleyecek kadar düşürmek hiç kolay değil. NFT’ler öyle bir israfa yol açıyor ki basılan bir NFT’nin bir çırpıda yaktığı karbonu biriktirmek için yıllar boyunca dikkatle planlama yapmak gerekiyor.

Bu yüzden de bazı sanatçılar karbon dengeleyecek kredileri tercih ediyor, satışlarının bir kısmını orman restorasyonu, vahşi yaşamın korunması, yeşil enerji yapılandırması ya da vicdanınızın rahatlığını satın almanızı sağlayabilecek binlerce yeşil badana projesinden biri için harcama vaadinde bulunuyorlar.

Karbon dengelemek diye bir şey yok, bunu ne kadar söylesem az. En azından sizin kontrolünüzde olan yaşam tarzı değişikliklerinin aksine, karbon dengeleme faaliyetleri görebilecek kadar yaşayıp yaşamayacağımız belli olmayan ikiyüzlü bir gelecekteki ikiyüzlü faydamız gözetilerek hesaplanıyor. Ağaç dikmek onun hayatta kalacağını, serpileceğini, ormanın tazeleneceğini garanti altına almıyor. Ayrıca karbon dengeleme endüstrisinin neredeyse hiçbir denetleme mekanizması yok, çoğunlukla o ağaçlar hiç dikilmiyor. Bu da belgeleriyle ortada.

Karbon dengeleme faaliyetleri vaat ettiğini yerine getirmiyor, bir şey dengeledikleri yok. Dengeleseler bile bir yandan zararlı bir sistem inşa ederken onu hayat tarzınız ya da kredilerinizle dengeleyemezsiniz. Siz şahsen eşitlemenin bir yolunu bulsanız bile bunu yapmak için gücünüzü tamamlanmış emek ve harcanmış fiziksel kaynaklarla bağlantılı değer konusunda fazlasıyla ısrarcı bir dünya görüşüne teslim ettiğiniz gerçeği değişmez.

Bunu yapmak, doğrudan kontrol edebileceğiniz ve edemeyeceğiniz unsurlara sahip kripto para kavramını desteklemeniz anlamına geliyor. Bu dünyaya başkalarını da çağırıyor. Enerji birikiyor.

Bu, sanatçı ve birey olarak “Enerji yakmanın değer ürettiğine inanıyorum,” demeye denk düşüyor. Bunu yaparak “Bence buna değer,” demiş oluyorsunuz.

Beşinci nokta, daha verimli NFT.

Herkes “daha verimli NFT’ler bulmaktan” bahsediyor. Bulana ödül bile var!

İsrafı azaltmanın farklı yolları var, blokzincirindeki blok boyutlarını tekrar değerlendirmek, öncelik için ödenen işlem ücretlerini kaldırmak, optimizasyonları ölçeklendirmek, Ethereum olmayan blokzincirlerine geçmek gibi.

Çok yakında daha yavaş, endişeleri daha çok dikkate alan bir NFT basma ve satma modeli yaratmak için bu adımları atan, “daha etik” bir NFT piyasasının çıkacağına eminim (Foundation.app Ekim 2020’de xDai’ye geçtiğini gururla duyurdu, Mart 2021’den önce sessiz sedasız Ethereum blokzincirine döndü).

Çevre dostu, enerji israfını ciddi ölçüde azaltan bir NFT isteği tek başına kötü bir fikir değil. Sorun şu, biz bunları nasıl yapabileceğimizi zaten biliyoruz. Enerji israfını azaltmanın, blok boyutlarını yeniden değerlendirmenin, yan zincirler kullanmanın, alternatif ispat yollarına geçmenin yollarını biliyoruz. Teknoloji mevcut, piyasa henüz onu kullanmıyor.

Nitekim kripto paralar ve kripto sanatın çevre için zararlı olması tesadüf değil, bu hantal makineye atılıverdiler ve çıkarılamıyorlar gibi bir durum yok (gerçi emek ispatına dayalı bir sistem bunu neredeyse garanti altına alıyor). Ayrıca bu maliyetleri makul bir miktara çekebilsek dahi kripto paralar ve kripto sanat tam da enerji yaktıklarından ötürü bu denli değerliler.

Genel bir şiarı hatırlatmak gerekirse, bir sistemin amacı ne yaptığıdır. Kripto paralar da batık enerji maliyetini geleceğe dönüştürüyor.

İnşa ettiğimiz değer sistemi buysa, hapı yuttuk.

İstediğimiz bu değil

Kripto sanatın ve kripto paraların mevcut ekolojik maliyeti hem çok gerçek hem de çok yüksek. Bu enerji maliyetini sınırlandırmak için bazı adımlar atılabilirse de kripto piyasası hâlâ değeri harcanmış fiziksel kaynaklara bağlayan bir değer sistemine dayalı.

Jeton basmanın maliyetini istediğiniz kadar azaltın, bunu yaparken yeşil enerji yüzdesini istediğiniz düzeyde artırın, bu ilişkiyi bozmanın bir yolu yok.

Kendisini yalnızca bugüne dek yatırım almak için somut anlamda neyin yakıldığı ve gelecekte somut anlamda neyin yakılması gerekeceği üzerinden anlayan bir sistemin inşa etmemiz gereken; değerle israfı ayıran, ücret için emek birimlerinin alınıp satılmadığı gelecekte hiçbir yeri yok.

Ayrıca, ekolojik meselelerin ötesinde, kripto sanatın diğer özellikleri de son derece endişe verici.

Kripto sanat, dijital sanat eserlerini ilk olarak parasal değere sahip birer jeton olarak görüyor, içerik ve kavram piyasada değere sahip aktif bir varlığa kıyasla geri planda kalıyor.

Kripto sanat, dijital nesneler piyasasında yapay bir darlığa sebep oluyor, yeniden satmak amacıyla sahip olunabilen bir “orijinal” yaratıyor.

Kripto sanat mevcut sanat piyasalarının en kötü özelliklerinden bazılarını yeniden yaratıyor, şansı yaver gidenlerin ya da oyuna dahil olabilecek paraya ve bağlantılara sahip olanların süper starlığıyla hiçbir getiri elde etmeyen birçok insanın gerçekliğini yarıştırıyor.

Kripto sanat fikri mülkiyeti korumuyor, ayrıca hak sahibinin rızası olsun ya da olmasın, telifli eserlerin NFT olarak üretilip satılmasını engelleyen düzenleyici bir yapı yok. NFT üretildiği anda onu blokzincirinden ya da ikincil piyasadan çekmek mümkün değil.

Kripto sanatın akıllı sözleşmeleri hiçbir yasal güvence sağlamıyor, NFT’nin içine yerleştirilen ve “yeniden satışlardan sanatçılara pay vermeyi” ya da “galeri çalışanlarının zararını tazmin etmeyi” düzenleyen maddeler tamamen alıcının iyi niyetine bakıyor.

Kripto sanat, sanatçıları değil yatırımcıları ödüllendiren sistemiyle yalnızca ilk giren birkaç sanatçıyı zengin ediyor. İyi işleyen bir NFT piyasasının yarattığı değer sistemi resmen ayıp. İşin oraya gelmesine müsaade edemeyiz.

Tek şansımız, işkembeden atılmış bu düzeni reddetmek. “Benim teçhizatım güneş enerjisiyle çalışıyor,” ya da “Her kripto para için ağaç dikiyoruz,” ya da “Hisse ispatına geçiyoruz,” ya da “Daha az zararlı NFT bulana ödül vereceğiz,” ya da “Benim akıllı sözleşmem uygulanabilir bir alternatif,” laflarını bırakalım.

Liberalizmin şahikası bu; temelden bozuk, açgözlü, hiper-kapitalist modellere dayanan bir sistemin her zaman zarar vereceğini içselleştirmektense en kötü sorunları çözdüğümüz (en baştaki kokan balığı çıkardığımız, daha iyi düzenleyici yapıları yürürlüğe aldığımız) takdirde sistemin çalışabileceğini düşünen reformist bir yaklaşım.

Uygulanabilir tek seçenek ahlaki açıdan tümden reddetmek. Daha azı (satmak, koleksiyon yapmak, NFT satan sanatçıların işlerinin bağlantılarını paylaşmak, evet, hatta ekolojik açıdan daha az yıkıcı bir model bulmak) bu platformun en kötü yanlarını hâlâ güçlü bırakıyor. Bir de ahlaki açıdan gri bir alan olduğunu varsayıyor (“Aa, en sevdiğim sanatçı da oradaymış, belki o kadar da kötü değildir,” ya da “Bu insanın çevreye önem verdiğini biliyorum ve o da burada, belki de benim bilmediğim bir şey biliyordur.”).

Sanata değer de para da vermeyen bir dünyada yaşamaya çalışmanın yarattığı çaresizliği ve buradan kaçış imkânının ne denli ilgi çekici olabileceğini anlıyorum. Sanatçıların; sağlıklarını, akli dengelerini, yaratıcı bütünlüklerini zora sokmadan diledikleri eseri ortaya koydukları için ödüllendirildikleri bir dünyayı görmeyi gerçekten istiyorum. Bu yalnızca politik görüşüm değil, hem bana hem de sevdiklerime doğrudan faydası olacak bir hayal. Yola devam etmem için inanmam gereken gelecek bu.

Buraya gelmemizin yolu ise hep birlikte güçlenmekten, evrensel temel gelir, erişilebilir sağlık hizmetleri, savaş hâlinin ve kolluk faaliyetlerinin azalması, konutların nadirliğinden ve kiralardan faydalanmaya çalışmayan, iyi denetlenen bir emlak piyasası, gıda programları, çevre koruma faaliyetleri ve zenginlere gerçekten uygulanan gelir vergileri gibi güçlü toplumsal programlardan geçiyor. Bildiğimiz saadet zincirine bireycilerin getirdiği yorumla oluşmuş, sanatçılardansa yatırımcıları ödüllendiren ve ortak geleceğimizden çalan bir düzenden değil.

Beni gerçekçi olmamakla veya naiflikle, yarınla ilgili ideallerim yüzünden içinde yaşadığımız dünyaya dair taviz vermemekle suçlayanlar çok olacaktır. Onlara şunu söylemek istiyorum: 10 yılda resmen trilyonlarca dolarlık değer üreten, ufak ölçekte bir ülke kadar enerji harcayan bir parasal sistem icat ettik. Umuyorum ki tarihin bu berbat faslı sizi paranın sahte bir değer olduğuna, onunla istediğimizi yapabileceğimize, kripto sanatı istemediğimize ikna eder.


*Bu yazı, Can Koçak tarafından Everest Pipkin’in Medium’da yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.

Muhabbetimiz daim olsun...

BENZER YAZILAR
daha fazla

Nereye kayboldu bu çevirmenler?

Yabancı dilde dizilere yönelik iştah kabarırken ve küresel “streaming” piyasası gitgide büyürken, altyazı çevirmenlerinin altın çağlarını yaşamaları beklenirdi.…
Total
1
Share