Nazilerin kadın toplama kampı: Ravensbrück

4   +   1   =  

Margaret Atwood’un kaleminden doğan aynı adlı romandan uyarlanan Handmaid’s Tale dizisi, başarısını çizdiği distopyaya hem uzak hem de yakın hissettirmesine borçlu. Dizi başladığından beri, bir gün bir yerlerde bunun gerçekleşebileceğini düşünmenin getirdiği endişe ve merakla ekran başına geçiyoruz. Fakat çok azımız bu hikâyenin bir benzerinin gerçekten de yaşanmış olabileceğine ihtimal veriyor. Pek de uzak olmayan bir geçmişe gidiyoruz, II. Dünya Savaşı’na.

Nazi rejiminin hedefinde kadın, erkek ve çocuklar birlikte bulunsa da cinsiyetin getirdiği işkence ve imha biçimleri, kadın hareketi içerisinde de anlamlandırılmayı bekleyen ayrıntılar taşıyor. Nazi Almanyası’nın tüm vahşeti, birçok farklı biçimde ifşa edilerek gelecek nesillere aktarılırken yine gözden kaçan ya da kaçırılan mesele, “kadın meselesi” oluyor. Tarihçilerin çoğunlukla erkek olmasının sonucu, tarih yazımı kadına yönelik suçların ayrıntılarını pek konu edinmiyor. Bu eksikliği bir nebze giderebilmek için adı yeterince duyulmamış bir toplama kampından söz edeceğim. Nazi Almanyası’nın II. Dünya Savaşı döneminde işgal ettiği yerlerde kurduğu toplama kamplarının sayısı 23 civarında. Bu korkunç kamplarının arasında sadece kadınların kapatıldığı en büyük kamp ise Ravensbrück.

Ravensbrück Toplama Kampı. Fotoğraf: AFP / Getty Images

Ravensbrück Toplama Kampı. Fotoğraf: AFP / Getty Images

Ravensbrück kampı, Berlin’in 85 km kuzeyinde Henrich Himmler tarafından 170 dönümlük bir araziye kurulmuş ve Mayıs 1939’da işlemeye başlamıştı. Özellikle Yahudi, Roman, Polonyalı, ayrıca engelli kadınları silah altında zorla çalıştırıp, kobay olarak kullanıp ardından da imha etmek üzere inşa edilmişti. Sovyetlerin 1945’te kampa ulaşmasının ardından korkunç gerçekler de ortaya çıkmıştı. Ravensbrück kampında tahminen 100.000-150.000 kadın esir tutulmuştu. Kadın toplama kampında gardiyanlar da kadındı ve çoğu maaşlı sıradan Almanlardı. Yazar Sarah Helm’e göre, Naziler Ravensbrück’te kadın gardiyanlar çalıştırıyor, kampın dışarıdan sıradan bir kadın hapishanesi gibi görünmesini sağlamaya çalışıyordu. Ne kadar az dikkat çekerse, o kadar iyiydi.

Kampın sadece kadınlardan oluşması, işkence biçimlerinin çeşitlenmesi anlamına geliyordu. Çocukları gaz odasına yollanmış, hamileyken kampa kapatılıp kürtaj olmaya zorlanmış ya da sterilizasyon ve ilaç deneylerinde kobay olarak kullanılmış kadınlar, işkence ve şiddetin farklı türlerine maruz kalıyordu. Kamptaki en dehşet verici şiddet biçimlerinden biri de, kadınların sistematik bir şekilde tecavüze uğramasıydı. Yazar Rochelle Saidel, The Jewish Women of Ravensbrück Concentration Camp (Ravensbrück Toplama Kampı’nın Yahudi Kadınları) adlı kitabında bu tecavüzleri vurguladı ve Avrupa’nın farklı bölgelerinden kampa getirilen kadınların savaş boyunca seks kölesi olarak çalıştırıldığından bahsetti.

Kamptaki şiddet biçimlerinden biri olan kürtaj konusunda Nazilerin ari ırk politikası işlemeye devam ediyordu. Kamptaki Polonyalı, Yugoslav veya Sovyet işçi kadınlar, eğer Alman bir erkekten hamile kaldılarsa kürtaj edilmeden önce “ırk incelemesine” alınıyorlardı. Ceninler, “ırk uzmanları” adı verilen kişiler tarafından yeteri kadar “Almanlaştırılabilir” bulunmadığı takdirde kadınlar kürtaja zorlanarak yok ediliyordu.

Ravensbrück'ten kurtarılan Polonyalı bir kadın Sovyet doktorla konuşuyor. Fotoğraf: Gamma-Keystone / Getty Images

Ravensbrück’ten kurtarılan Polonyalı bir kadın Sovyet doktorla konuşuyor. Fotoğraf: Gamma-Keystone / Getty Images

Kampta gerçekleştirilen tıbbi deneyler ise özellikle kısırlaştırma üzerine yoğunlaşmıştı. Bunun yanında daha sonra Nürnberg Duruşmaları’nda kanıtlanacağı üzere bazı ilaçların tedavi edici özelliğini denemek için kadın esirlerin yaralarına cam parçası, bakteri ve pislik yerleştirilmişti. Bütün bunlarla yetinmeyen Naziler, 1945 başlarında kampta kalan kadın sayısının beklenenden fazla çıkmasına çözüm olarak 150 kadını gaz odalarında katlettiler.

Kadınlara yönelik bu işkencelerin ve soykırımın sonucunda, kampta birbirinden farklı dayanışma grupları da oluşmaya başlamıştı. Kampta yaşanan vahşetten dünyayı haberdar kılmak için uğraşan cesur kadınlar, kendi ürelerinden (görünmez mürekkep işlevinde) Londra’ya mektuplar yollamaya çalışmıştı.

Ravensbrück’ü araştırırken karşıma çıkan korkunç tablo, tüm dünyayı kasıp kavuran Handmaid’s Tale dizisinden hiç farklı değildi. Ravensbrück Toplama Kampı’nda alıkonulmuş kadınların yaşadıkları, Handmaid’s Tale’in kolonilerinde hastalık içinde kıvranıp ölen, Jezebel’s adı verilen gizli randevu evinde sistematik şekilde tecavüze uğrayan, komutan evlerinde damızlık yapılan kadınların hikâyesinden neredeyse ayrışmıyor. Hikâyenin tamamını öğrenmeye imkân bulamasak da bugün kadın yazarlar, Ravensbrück gerçeklerinin peşinden gitmeye devam ediyor. Faşizme karşı birleşen, katledilen veya hayatta kalan bütün kadınların anısına Ravensbrück kampının girişinde Alman yazar Anna Seghers’in şu sözleri yer alıyor: “Onlar hepimizin anaları, bacıları ve ablalarıydılar. Eğer bu kadınlar narin ve çelimsiz vücutlarını faşizm dönemi boyunca size ve geleceğinize siper etmemiş olsalardı bugün özgürce öğreniyor, oynuyor olamazdınız ve buraya gelemezdiniz!”


Kaynaklar: The Telegraph, CNN, USHMM