Mrs. America: Anti-feminizm neden mümkün değil?

9   +   2   =  

“Hâlâ aynı boku protesto etmek zorunda olduğuma inanamıyorum.”

Kadın mücadelesi başta olmak üzere dünyanın dört bir yanından yükselen güncel protestolara fazlasıyla yakışan bu slogandan nesiller boyu bir umutsuzluk mu, yoksa kararlı bir eylemsellik dinamiği mi çıkaracağımızı bizzat biz belirleyeceğiz. Bu mevzu başka bir bağlamda tartışılmak üzere bir yana dursun, bu slogan ve dünya kadın hareketi çerçevesinde Hulu’nun 9 bölümlük mini dizisi Mrs. America hakkında konuşmak istiyorum.

Her şeyden önce ekranda derinlikli işlenmiş kadın karakterlerle karşılaşmanın dahi alışılmadık olduğu erkek egemen sinema-televizyon sektöründe, sadece kadın karakterlerle (üstelik hepsi de çok yönlü) kurulmuş bir hikâye içine girebilmek bile benim için başlı başına ciddi bir başarıydı. Bu noktada tüm tartışmaların ötesinde dizinin yaratıcısı Dahvi Waller’ın hakkını vermek gerekli. Ancak bir de konu 1970’li yıllarda Eşit Haklar Yasası’nın kabulü için verilen mücadele olunca daha diziyi izlemeden, bir Amerikan diziye (üstelik adı “Mrs. America” olan bir diziye) yönelik beklentilerim giderek arttı. Zira daha önce hepimiz çarpıtılmış tarih makinesi gibi çalışan Hollywood’un elinden yüzlerce berbat anlatıya tanık olduk. Diziyi bitirdikten sonra ise aklımda düşündüğümün aksine beklentilerimden ziyade açtığı tartışmalar kaldı ve bu yazıyı yazmama vesile oldu.

Kısa bir özet geçmek gerekirse, 1971’de başlayan hikâye, ABD’de Eşit Haklar Yasası’nın kabulü için mücadele eden Betty Friedan, Gloria Steinem ve Bella Abzug gibi bazı ikinci dalga feministlerle bu yasanın reddini talep eden muhafazakâr aktivist (ki sadece bu tanım bile kendi içinde çelişkili) Phyllis Schlafly ve etrafındaki ev kadınlarının kurduğu Eagle Forum’un yıllarca karşı karşıya gelişini anlatıyor. Hikâyenin feminist perspektifi kürtaj, LGBTİ+ hakları ve ırkçılık tartışmalarını da içinde barındırırken bir yandan da izleyicileri üzerinden 50 yıl geçmiş bir gündemin hâlâ bu kadar sıcak kalması üzerine düşünmeye itiyor. Türkiye’de durum 1970’lere nazaran çok daha farklı bir konumda olsa da (Gezi’den beri Taksim’e çıkabilen tek eylemci kitlenin kadın hareketi olduğunun bu süreçte her zaman altının çizilmesi gerektiğini düşünüyorum), Avrupa ve ABD’de yükselen sağ partilerin de etkisiyle mücadelenin geriye düştüğü su götürmez bir gerçek. Bu noktada diziye dair ilk umudum feminizm 1970’lerdeki yaptırım gücünü politik bir zorunluluk olarak geri kazanırken buna televizyon aracılığıyla destek olabilecek olması ihtimali.

Betty Friedan. New York, 1966. Fotoğraf: Associated Press.

Öte yandan, konunun muhafazakâr perspektifine aşina olmayan biri olarak, özellikle ilk bölümlerde Phyllis Schlafly karakterinin işlenişinin getirebileceği açık kapılardan oldukça çekindim. (Bu noktada #MeToo başta olmak üzere feminist gündemlere desteğiyle tanınan Cate Blanchett’ı, ki kendisini aynı zamanda dizinin yapımcısı, anti-feminist Phyllis Schlafly rolünde izlemenin de oldukça ilginç bir deneyim olduğunu belirteyim.) Ölümünden önce canla başla çalıştığı son konu Trump’ın seçim kampanyası olan, ayrıştırıcı söylemleriyle ve Cumhuriyetçi Parti’nin kadın hakları konusundaki tavrını radikal sağa çeken kişi olmakla anılan Phyllis Schlafly’nin sicilinin pek temiz olduğu söylenemez. ABD’deki beyaz kadın seçmenlerin %53’ünün son seçimde Trump’a oy vermesi de tehlikenin azımsanamayacağını gösteriyor. Ancak tüm çekinceme rağmen bence dizinin en büyük başarısı kadın mücadelesinin karanlık kalan muhafazakâr kadınlar boyutunun dahi feminist perspektiften işlenebilmesi olmuş.

Gloria Steinem. New York, 1970. Fotoğraf: Associated Press.

Anti-feminist hareketin annesi olarak anılan Phyllis Schlafly aslında 6 çocuk annesi bir ev hanımı, avukat olan eşinin aracılığıyla politik kariyerini milli savunma ve nükleer silahlanma üzerine kurmak isteyen bir Cumhuriyetçi Parti üyesi. Dizinin adı “Phyllis” olan ilk bölümünde gerek Washington’daki politikacıların gerekse eşi başta olmak üzere kendi ailesinin Schlafly’e kadın olduğu için koyduğu tanıdık engelleri (o engel olarak adlandırmasa da) izleyici olarak görüyoruz. Ev işleriyle yeterince ilgilenememe olasılığıyla siyasete karışmasının istenmemesi, politik çevrelerde sürekli cinsel obje konumuna düşürülmesi, uzmanlaştığı konunun kadınların anlayabileceği bir nokta olmadığının iddia edilmesi ve eşi tarafından cinsel ilişkiye zorlanması gibi sahnelerde Schlafly sanki feminist olduğunu farkında olmayan bir anti-feminist gibi davranıyor. Tam da bu noktada partisi tarafından fikrinin sorulduğu tek konu olan zamanın önemli gündemlerinden Eşit Haklar Yasası’nın kabulüne karşıt bir oluşum yaratmayı belki de kişisel fikirlerinden ziyade politik kariyeri için bir çıkış yolu olarak görüyor ve kendi adını verdiği bir rapor yayınlayarak ev kadınları başta olmak üzere tüm muhafazakâr kadınları Eşit Haklar Yasası’nın kadın olmaktan doğan ayrıcalıklarını onların elinden alacağı, kız çocuklarının askere gönderileceği, vergilerinin eşcinsellere aktarılacağı, ev kadınlığının aşağılanacağı gibi yine oldukça tanıdık ve çarpıtılmış iddialar hakkında uyarıyor.

Bu rapordan daha genele uzanan bir bakış açısıyla anti-feminist iddiaların gözden kaçırdığı en önemli konulardan biri de aslında bizzat kendilerini ilgilendiren ev içi emekken, diziyi izlerken bir yandan da bir kadının kadın haklarına karşı durmayı mücadele hâline getirebilmesini de giderek garipsiyoruz. Bu durum pek tabii içinde çelişkiler de barındırıyor. Ancak muhafazakâr kadınların azımsanamayacak bir kitle olduğu ve fikirlerinin belli ki karşılık bulduğu düşünülünce bu kadınların feminist mücadeleye neden korkuyla baktığı konusu da akıllarda irdelenmeye değer bir başka kapı açıyor. Muhafazakâr kadınların feminist mücadeledeki (ya da belki daha da kapsayıcı olmak adına kadın mücadelesindeki) yeri ne? Türkiye’de dışarıdan da gözlemlenebilir olduğu için özellikle baş örtüsü üzerinden alan kazanan bu tartışma aslında ortak olarak dini ve ailevi değerlerin “kutsallığıyla” beraber belirli bir yaşam biçiminin benimsenmesinden kaynaklanıyor. Yine başlı başına başka bir yazının konusu olabilecek kadar geniş bu tartışmada asıl ana çizgiyi çekmesi gerekense ayrılıklar değil ortaklıklar. Yani başörtülü bir kadın da bir seks işçisi de tüm farklılıkları bir yana sadece aynı cinsiyette var olmaktan dolayı aynı baskıyı, şiddeti deneyimliyorlar. Bu açıdan eril tahakkümün birçok çeşidinin dizide her iki taraf için de fazlasıyla geçerli oluşu bu ortaklığın önemli bir vurgusu ve fazlasıyla gerçek.

Phyllis Schlafly. New York, 1976. Fotoğraf: Associated Press.

Phyllis Schlafly dizi boyunca feministlerin özünde tüm kadınların sahip olması için mücadele ettiği çalışmak, okumak, kameralar önünde tartışmalara katılmak ve ülkeyi gezmek gibi pek çok özgürlüğe sahip olma “ayrıcalığında” bir kadın. Bunları yaparken “feministleri kızdırmak için cümlelerime buraya gelmeme izin verdiği için eşime teşekkür ederek başlıyorum” demesi ise mücadelesinin iki yüzlülüğünü gözler önüne seriyor. Dizinin “Bella” isimli 7. bölümünde feminist siyasetçi Bella Abzug’ın, Phyllis Schlafly’nin Eagle Forum adına gönderdiği kadınlara Schlafly’nin bir feminist olduğunu ve onlara da çalışmayı öğreterek aslında olmak istemediklerini iddia ettikleri “çalışan kadınlar” olmalarını sağladığını hatırlatması kadınlar tarafından verilen herhangi bir anti-feminist mücadelenin doğal çelişkilerini bir kez daha ortaya koyuyor. Schlafly’nin dizi boyunca mücadelesinin ana eksenine erkekler tarafından onaylanmayı oturtması ise yine problematik bir alan. Anti-feminizme yatkınlığıyla yakından tanıdığımız “erilden çok erilci” olma tehlikesini dizinin “Jill” adlı 6. bölümünde kendisi de bir Cumhuriyetçi Parti üyesi olan feminist Jill Ruckelshaus’un Phyllis Schlafly’e söylediklerinde açıkça izleyebiliyoruz. “Yukarıya erkeklerin omuzlarına tırmanarak mı çıkmak istiyorsun Phyllis? Güzel. Ancak bil ki sen çıkarken onlar eteğinin altından bakıyorlar.”

Dizi boyunca Schlafly’nin yanında bulunan Alice’in, Schlafly hayranı bir ev kadınından ekonomik özgürlüğünü kazanmaya uzanan gelişimi ise bu açıdan oldukça ufuk açıcı. Dizideki nadir kurmaca karakterlerden biri olması, hikâyesini yaratıcılığa daha elverişli hale getiriyor ve onu muhafazakâr-feminist ikiliğinin anlamlandırılması için kilit karakter yapıyor. Üstelik bu karakter Phyllis gibi bir politik çıkar taşımadığı için de yukarıda bahsettiğimiz “Muhafazakâr kadınların kadın mücadelesindeki yeri ne?” sorusunu cevaplandıracak tartışmalar için daha geçerli ve gerçek bir örnek.

Eagle Forum ile daha önce tanımadığı bir dünyayı tanıyan, evin sınırlarından dışarı çıkıp başkalarıyla bir araya gelen Alice için dönüm noktası dizinin “Houston” isimli 8. bölümünü kapsayan 1977 Houston Ulusal Kadın Kongresi oluyor. İçerisinde her türlü görüşten kadın delegeye yer verilen bu tarihi kongreye Eagle Forum adına katılan Alice ve Pamela ilk defa konfor alanlarının bu denli dışına çıkıyorlar. Alice, Pamela’nın evde eşinden gördüğü baskıdan kaçtığını ve kongreye eşine haber vermeden geldiğini fark edince önce öfkeleniyor ancak Pamela’nın tanıdık çaresizliğini fark edince öfke ve ilkeler yerini empatiye bırakıyor ve ortaklaşmakla kastettiğimiz durumun yerinde bir örneği hâline geliyor. Kongrede kendini ifade etmekte problemler yaşayınca sadece görev odaklı bir ilişki kurduğu hemcinsleri tarafından dışlanan Alice, hayatında ilk defa yanında Phyllis ya da eşi gibi etkin karakterler olmamasının verdiği yabancılaşmayla tek başına otururken kendisiyle İncil hakkında konuşan ev hanımı bir kadınla arkadaşlık kuruyor. Ancak kurduğu kısa arkadaşlık kadının feminist bir grubun üyesi olduğunu öğrenmesiyle son buluyor ve onu “rus ajanı” olmakla itham ediyor. Alice gibi sakin bir karakterin bu ithamı aslında “karşı tarafın” kendi tarafından daha destekleyici olmasının ve belki de onlarla düşündüğünden çok daha fazla ortak noktasının bulunmasının bir yansıması. Üstelik Alice bu yolculuk boyunca sadece Hristiyan dostundan değil kendisine buna nazaran çok daha yabancı olan, aynı odayı paylaşmak zorunda kaldıkları feminist siyahi kadından ve daha önce Phyllis’in gördükleri yerde ona bağırmalarını tembihlediği ünlü feminist Gloria Steinem’dan da beklenmedik bir saygı ve sempati görüyor. Tüm bunların sonrasında Pamela’ya bu kez eşinden izinsiz bir yere geldiği için değil, kendi ihtiyaçlarını karşılayamadığı için bağırması ise aslında kendine ve etrafındaki kadınlara yönelik bir fark ediş. Bağırdığı ise sadece Pamela değil, aynı zamanda kendisi.

Phyllis Schlafly rolündeki Cate Blanchett, Mrs. America. Fotoğraf: FX Networks.

Bu fark edişin bir diğer örneği ise kendisine sakinleştirici olduğu söylenerek verilen hapın beklenmedik etkisiyle kongrenin eşcinseller için ayırılan alanında dolaşırken “This Land Is Your Land” şarkısını söyleyen bir gruba eşlik etmesi sonrası aralarında geçen diyalog. Alice şarkıyı çok sevdiğini ve çocuklarına öğrettiğini söyleyince bir feminist kadın kendisine bu şarkıyı yazan Woody Guthrie’nin sosyalist olduğunu hatırlatıyor. Duyduğuna şaşıran Alice şarkının düpedüz “vatansever” olduğunu belirtince karşısından aldığı “kesinlikle” cevabı çoğu şeyi açıklıyor. (Komünist şair Nazım Hikmet’in milliyetçi kadrolarca anıldığı bir ülkede yaşayan bizler için de oldukça tanıdık bir diyalog değil mi?)

Tüm bu örneklere kadınların konuşma tarzlarından cinsel yönelimlerine, giydikleri kıyafetlerden ailelerine kadar onları birbirinden farklılaştıran ve aynı zamanda kadın olmak başlığında aynılaştıran ayrıntılar eklendikçe anlatı giderek derinleşiyor. Kadınlar tarafından savunulan anti-feminizm ise doğal çelişkileriyle tüm sözde başarılarına rağmen kendisini ataerkinin herhangi bir uzantısı olmaktan kurtaramıyor ve var edemiyor. Tek bir diziyle feminizmin tekrar şahlanacağını, feminist hareketin içindeki problemlerin giderildiğini ya da Hollywood’un tüm eril etkilerinden kurtulunduğunu söylemek elbette mümkün değil ancak en azından gelecek adına umut vaat eden bir adım.

Kadınların karşılaştığı her türlü baskıyı en yakından tanıyanlar ve aşacak olanlar ise tüm fikir ayrılıklarına, ırka, dile, dine, coğrafyaya, kültürel farklılıklara rağmen sadece “kadın olmak” ortaklığında buluşmak. Çünkü o ortaklık hiçbir farklılığa rağmen göz ardı edilemeyecek şiddette adaletsizliklerle, baskılarla ve acılarla dolu. Kadınların kadın kimliğinde doğmak ve yaşamaktan dolayı karşılaştıkları herkesçe idrak edilene ve çözümlenene kadar da mücadele “insan olmak” üzerinden verilmeyecek.

Eagle Forum’un beklenmedik başarısı sonucunda rafa kaldırılan Eşit Haklar Yasasıyla beraber kürtaj, evlilik gibi gündemler ABD’de hala tartışmalı ve hakkında büyük çaplı yasal mücadeleler verilen konular. Üstelik kadınların gündelik hayatlarında karşılaştıklarına bakılırsa mücadelenin anayasal boyutu istenildiği şekilde düzenlense dahi bu işin sadece küçük bir kısmı olacak. Ancak bu uzun ve engebeli yola rağmen kadınlar cinsiyet temelli her türlü ayrımcılığa karşı neredeyse tarih kadar eski bu düzeni yıkmakta kararlılar. Dünyanın diğer her tarafında da giderek artan bir ivmeyle hem patriyarkayı hem de beslendiği faşizm, kapitalizm, militarizm gibi damarları protesto etmeye devam ediyorlar ve birbirleri için o meşhur slogandaki gibi umutsuzluğa düştüklerinde hatırlayacakları kalabalıklar yaratıyorlar. Evlilik içerisindeki zorlamaların taciz olmadığını belirten Phyllis Schlafly dahil hiçbir kadın hiçbir koşulda tacize uğramasın, birikim sağladıkları konular politik olarak karşıt ya da yanlış olsa dahi kadın oldukları için umursamamazlıkla karşılanmasın veya kimse tarafından hiçbir amaç uğruna objeleştirilmesinler diye.

Dizinin sonunda Gloria Steinem “Mücadelemiz Washington’dan başlamadı, orada da bitmeyecek” derken oldukça haklı. Dünyanın her köşesinde sokakları dolduran kadınların sesi bir avuç milletvekilinin alacağı kararlardan hem daha gerçek hem de daha güçlü.



sayın okur, gönüllü yayıncılığın velinimetlere ihtiyacı olacağını biliyorduk. yazılarımızı okuduğunuz, beğendiğiniz, paylaştığınız için müteşekkiriz. vesaire için maddi destek de sunmak isterseniz, ziyadesiyle minnettar olacağız.