Montreal’den çıkan müziğin sırrı ne?

9   +   6   =  

2003–2011 arasında University College Dublin’den iki araştırmacı (Conrad Lee & Pádraig Cunningham) tarafından last.fm’deki 200’ü aşkın şehirden 60 milyar dinleyici tercihini kullanarak yapılan ve 2012’de yayımlanan araştırmaya göre indie müzik dinleyicileri tarafından müziği en çok dinlenilen şehrin Montreal olduğu ortaya çıktı. Quebec eyaletinin en büyük ve Kanada’nın ikinci büyük kentini takip eden yine bir Kanada şehri: Toronto. Bunların arkasından da ABD’den Los Angeles ve Boston geliyor. Popüler müzikteki sıralama farklı: Atlanta birinci şehirken, Chicago ikinci ve Montreal yine en çok dinlenenler arasında üçüncü sırada yer alıyor.

Buradaki dinleme tercihleri elbette indie müzik yapan grup sayısının en yüksek olduğu şehrin Montreal olduğu anlamına gelmiyor. Grup sayılarına bakarsak, araştırmacıların da vurguladığı gibi, New York City gibi farklı kentler de ön plana çıkabilir. Bu araştırmada baz alınan dinleyicilerin tercih ettiği müziklerin ağırlıklı olarak çıktığı şehirler. Araştırmacılar her ne kadar çalışmalarını henüz devam etmekte olan bir taslak olarak nitelendirseler de, ortaya çıkan sonuç yeni ve farklı grupları keşfetmeye meraklı bir müzik dinleyicisinin kolayca yapabileceği bir gözlemle de örtüşüyor aslında.

Ne zaman yeni bir indie müzik hoşuma gitse, çıkış noktası olarak Montreal’i karşımda bulduğumdan dolayı bir süredir merak ediyorum. Montreal ve indie müzik sahnesinin üretkenliği arasında nasıl bir ilişki var? Nasıl oluyor da bu şehir özellikle günümüzde bu kadar ön plana çıkıyor? (bu arada “indie” müzik derken türden değil, büyük ve çok uluslu plak şirketlerinden bağımsız müzik anlamındaki olgudan bahsediyoruz.)

2005’te Arcade Fire’in Funeral albümünün çıkışıyla, dünya müzik piyasası Montreal’i yeni bir müziğin doğuş kenti olarak gözden kaçırmaması gerektiğini anladı. İkinci albümleri The Suburbs ile 2011’de Grammy’de “En iyi Albüm” ödülünü kazandıklarında ise bu durum pekişti. Oysa şehir özellikle 1970’lerden beri müzikal yaratıcılığı besleyen bir altyapıyla sayısız müzisyene ev sahipliği yapıyordu zaten. Bu anlamda Montreal zaten üretken bir yer olsa da, internet ile müziğin yayılma hızı artınca buradaki gruplar dünyanın her yerinden duyulmaya, dinlenmeye başladı. Müzik dinleme siteleri buna fazlasıyla katkıda bulundu. Ürettiklerinin yayılmasıyla, ünlenmeleri ve popülerleşmeleri de hızlandı. Dünyanın farklı yerlerinden pek çok müzikseverin Kanadalılarla aynı anda pek çok müzikal çabadan haberdar olması kolaylaştı ve biz bir anda Montreal’den daha fazla bahseder olduk.

Aslında Arcade Fire’dan yıllar önce, 1994’te kurulan Godspeed You! Black Emperor (GY!BE) grubu Montreal’dan çıkan müziği dünyaya taşımıştı. 1997–2002 arasında çıkardıkları üç albümü takip eden önemli çaptaki Avrupa ve ABD turneleriyle kendilerini farklı coğrafyalara tanıtmış ve Kanada dışında da albüm satışlarında başarılı olmuşlardı.

GY!BE yurtdışında ün kazanmasına rağmen yine de geldiği şehre renk katmayı tercih etti. Belki de Montreal’daki müzik ruhunu en iyi ortaya koyan hareketleri, grubun kurucularından Mauro Pezzente’nin eşi Kiva Stimac ile yaptığı Montreal’in günümüzde en önemli müzikal duraklarından kabul edilen the Mile End bölgesinde bir gayrimenkul alarak bunu müzikal bir mekana dönüştürmeleri oldu. Burada bir restoran ve konser mekânını (Casa del Popolo) buluşturan ikili, ilerleyen zamanda aynı caddede ikinci bir mekân daha (Sala Rossa) açarak şehre, indie grupların çalabileceği yeni platformlar kazandırmak konusunda en dikkat çekici adımları attı.

Diğer GY!BE üyeleri de boş durmadı, onlar da bir sanat galerisi olarak başlayan ve halen önemli bir müzik stüdyosu olma özelliği sürdüren Hotel2Tango’yu açtılar. Arcade Fire’in çıkışını yaptığı Funeral albümünün, Wolf Parade ve Lhasa de Sela gibi isimlerin de çeşitli çalışmalarının kaydedildiği stüdyo burası.

Montreal müzik sahnesi üzerine yapılan bir araştırmaya göre, 90’ların sonunda ekonomik açıdan bir durgunluğa giren Montreal’de GY!BE üyelerinin açtığı bu yeni mekanlar müzik piyasasına önemli bir canlılık kattı (Shevaughn Battle, 2009). Duyumlara göre, GY!BE’nin yaptığı gibi yeni müzikal sahneler oluşturma hevesi Montreal kökenli başka müzisyenler tarafından irili ufaklı mekânlara dönüşerek devam ediyor.

Bu yeni mekanlarla karşılıklı birbirini besleyen diğer bir oluşum ise sayıları artan bağımsız plak ve prodüksiyon şirketleri oldu. Ünlü Constellation Records gibi pek çok plak şirketinin de GY!BE üyelerinin yaptığı gibi Montreal’dan çıkanı Montreal’e verme geleneğini sürdürerek, buradaki müziği beslemeye gayret ettiklerini anlıyoruz. Bazı plak şirketleri sırf Fransız ya da sadece İngilizce müziğe ağırlık verse de, Dare to Care Records gibi ikisini aynı çatı altında buluşturanlar da mevcut.

Montreal’e damgasını vuran başka bir müzikal oluşum ise 13 yaşındaki Pop Montreal festivali. Yine müziğin içinden gelen isimler tarafından yaratılan festival, yüzlerce performansı şehrin 50’ye yakın mekânına taşıyor ve çoğunlukla yine Mile End semtinde toplanıyor. Sektöre yerleşmiş olan işbirliği kültürü, festivaller arasında da yaygın ve pek çok zaman festivaller yeni isimlerin ünlenmesine büyük katkı sağlıyorlar. (Acaba Kadıköy Yeldeğirmeni de İstanbul’da bir Mile End olabilir mi? Şimdilik zor gibi)

Peki, Montreal’i Montreal yapan sadece müzik aktörlerinin çabaları mı? Tam olarak değil. Devlet de özellikle müzik sektörüne verdiği teşvik ve fonlarla sanatçıların albüm, video, tanıtım ve tur gibi masraflarına destek oluyormuş. Ayrıca kendi yayın organı radyolarda da yoğun olarak yerel müziklerin çalınması yönünde uygulamalarla geçmişte sektöre fazlasıyla tanıtım desteği sağlamış.

Radyoda özel olarak yeni çıkan gruplara, indie müzisyenlere vakit ayıran programlarla Kanadalıların güzel ve yeni müzikleri keşfetmelerine olanak verilmiş. Şimdilerde oluşan müzikal zenginlik zaten radyoların da televizyonların da gözardı edebileceği bir düzeyi çoktan aştığı için bunun bir önemi kaldığını sanmıyorum. Şu anda Kanada İçerik Regulasyonu’na göre, her yayının en az %35’inin Kanadalı yerli içerikten oluşması gerekiyor.

Montreal’de  resmi dil Fransızca olsa da, sanat ve müzik camiasına hakim iki dilli yapı bir yandan İngilizce diğer taraftan Fransızca müziklerin çıkışına izin veriyor. Hem Anglofon hem de Frankofon müzisyenlerin başvurabildiği farklı eyalet ve devlet fonları var. Mesela Factor adlı dernek yeni müzisyenlerin çabalarını ekonomik olarak da teşviklerle destekliyor. Demolar, videoklipler ve turlar için devlet ve dernek desteklerine başvuran gruplar arasında The Dears, The Starts and the Unicorns adlı grupları sayabiliriz.

Anlaşılıyor ki, Kanada devletinin yerel artistik girişimleri desteklemesinin ardında 70’lerde giderek popülerleşen ve yayılan Amerikan kültürünün hâkimiyeti ele geçirmesini engellemek de yatıyormuş. Kanada’daki yapım şirketlerinin, müzisyenlerin giderek artan ve Amerikanlaşan rekabet ortamında belki de kendileri gibi kalabilmek ve bağımsızlıklarını korumak için gerçekten desteklenmeye ihtiyaçları vardı.

Artistik ve kültürel projelere fonların akışı o kadar alışılagelmiş ki, 2008’in Ağustos’unda hükümetin sanat ve kültür fonlarını yaklaşık 45 milyon Kanada Doları kesintiye uğratacağı haberi özellikle Montreal’de ciddi ölçüde protesto edildi.

Indie müziği destekleme politikaları sadece Montreal’la sınırlı değil tabii. Bu insiyatiflerin sonucu olup olmadığını tam olarak ölçmek mümkün olmasa da Kanada’da bağımsız müziğe olan ilgi albüm satışlarına da yansıyor. Kanada Bağımsız Müzik Derneği’nin (Canada Independent Music Association) 2012’de Nielsen’e yaptırdığı bir araştırmaya göre ülkede satılan her 100 Kanadalı albümden 60’ı bağımsız plak şirketlerine ait. Müzikal altyapının yeterince destekleyici olduğunu söyleyebiliriz. Peki, hepsi bu mu? Montreal’le ilgili dikkatimi çeken başka noktalar da var.

Mesela yaşam masrafları… Numbeo adlı siteden incelediğim kadarıyla çıkan tabloyu şöyle özetleyebilirim. Kiralama dâhil ortalama yaşam masrafları endeksi Londra’dan 51%, Los Angeles’tan %33, Boston’dan %45, Paris’ten %32, Toronto’dan %15, Vancouver’dan %19 daha düşük olan Montreal yaşama maliyeti açısından müzisyenlere ve sanatçılara daha rahat nefes alma alanı ve geçim kaygısının geri planda olduğu bir yaratıcılık imkanı sunuyor. Bu yüzden buradaki gruplar, ticari başarıdan çok farklı bir kulvar açmanın, ana akımları takip etmek yerine yeniliklerin arkasından gidebiliyorlar. Godspeed You!Black Emperor gibi gruplar kendi açtıkları yolda ilerliyor ve neyin sattığına bakıp taklit etmekten çok ne yapmak istediklerine odaklanabiliyorlar.

Kanada’nın Polaris Müzik Ödülü’nün yaratıcısı Steve Jordan’a göre Montreal’daki gruplar deneysel ve farklı bir müzik yaratmak için çekinmeden ve ticari başarıyı düşünmeden cesurca üretebiliyorlar. Bu yüzden de olabilir, Polaris ödüllerinde aday olan grupların genelde yaklaşık üçte biri Montreal’dan çıkıyor.

İşin ilginç tarafı Montreal’de müzik yapan grupların hepsi bu şehirde doğmuş büyümüş değil. Bu zengin ve cesaret verici müzikal oluşumları gördükçe buraya Kanada’nın ve dünyanın başka şehirlerinden de insanlar müzik yapmaya geliyor. 2010’dan beri piyasada olan Half Moon Run grubu buna bir örnek. Asıl olarak British Columbia, Ottawa ve Ontario’da yaşayan grup üyeleri 2009’da Montreal’de gruplarını kurdular.

Şehir, ekonomik kaynakları sınırlı müzisyenlere saatlerce stüdyolarda vakit geçirme (çünkü stüdyo kiralama ücretleri de dünyanın pek çok müzik kentine göre daha ucuz) kendilerini iyileştirme ve yaratıcılıklarını ateşleme imkânı veriyor.

New York Times’da 2005 yılında yayımlanan yazısında David Carr Montreal’i Seattle ve Austin gibi karanlık ama müzikal açıdan üretken şehirlere benzeterek, kötü havanın müzikal yaratıcılığı olumlu etkilediğinden dem vurmuştu. Evet, insanları kapalı kapılar ardında saatlerce müzik yapmaya teşvik edebilecek soğuklar Montreal’in vazgeçilmezi. Bu şehirden çıkan ünlü Frankofon gruplardan Malajube’nin “Montreal -40°C” parçası tam da bundan bahsediyor aslında, “Oh Montreal, o kadar soğuksun ki…” diyerek.

Şehrin bir başka ön plana çıkan özelliği de aslında yerleşmiş olan komüniteryen kültürü. Özellikle Mile End tarafında da görülen bu kültür şehrin tarihsel olarak içinde barındırdığı paylaşımcı politikaların da bir eseri olabilir. Ekonomik açıdan hâkim olan komün duygusu müzisyenler arasında fazlasıyla ağır basıyor. Belki de müzisyenlerin şehrin boş ve terkedilmiş alanlarında envai çeşit yeni performans sahnesi yaratmalarına, kendi aralarında biraraya gelip DIY tarzı (do-it-yourself) müzikal organizasyonlara imza atmalarına ilham veren de bu duygu. Daha çok müzik yapmak ve daha çok müzik dinlemek üzerine kurulu bir müzik komünitesi.

Ticari başarı olsa da olmasa da orada bulunmaktan, orada müzik yapmaktan, tabii ki arada diğer seyircilerle turlar, konserler, internet aracılığıyla biraraya gelmekten de keyif alan sanatçılar topluluğu diyebiliriz onlara belki. Bu şehirde müzikle uğraşanların çoğu da dünya müzik piyasasının da dikkatini çeken şehre özgü olan durumun dünya burayla ilgilensin ya da ilgilenmesin devam edecek bir yaratıcı kültür olduğuna inanıyorlar. Montreal’de paylaşımcı bir ruh haliyle kendinden beslenen ve işbirlikleriyle büyüyen sanatsal bir altyapı var.

Hayır, Montreal’de yaşamadım, henüz oraya seyahat dahi edemedim. Ama oradan yayılan müziğe o kadar çok kulak kabarttım ki Montreal’in sanatçılarına özel bir platform sunduğunu anlamam zor olmadı. Umarım o şehirden çok farklı ve ruhumuzu besleyen sesler duymaya devam edeceğiz.Yazıyı Montreal’in Frankofon müzisyenlerine örnek olarak, son zamanlardaki favorim Jimmy Hunt ile noktalamak yerinde olacak. Umarım bir gün kendisini bir İstanbul performansında dinleyebiliriz.