Mega projeler neleri saklar?

5   +   6   =  

Sibel Ünli için…

İtalyan yönetmen Federico Fellini’nin Amarcord (1973) filminde çarpıcı bir sahne vardır. Yoksul İtalyan köylüleri Mussolini rejiminin devasa bir transatlantik gemi yaptığını öğrenir. Çok büyük bir gemidir bu. Kendi aralarında bu gemiye yönelik hayranlıklarını ifade ederler. Geminin suya indirileceği gece bir kayıkla limana giderler. O haşmetli transatlantiği büyülenmiş hâlde izlerler, gururlanırlar, şapkalarıyla selamlarlar, öpücükler gönderirler, şarkılar söylerler, tezahüratlar ederler. Hiçbir zaman binemeyecekleri o görkemli transatlantik karşısında vecd halindedirler. Yoksulluklarını unutmuşlardır.

Hemen hemen tüm otoriter rejimlerin mega yapılara ve projelere girişmesi tesadüf değildir. İhtişamlı bir görüntüyle rejimin dekorunu oluşturmak esastır. Sıradan halk yığınlarını bu yolla mest etmek, idrakini zayıflatmak ve hayranlığını kazanmak amaçlanır. Sade vatandaşın kendini hem çok küçük hem çok büyük hissetmesi hedeflenir. Öyle ki, vatandaş korku ile tapınma arasına sıkışacak kadar küçük, gurur ve kibir arasına sıkışacak kadar da büyük hissetmelidir. Kendini, yaşadığı toplumda değişim sağlama konusunda kimi zaman etkisiz, diğer uluslara ve sakıncalı vatandaşlara had bildirmek konusunda da cüretkâr hissetmelidir. Baskıcı yönetimlerin brütal yapılar dikme, büyük seremoniler icat etme konusundaki saplantısı buradan gelir ancak yalnız bununla sınırlı kalmaz.

Bu büyük şeyler, aynı zamanda iktidarın hikâyesini de yaratır. Düşmanları kıskandıran, yurttaşları sevindiren, vatanı yücelten şeylerdir. İktidar yaptığı büyük dekorların ruhsatlarıyla, muhaliflerinin sesini kısar, kendi yükseliş hikâyesini yazar. Bu hikâyenin bazen ima, bazen işaret ettiği muhayyel amaç ise dünyanın lideri olmak cinsinden bir hezeyandır.

İktidarların anıtsal yapılar dikme konusundaki hevesinin ciddi bir işlevi daha mevcuttur. İktidar kendi hikâyesini yazmanın yanında, asıl hikâyeyi gizler. Kendi hikâyesini, halkın hikâyesinin üzerine örter, onları değiş tokuş eder. Paralel bir gerçeği, halk yığınlarına dikte eder. İşte yoksul İtalyan köylülerinin rejimin transatlantiğine duydukları hayranlık bundandır. II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar sıradan bir Alman’ın Yahudi komşusunun toplama kamplarında katletildiğini bilmemesi bundandır. İşte bugün Türkiye’de halkın gerçek, yakıcı sorunlarına gözlerimizi yumup İstanbul’u ortadan yaracak ikinci bir boğaz açmayı tartışmamız, flu bir hayalin yarım yamalak numunesi olan ve halkın kahir ekseriyetinin asla binemeyeceği bir yerli otomobil totemine tapınmamız bundandır.

Siyasiler Kanal İstanbul garabetini, yerli otomobil havucunu, Libya’ya denizaşırı askeri operasyonu konuşurken iki gün önce evsiz bir kişi Fatih’te donarak yaşamını yitirdi. Dün ise Sibel Ünli adında genç bir kadın işsizlik ve yoksulluk nedeniyle intihar etti. Mega projelerin örtmeye çalıştığı asıl hikâyemiz budur. Yaşayamadığımız her saniye ölmekteyiz.

Muktedirlerin bu ölümleri düzen içinde absorbe etmesi ve tehlikesiz hâle getirmesi anlaşılır bir şey fakat daha ilginç bir şey var. Donarak yaşamını kaybeden evsiz kişi ve Sibel Ünli hakkında yapılan yorumların genel istikameti “ne ara böyle kötü olduğumuz ve insanlıktan çıktığımız” yönündeydi. Bu iyi niyetli, naif yorumlar kavurucu ve dayanılmaz bir hale gelen yoksulluğu düzene ve sorumlulara fatura etmektense, insan olmanın erdemlerine sırt çevirmemize ve tek tek bireylerin ahlaki algısına fatura ederek kolaycılığa kaçmaktadır. Müesses nizamı korumak için tüm insanlığı “dehümanize” etmektedir. Yoldan geçen bir kişi donmak üzere olan evsiz kişiye yardımcı olabilirdi, Sibel’in çevresindekiler intihar etmesini engelleyebilirdi. Peki, ya sonrası? Birkaç senedir örneğine sıkça rastladığımız gibi, sorumlulara hesap sormaktansa bir sosyal demokrasi süper kahramanı olarak görülen Haluk Levent’i yardıma çağırmaya devam mı edeceğiz? Artık yama tutmaz hale gelene kadar ölümleri ve acıları ötelemekten başka bir çare yok mu?

Sibel Ünli’yi ve milyonlarca genci geleceksiz bırakan, işsizliğe ve yoksulluğa mahkum eden sorumlular bu günlerde üniversite öğrencilerinin tabldot yemeğine göz dikmiş durumda. Sömürücü hükümetlerin teorik koltuk değneği liberaller, devletin bedava yemek vermek gibi bir görevinin olmadığını söylemeyi kendilerine vazife bellemiş vaziyetteler. Kimi çevreler ise öğrencilerin sigara ve içki içtiğini, çalışmadıklarını söyleyerek bu icraatı olumlamaya çabalamakta. Borçları silinen şirketleri konuşmayanlar, iktidarın kamu kaynaklarıyla Simit Sarayı’nı kurtarmasını eleştiremeyenler, öğrencinin sofrasındaki simiti çalanlara ses çıkarmamakta. Türkiye’de öğrencilere, işçilere, yoksullara insanca bir yaşam sunulması için illa bu topluluklarının her birinin kendini tüzel kişi ilan edip emek sömürmesi ve avanta ihalelere mi girmesi gerekmektedir?

Sibel Ünli

Sibel, bir liraya karnını doyurmaya çalışıyordu. Sibel’in yeni yıldan dileği işti. Sibel, bizim gerçeğimiz. Sibel, Türkiye’de sayıları milyonları bulan genç işsizden biriydi. Yarın birinin daha Sibel’in yolunu seçmeyeceğinden emin değiliz. Televizyonlardaki bilirkişiler Sibel’i ve diğer ekonomik intiharları psikiyatrik sebeplere bağlamaya, anlaşılmaz bir dilde ifade etmeye çalışacaklardır. Latince isimli bir hastalıktan dolayı böyle olduğunu söyleyecekler. Bir hastalıktan bahsedilecekse bu, yoksulluk hastalığıdır. Hastalığa sebep virüs ise bu sömürü düzeni ve siyasi iktidardır.

Mussolini, mega transatlantiği ile halkı efsunlamıştı. Fakat sonu aynı halkın elinden oldu. Çünkü halkın gerçeği, yöneticilerin hipnozlarıyla örtülemeyecek kadar güçlüdür. Gizlenmeye çalışılan o hakikat, bir yerden yolunu bulup zuhur edecektir. O gün umalım ki, onlara bize ettiklerinden daha fazla merhamet edebilelim.

“Burjuvazi bizi gizli yargılamak istedikçe. biz hapishaneden çıkışımızdan, yolda gelişimizden, mahkeme koridorlarından geçişimizden, mahkemenin ilk duruşma, son karar celselerinden, kapı altlarında bekleyişimizden, hapishane içinde yaşayışımızdan, özetle her yerden ve her şeyden yararlanarak; olanak bulursak yüksek sesle, bulamazsak fısıldayarak, ağzımızı dikerlerse kaşımızı gözümüzü oynatarak yüzümüzle; yüzümüze maske geçirirler, peçe takarlar ise başımız, elimiz, kolumuz, ayağımızla; elimize kelepçe, boynumuza lale, kolumuza zincir, ayağımıza pranga takarlarsa, duruşumuz, oturuşumuz, hatta giyinişimizle… Öldürülürsek cesedimizle, gömülsek mezarımızla; yakılarak dumanımız havaya savrulsa heyulamızla, hatıramızla… Her neyle olursa olsun, ajitasyonumuzu yapacağız! Burjuvazi bizi istediği kadar ezsin, sıksın, kapasın, biz bir delik bulup kızıl soluğumuzu halka duyuracağız! Ve bu uğraşmamızda, en sonunda, hep burjuvazi yenik, biz galip çıkacağız; burjuvazi zarar edecek, biz şekilden kaybettiğimizi sorunun içinden, görünüşte kaybettiğimizi gerçekte, lafta kaybettiğimizi halkın gönlünde mutlaka ve mutlaka kazanacağız!”


*Bu yazı ilk olarak medium.com’da yayımlanmıştır



sayın okur, gönüllü yayıncılığın velinimetlere ihtiyacı olacağını biliyorduk. yazılarımızı okuduğunuz, beğendiğiniz, paylaştığınız için müteşekkiriz. vesaire için maddi destek de sunmak isterseniz, ziyadesiyle minnettar olacağız.