Kültürel “kurtarılmış bölge”: Sinematek

5   +   10   =  

Onat Kutlar öncülüğünde 1965’te kurulan ve 12 Eylül darbesinde kapanan Sinematek yeniden kuruluyor. Kadıköy Belediyesi tarafından Yoğurtçu Parkı’nın yanıbaşına inşa edilen binanın yıl sonunda hizmete girmesi planlanıyor. Fırat Yücel, geçmişteki Sinematek Derneği’nin ilk kayıtlı üyesi olarak projeye büyük katkı veren Jak Şalom’la Mayıs 1968 ikliminde yaşanan ve derin kültürel izler bırakan bu öncü deneyimi bütün boyutlarıyla konuştu. 1+1 Forum‘dan naklediyoruz.


Bir fotoğrafla başlayalım. Genişçe bir masanın etrafındasınız, Hüseyin Baş en solda oturuyor, Onat Kutlar ayağını sandalyenin üzerine koymuş, dizine dayadığı elinde bir sigara, konuşma sırasını hararetle bekliyor gibi. Siz de onun yanındasınız. Bu fotoğraf ne zaman, nerede çekildi ve nasıl elinize geçti?

1967’ye ait bir fotoğraf. Sinematek’te çekilmiş. O zamanki büro Mis Sokak’taydı. Aşağıda Mis Hamamı, yukarıda Sinematek’in büroları vardı. Sinemanın kendisi ise Kervan Sineması idi. Şişli Camii’nin arkasında Bomonti’ye, Okmeydanı’na doğru bir yerdi. Uzaklığına rağmen herkes gidiyordu oraya. İstanbul’da sefer daha kolaydı. Daha az insan ve daha az araba vardı. Bugün düşünülse, yönetici ekip “kimse gelmez oraya” der. Sıraselviler’deki sinema ‘70’in kasımında açıldı. Bu fotoğrafta karşımızda kimler var, hatırlamıyorum, ama herkesin elinde kalem kâğıt, notlar tutuluyor. Şakir (Eczacıbaşı) Bey orada değildi. O çok az gelirdi. Gündüz görmek mümkün değildi. Ve gördüğümüz gibi önümüzde Uludağ maden suyu şişeleri var. Neyin toplantısı olduğunu hatırlamıyorum. Bu fotoğrafı bana Hüseyin ölmeden üç-dört ay önce verdi. Bana bir fotoğraf vereceğini söylemişti, “tabii, memnun olurum” falan demiştim. Fotoğrafın ne olduğunu bilmediğimden üstünde durmamıştım. Ölmeden önce evine ziyarete gittim, Teşvikiye’de idi. O ziyaretimde verdi bana fotoğrafı. Zarf içinde hazırlamış, büyütmüş, “sende kalsın” dedi. Tabii ağır hastaydı. “Onat zaten gitti, ben de gidiyorum” der gibiydi, “bizim en gencimiz sensin” diyordu bana. Sanki bana öyle geldi. Atletizm yarışlarında bayrağı vermek gibiydi. Bu resim o resim. Maalesef Sinematek’le ilgili olarak o dönemden elimizde çok az belge var. O zaman fotoğraf makinesi çok azdı. Pahalıydı. Pelikülü yıkatmak da bütçe gerektiriyordu. Profesyoneller, Ara Güler’ler falan hep resim çekiyordu, ama hatıra resmi diye bir şey yoktu. Basın zaman zaman geliyordu, fotoğrafçılar gelip resim çekiyorlardı. Ciddi bir araştırma yapmak lazım. Bu da yeni Sinematek’in görevi olsun. Arşivleri arayıp gazete yönetimlerine giderek orada ilgili yılların koleksiyonları taramak. Negatifi yok bu fotoğrafın. Allahtan iyi bir pozitif.

Siz daha düşünceli ve sessiz görünüyorsunuz. Bu fotoğrafın verdiği izlenim, sizin Sinematek’te iş bitirici, ama sessiz bir karakter olduğunuz. Bu doğru mu?

Şöyle söylemek lazım: Fotoğrafta ben 21 yaşındayım. Onat’la aramızda on yaş fark var. Hüseyin de ‘29 doğumlu, dolayısıyla Onat’tan yedi yaş büyük. Onat kitabıyla ödül almış genç bir yazar, kişiliğini kabul ettirmiş, Hüseyin tanınmış bir gazeteci, TİP’li (Türkiye İşçi Partisi), ben adsız bir Sinematek çalışanıyım, dolayısıyla daha geride kalmam normal. Yazılar yazıyorum Sinematek dergisinde, genellikle yazılarım beğeniliyor, yankısı bana geliyor. O saptamanız doğrudur. Daha sakin ve iş bitiriciydim.

Sinematek nasıl bir yerdi?

Sinematek’in bulunduğu kat tek bir parçadan oluşan bir dörtgendi. Tuvalet dışarıdaydı. Bir kapı ve dört duvardı Mis Sokak’taki yer. Seyyar bir perde vardı, ara sıra falancanın çektiği 16 mm ya da 35 mm filmi kendi aramızda gösterirdik. Film çekmek isteyenlerin denemelerini, kısa filmleri… Ama Umut filmini de orada seyrettik. Yılmaz Güney izletti. Oranın içinde, kurtarılmış bölge gibi bir çalışma alanımız vardı. Bir perde asmış, kovuk gibi bir yerde çalışıyorduk. Daktilo, dosyalar, telefon oradaydı. Çok insan uğruyordu. Öğrenciler gündüz geliyordu, çalışanlar akşam. Bilmem kimin son kitabı, birinin son tiyatro oyunu filan konuşuluyordu, çay, kahve, gazoz ve bol sigara içiliyordu. Ben o perdenin arkasında o günün işlerini bitirmeye çalışıyordum. Bunların içinde o gün Kervan Sineması’nda gösterilecek olan filmin özetinin hazırlanıp çoğaltılmasını sağlamak da vardı. Benim yaptığım iş değil, ama ben götürüyorum. Onat yazacak, Ömer (Pekmez) arkadaşımız çoğaltacak ve birimiz onu sinemaya götürecek. Ve tabii Onat misafirlerinden başını alamadığı için bir türlü yazıyı bitiremiyor…. Onat çok zor yazı yazardı. Ciddi yazılarını çok düşünerek saatlerce yazan biriydi. Bir filmin özetini yazmak o kadar büyük çaba gerektirmese de, on kere durup son dakikada bitirip veriyor, o özet teksir ediliyor ve sinemanın yoluna düşülüyordu. Hatta, daha çabuk gidebilmek için –bugün anlaşılması zor değil, ama o zaman zordu– bir motosiklet satın aldım, çünkü arabayla yetişmek mümkün değildi. On dakikada gidiyordum. Oysa dolmuşlarla gitmek falan çok zordu… Küçük bir ekip olduğu için ben bir ara da terfi ettim. Onat askere gitti, o zaman askerlik çok uzun. Hüseyin Sinematek’in yönetmenliğini aldı. Sinemayı seven biriydi, ama çok iyi bilmezdi, dolayısıyla çok karışmazdı programlamaya. O işi ben üstlenmeye başladım, 1968 gibi. O zaman Genç Sinema olayında öne çıktım.

Yeşilçam’la ilişkiler nasıldı?

1965’te Sinematek kurulunca Yeşilçam’la aramızda çıngar çıktı. Sinematek başlatmadı bu işi, ama Onat sataşmalara çok sert cevap verdi. Biz Sinematek’i, belki bir yanlıştı, muhtemelen bir yanlıştı, Fransız Sinematek’inin yöneticisi Henri Langlois’nın gönderdiği yüz kadar Fransız Yeni Dalga filminin programıyla açtık… Aklınıza gelebilecek filmler, ki bunların kaydı da var. İyi ki saklamışım. Ülke değiştirdim, birçok ev değiştirdim, ama nasıl olduysa bunlar durdu. Programlara özen göstermişim… Ve açılışta Türk filmi göstermedik. Türk filmi göstermeyince, o zaman Yeşilçam sinemasında bir çeşit işsiz kalmaya başlamış olan Halit Refiğ, Metin Erksan ve birkaç arkadaşı Sinematek’in –herhalde Şakir Eczacıbaşı yüzünden olsa gerek– CIA tarafından kurdurulmuş olduğunu ileri sürdüler. Çünkü yazdıklarına göre CIA’in o zamanki başkanının Türkiye’yi ziyaretiyle Sinematek’in kuruluşu örtüşüyormuş. Tabii Şakir Eczacıbaşı’nın Langlois ile yıllarca yazışması falan önemsizdi onlara göre. Bu tutmayınca Sinematek’in komünist kurum olduğunu söylemeye başladılar.

Sinematek

Sinematek’in Taksim Sıraselviler’deki sinema salonu hizmete girdiği 1970’ten itibaren İstanbul’un önde gelen kültür vahalarından biri olmuştu.

Yahudi kimliğinize yönelik bir tehdit oldu mu?

Oldu bir kere. Bizim gösterdiğimiz filmler arasında olan Sovyet filmlerinin sansürden çıkış izni Rusça yazıların gösterilmemesi kaydıyla idi. Kiril alfabesinde biri “seni seviyorum” diyor mesela, göstermeyeceksin onu. Ya filmi keseceksin ya da projeksiyonun önüne bir şey koyup görüntüyü örteceksin. Bunu yapacağımızı seyirciye anlatmak lazımdı. Bu da bana düşüyordu. Sahneye çıkıyordum. Bu akşam şunu göstereceğiz, film sansürden böyle çıktı ve ara sıra kararacak, merak etmeyin diye anlatıyordum. O günlerde Tercüman gazetesinde Rauf Tamer imzalı bir yazıda benim izleyicilere anlattığım yazıldı. “Sahneye bir delikanlı çıktı, böyle böyle şeyler söyledi, sordum etrafıma” diyor, “kim bu?” diye. “Cevap verdiler: Jak Şalom.” Ve yazı böyle bitiyor. Bende var o yazı. Büyüyebilirdi bu olay. Ama doğrusunu söylemek gerekirse, Sinematek’te çalıştığım yıllar içinde böyle bir sıkıntı yaşamadım. Olsaydı söylerdim. Kaldı ki, o ortamda solcu olmak Yahudi olmaktan daha büyük bir suçtu!

Hem Yahudi hem solcu olmak da cesaret gerektirmeli…

Önceki kuşaklarda da vardı. Sol hareket içinde, Türkiye İşçi Partisi’nde ya da başka örgütlerde, Ermeni, Rum, Yahudi kişiler vardı. Bir Müslüman Türkün bir Hıristiyan Türkten ya da Yahudi Türkten daha iyi ya da daha kötü bir konumda olmasını anlamıyorum. Mesele kulp takmaksa bulursun söyleyecek bir şey. Eşcinsel dersin, Kürt dersin, Yahudi dersin. Çamur atmak istedikten sonra bulunur. Sinematek’in dergisi Yeni Sinema’da –o günkü koşullar içinde tirajı 6 bine kadar çıkmıştı– Giovanni (Scognamillo) de yazıyordu. Onun adı da değişikti. Ama bu konuyla ilgili büyük bir sorun, sert bir şey olmadı. Sertlikler Yeşilçam’la aramızda oldu.

Peki ‘68’de bir yandan Onat Kutlar askere gidiyor, siz işleri yürütüyorsunuz, bir yandan da Genç Sinema hareketi oluşuyor. O nasıl oldu? Aynı anda Sinematek’in yayın organı olan Yeni Sinema dergisinde yazarken Genç Sinema’ya nasıl dahil oldunuz?

Genç Sinema hareketi, ki Genç Sinemacılar da bunu kabul eder, Onat Kutlar’ın yüreklendirmesiyle kuruldu. Ondan sonra Sinematek’in başkanlığını ele geçirmeye çalıştılar ve başaramadılar. Sinematek’in görevi film yapmak değildi, ama Onat Kutlar başyazılarında Sinematek’in özlediği şeyi ifade ediyordu: Yeşilçam sinemasına karşı “başka” bir sinema yapmak. Onat’ın yazıları François Truffaut’nun 1954’te yazdığı, sinemada Yeni Dalga’nın teorik temelini oluşturan yazısı kadar önemliydi aslında. “Hadi arkadaşlar, devrim yapalım” demedi ki Truffaut auteur yazısında. Çok önemli bir yazıdır o. Vertov’un yapmaya çalıştığı şey de bunun atası tabii, ama bize daha yakın olan buydu. Bizim göstermediğimiz filmler, Yeşilçam filmleriydi. Yılmaz Güney, ‘68’de kapak oldu Yeni Sinema dergisine. Onun filmleri gösterildi Sinematek’te, başka filmler de gösterilirdi belki… Ama Sinematek devrimci bir sinema anlayışı içinde idi ve film yapmak lazımdı. Film yapmaya 1967’de başladık. Ben bile bir film yaptım. Hisar Kısa Film Şenliği’ne katıldım. Artun Yeres’in ilk denemeleri de bu şenliğe katıldı. Benim dört dakikalık filmim şöyleydi: Büyükada’nın arka taraflarında o zaman bir çöplük vardı. Orada çalışan çöpçüyle Büyükada’ya sayfiyeye gelenler arasında bir montajla bir çeşit toplumsal eleştiri yaptım. Çekimleri 8 mm’lik bir ödünç kamerayla yaptık… Aklımın köşesinden geçmedi sinemacı olmak. Hiçbir zaman. Ben her türlü şeyi olabilirdim, eleştirmen, teorisyen, sinema tarihçisi, Sinematek yöneticisi vs. olabilirdim, ama sinemacı olmak değil. O zamanki derdimiz sinemayı değiştirmekti. Aramızda Engin Ayça vardı, Üstün Barışta vardı, Yorgo Bozis, Mutlu Parkan, Ahmet Soner vardı. Sinemaya bulaşmayan arkadaşlar da vardı.

Ben Genç Sinema hareketinin en başlangıcında yer aldım sadece. Zaten Genç Sinema dergisinin ilk sayısında yazdığım yazının başlığı da 1’dir. Ama 2 hiçbir zaman olmadı, çünkü onlardan ayrıldım. Onların asıl hedefleri son derece soyluydu: Yeşilçam’dan farklı film üretmek. Zaten benim film yapmamın tek nedeni, birinin çıkıp “o zaman sen çeksene” diyememesiydi. “İşte çektik” diyebilecektim o kişiye. Eksiği vardır, ama yaptım. Yeni Sinema’da yazdığım yazı da var, “film çekelim” diye. O yüzden yaptım. Ama Genç Sinemacılar hedeflerini saptırdılar ve Sinematek’i ele geçirmeye çalıştılar. “Şakir’in butiği”, bilmem nesi, işbirlikçi bilmem ne… Hadi ele geçirdiniz yönetimi, yeni bir sinemanın, yeni filmlerin yapılmasını kolaylaştıracak mı bu? Bu arada, Genç Sinemacılar –haklarını yememek lazım– çok önemli tanıklıklarda bulundular, çok zor koşullarda. Benim filmi çektiğim kamera galiba kurgulu bir kamera idi. Kaç yıl öncesinden kalma bir şeydi. Çok az kamera vardı. Filmler 16 mm’lik ve bayattı. Tarihi geçik filmlerdi. Yoktu ithal, çok pahalıydı. Yokluk dünyasıydı. Sanat ve militanlık bir yana…

Patricio Guzman, Şili Savaşı belgeselini Chris Marker’ın gönderdiği filmlerle çektiğinden bahseder. Bunun gibi bir dayanışma Türkiye ile gösterilmedi mi hiç, Fransa’dan hiç ham film gelmedi mi?

Hiç gelmedi. Ahmet Soner bunları çok güzel yazdı. Bu filmler o çekildikleri yerlerde, çekimden hemen sonra makineden çıkarılıp birine verilir, o kişi mekândan çıkarır o filmi, polisin eline geçmesin diye. Bunlar belki bugünkü kadar vahim sonuçlar doğurmazdı, ama karakolda el konulurdu falan. O tanıklıklar çok önemliydi. Ama ne kaldı geriye, Youtube’da birtakım videolar görülüyor. Şimdi bu filmlerin de peşine düşeceğiz… Genç Sinemacılar kurmaca film çektiler mi, birkaçı çekti, Engin Ayça gibi. Ahmet Soner asistanlık yaptı. Şu anda da sinemacı olarak bir rolü var. Köy enstitüleri üstüne filmler yapıyor…

Sonradan Fransız Sinematek’inde birlikte çalışacağınız Henri Langlois ile ilk nasıl tanıştınız?

1966’da. Yaz ayıydı. Yeni Sinema dergisinin kapağını Sungu Çapan yapıyordu ve yazı yazıyordu. Yakın arkadaştık. Sungu Çapan Fransa’ya gitmek istedi. Ben de iki aylık staj için oraya gittim. Tesadüfen habersizce aynı öğrenci yurdunda kaldık. Aynı bahçede idik. Sinematek’e beraber gidiyorduk. Her gün akşam 6’dan itibaren gece geç saatlere kadar film izlerdik. Bana buradan yola çıkarken Onat ve Şakir “git Langlois’yı gör, bize yine film versin” dediler. Kapısını çaldım. Şahsen tanıştım, konuştum ilk kez. Türkiye’ye geldiğinde çok memnundu, ama ‘68 araya girdi sonra ve kendini geriye çekmek zorunda kaldı. Krizi atlattığında, yani 1972’de bu defa 200’e yakın filmle yine geldi, 12 Mart sırasında.

Ne gibi filmler gönderiyordu Langlois?

35 mm’lik kopyalar gönderiyordu, sonra da geri alıyordu onları. Orijinal kopya. Diplomatik valizle gönderiyor. Ankara’da Fransa büyükelçiliğine geliyor önce. Sinematek’in o zaman Ankara’da şubesi var. Ama oranın frekansı daha az. Bir de sinema kulüpleri var birçok ilde, yirmiye yakın. Filmler onlara da gidiyordu. O dönemde televizyon, telefon yok, hiçbir şey yok. Eisenstein’ın filmini izliyorsun. Dünyanın çeşitli filmleri geliyordu bize. Kurosawa’ları gönderdi mesela. Programlara bakmak lazım. Sonra işte o zaman daha çok birlikte olduk, konuştuk… Bir de dil meselesi vardı. O İngilizceyi çok kötü konuşurdu. Onat ve Hüseyin Fransızca bilirdi. Ben çoğu zaman tercüme yapardım. Sonra da ‘72’de Fransız Sinematek’ine çalışmaya başladım.

O nasıl oldu?

Üniversiteyi bitirince askere gitmem gerekiyordu, Türkiye’nin o günkü koşulları içinde göze alamadım. Bu yüzden yurtdışına çıktım. 12 Mart olmuştu ve götürülen on binlerce kişiden biri de bendim. Çok da bir şey olmadı ama. Üç gün gözaltında tutulduk. “Adınız yüzünden sorun oldu mu” dediniz. Orada da oldu, ama iyi oldu… İsrail konsolosunun öldürüldüğü günlerdi. Sokağa çıkma yasağı kondu, bir sürü insan götürüldü. Dönüşümde kapıcıya sordum. “Ellerinde listeyle geldiler” dedi. 35-40 kişi iskemlelerde oturuyoruz. Listeye Sinematek’ten girmişimdir ya da Yılmaz Güney ile çalışmamdan herhalde… Mahmut Tali Öngören’le birlikte Güney Film’e Avrupa çapında iş saygınlığı kazandırmak için çalışıyorduk. Sonra yarıda kaldı tabii… Bir de sivil var orada. Radyodan bir ara konsolosun cesedinin bulunduğunu duyduk. Adam geldi yanıma, “bak gördün mü” dedi bana “seninkini öldürdüler”. O benimki oldu! Ne demek istedi orada, anlamadım. Üç gün geçti aradan, salmaya başladılar… Orada biri var, karar verici. Bana kimsin diye soruyorlar, ne iş yapıyorsun? Sinema müdürüyüm diyorum, “Tek Sineması” diyorum Taksim’de. “Ben de çıkmak istiyorum, sinemam açılacak, işimin başına gitmem lazım” dedim. Bir süre sonra sivil o karar verici adama gidip “şunu da bırakalım” dedi, “sinema müdürüymüş, hem adı da Jak”.

Langlois ile çalıştırken çok şeyler oldu. ‘75 yılında Fransa’da Türk Filmleri Haftası düzenledim birçok sinemada. Gelen filmlerin içinde Yılmaz Güney’in filmleri de vardı. Yılmaz Güney ise hapisteydi. Yumurtalık olayından. Filmleri Türkiye’nin o zamanki Paris elçilik müsteşarı olan kişi getirdi. Resmi arabayla geldi filmler.

Benim için çok değerli bir deneyim oldu. Gece gündüz çalıştık ve Dünya Sinema Müzesi’ni açtık. Devlet ele geçirmek istiyordu Fransız Sinematek’ini. İki resmi açılışı oldu müzenin. Birincisini o dönemin kültür bakanı yaptı, sonra kültür bakanı değişti ve bir daha açıldı. O kadar prestijli bir yer oldu ki. Langlois’dan kurtulmayı kimse bir daha denemedi. Langlois ise 160 kilo oldu, sigara, reçeller falan, 63 yaşında öldü adam. İlk kalp krizinde gitti.

1968’den sonra devletin Sinematek’e desteği kesmesiyle birlikte ekip küçülmüştü. ‘68 öncesi 75 kişiyken ‘68 sonrası 17 kişiye düşmüş. Siz o dönem takviye olarak mı geldiniz?

Ben geldiğimde Dünya Sinema Müzesi inanılmaz dağınıklıkta bir şantiyeydi. Hiçbir şey yerleşmemişti. Büyük bir koleksiyon kutularda duruyordu. Kimsenin oraya girecek bilgisi ve vakti yoktu… Çıktım gittim Langlois’nın yanına, “üç gün önce geldim” dedim. “Kalacak mısınız?” dedi. “Evet” dedim. “Burada çalış” dedi. “Memnuniyetle” dedim. Ertesi gün çalışmaya başladım, kontratım üç ay sonra yapıldı. Geriye dönük yapıldı, ilk günümden başlatıldı. Orada altı buçuk yıl çalıştım. Görkemli açılışlar, seyyar etkinlikler falan yaptık. Dünyanın en önemli sinema koleksiyonlarından biri olan Will Day koleksiyonunu on yıllardan beri içinde saklı kaldığı kutularından çıkardım kendi ellerimle. Kataloğunu yaptım. Fotoğrafladım. Çok uzun süreli bir iş oldu.

11 Şubat 1968, Paris: Mayıs ’68’in fitilinin ateşlendiği gün, Henri Langlois’nın kültür bakanlığı tarafından Sinematek başkanlığı görevinden alınmasını protesto eden öğrencilere Yeni Dalga’nın önde gelen yönetmenleri de katılıyor. (Soldan sağa: Christiane Rochefort, Jean Rouch, Claude Chabrol, Jean-Luc Godard ve Henri Attal)

Fransa’da 1968 Mayıs mücadelesi gerçekleşirken siz neredeydiniz?

Ben buradayım o sıralar, İstanbul Sinematek’inde çalışıyorum. Orada olanları izliyoruz. Televizyon yok, telefon yok. Olanları Fransız gazetelerinde okuyorduk, bulabildiğimizde. Sinemacılar Sinematek’in sinema salonundan başka bir adreste olan merkezini işgal ettiler. Courcelles sokağında büyük, güzel bir binası vardı, onu işgal ettiler, ama çatışma olmadı… Çeşitli filmlerde paralel kurguda gösterildiği gibi, aynı anda başka yerde Nanterre üniversitesinin yurtlarında kızlarla oğlanlar ayrı binalarda kalıyorlardı. Birinin aklına gelmiş, “oğlanlar kızların yurtlarına gece giremiyorlar” demiş. Oradan iş büyüyor, önce üniversite içinde, sonra üniversitenin dışına taşıyor… Aynı esnada Langlois’nın hikâyesi büyüyor. Üniversitenin öğrenci önderleri iniyorlar şehre ve sinemacılarla birleşiyorlar. İş büyüyünce de çatışmalar başlıyor. Langlois çok akıllı bir şekilde ortadan kayboluyor. Telefonlara cevap vermiyor. Tüm işi sinemacıları gençlere desteğe göndermek. Hep bir ağızdan “Langlois’yı geri verin!” diye bağırıyorlar… Fakat Mayıs ‘68’in temelinde işçi hareketi vardır. Fransa gibi teşkilatlı bir cumhuriyette üç tane fakülte öğrencisiyle bir sinematek müdürünün bu hareketi ayaklandırması mümkün değil. Bu romantik bir fikir. Ancak birtakım filmlere konu olabilir, mesela Bertolucci’nin Dreamers’ı…

Evet, her şey Langlois’nın tasfiyesine karşı bir araya gelinen o sokakta başladı denemez. Ama Daniel Cohn-Bendit’in dediğine göre, burada önemli bir şey fark etmiş hareket: Polisin yıldız isimlerden çekindiğini görmüşler. Olayların büyümesinden korkulduğunu, yani olaylarının büyüyebileceğini böyle anlamışlar.

Her alanda olduğu gibi öğrenci ve işçi hareketlerinin liderleri, akranlarına göre bir parça daha uyanık, hesaplı kitaplı kişilerdir. Öğrenci önderlerinin öngörülerinden biri de bu. Ama Mayıs onlardan bilinmiyor. Nitekim Mayıs hareketinden sonra onların hiçbiri hapse atılmadı. Olabilirdi… “Milleti isyana teşvik” denirdi. Asarlardı adamı başka yerde. Dolayısıyla, öğrenci hareketi bir yere kadar geliyor, ama her şeyi açıklamıyor. Aynı dönemde mart ayında, Le Monde gazetesinin –ki bugünkünden çok daha etkili bir gazete, o kadar etkili ki tüm milletvekilleri onu okuyor– başyazısının başlığı “Fransa’nın canı sıkılıyor”. Oysa “Her şey tıkır tıkır gidiyor” deniyordu. ‘45’ten çıkılmış, otuz yıl sürecek bir kalkınma planı işletiliyor. Tabii bu daha çok kapitali elinde tutanlara yarıyor, ama Fransa kalkınıyor sonuç olarak. Kişi başına düşen gelir meselesine bakıldığında Fransa kalkınıyor. Ama o yazıda “herkesin canı sıkılıyor, hiçbir şey olmuyor bu ülkede” deniyor, aynı günlerde de Mayıs ‘68’in tohumları atılıyordu. Her şey tıkırında değil…

Burada kafası çalışan sadece gençler değil. Aynı zamanda sendikaların da kafası çalışıyor. Sendika dediğimiz kalabalıktan oluşan bir güç değil. Tabii ki sendikada üç üye olsaydı hiç sonuç alınamazdı. Ama o zaman milyonlarca üyesi var sendikaların. En örgütlü olduğu yerlerden biri Renault otomobil fabrikası ve orada çok kötü şartlar altında çalışan işçiler var. Sendikalar orayı harekete geçiriyor. Mayıs ‘68 buradan bir işçi hareketine dönüşüyor. Fabrika kapısının önünde duran bir işçinin mi fotoğrafı daha dikkat çekicidir, erkek arkadaşının omuzuna binmiş kızıl bayraklı bir kızın fotoğrafı mı? “68 olayları bir gençlik isyanıdır” demek işlerine geldi, asıl derinden gelen dalgayı küçümseme yolunu seçtiler… Ama genel grevden sonra de Gaulle korktu. Rejimi devirmeye giden bir hareket olur mu diye korkup ortadan kayboldu. Sonrasında Başbakan Georges Pompidou ve cumhurbaşkanlığı genel sekreteri İzmir doğumlu Édouard Balladur, sendikalarla masaya oturdular ve asgari ücreti yüzde 30 artırdılar. Büyük bir pazarlık gücü kazandıran bir karar. Fransa’nın yüzde 60’ı asgari ücretle çalışıyor o zaman. Dolayısıyla genel grev bitti. De Gaulle Almanya’daki Fransız işgal kuvvetlerinden aldığı garantiyle meclisi feshetti ve ezici bir çoğunlukla iş başına geldi… Tabii bu çok kısa bir özet, çünkü bu sadece Fransa’yı ilgilendiren bir şey değil. Birçok Avrupa ülkesinde hâlâ isimlerini bildiğimiz önemli hareket liderleri aylarca çalışıyorlar işçilerin şartları düzelsin diye. Öğrenciler özgürlük istiyorlar, toplumun sosyal şartlarında bir ilerleme istiyorlar. Artık savaş bitti, ülkelerimiz yeniden yapılandı, yeniden zenginliğe gidiyoruz; bir, bu zenginliği paylaşalım, iki, siz annelerimiz babalarımız konforunuzdan başka bir şey düşünmüyorsunuz. Biz başka güzellikler istiyoruz… Bu gibi söylemlerle o günlere kadar tam donmuş olmasa bile hareketsiz duran toplumlarını sarstılar.

6 Mayıs 1968, Paris: Efsanevi öğrenci lideri Daniel Cohn-Bendit oturma eyleminde. Fotoğraf: AGIP

Bir yandan da bahsettiğiniz reformlarla kapitalist düzen, kendisi için çok daha büyük bir tehlikeyi savuşturdu. Radikal politik ufuk soğuruldu. Bu sinemada da böyle, ‘68’de kolektif davranan Yeni Dalgacılar zamanla daha bireysel bir çizgiye çekiliyor. Hiç olmadığı kadar politize olmuş bir sinema ortamından niye bu kadar az şey taşındı ‘68 sonrasına?

Temelde söyle bir şey var, öğrencilerle sinemacıların kardeşleşmesinden söz ettim ya az önce… Bu, işçilerle öğrenciler arasında olmadı. İşçi sınıfı ve sendika, ki o sendika (CGT) da çok önemli ölçüde Komünist Parti üyelerinden oluşuyordu, işçi sınıfını gayet iyi biliyorlardı, bu sınıfın içinden çıkmışlardı. Ve tabii okudukları kadar okudular, ilkokul/ortaokul mezunu idiler. O yüzden işçi olarak kaldılar. Öğrencilerin küçük burjuva taleplerini benimsemediler. Ve hatta çok tartışıldı, çok yazıldı, CGT genel sekreteri hükümetle yaptıkları toplantılar sonucunda asgari ücretin artırılmasını elde ettikten sonra –1936’da Fransız Komünist Partisi genel sekreteri Maurice Thorez’in söylediği “isteneni elde ettikten sonra bir grevi bitirmeyi bilmek lazım” sözünden de esinlenerek “işçi sınıfı olarak biz çekiliyoruz” dedi. Konu gençlere ihanet etmek değil. İşçi sınıfı mücadeleyi yaptı, yüzde 30 zam aldı. Ve gençlere güvenmediler. Bunlar zıpır, küçük burjuva, burjuva ailelerin çocukları dediler. ‘68 olaylarının kalıcı olmasının nedeni bir işçi hareketi olmasıdır. ‘68’e işçi sınıfı katılmasaydı bu olaylar söner giderdi. İşçiler kendi haklı çıkarları için buna girdiler ve kazandılar. Şimdi o toplumsal devrim oldu mu? Eskiden daha az uyuşturucu bağımlılığı vardı, sonra arttı. Kızlarla oğlanlar daha özgürce sevişmeye başladı. Evlenmeden oturanlar, beraber yaşayanlar olmaya başladı… Bunları yargılamak doğru olmaz. Yaşam her şeyden güçlü!

Gençlerde ciddi bir politizasyon da var, özellikle de sömürgecilik karşıtı ve anti-kapitalist bir doğrultuda. Örneğin ‘60’ların Paris’inin Ulm sokağına bakalım. Bir tarafta Althusserci bir öğrenci grubu var, diğer tarafta da Fransız Sinematek’i. Bu mekânlarda yapılan tartışmalara baktığımızda gerek sinemacıların gerekse öğrencilerin ciddi bir politik formasyon içinde olduklarını görebiliyoruz.

Burada önemli faktör –ki bu Türkiye’de de böyledir– Vietnam Savaşı’dır. ‘60’lı yıllar sömürgeci ülkelerin bu belalardan nasıl kurtulabiliriz biçiminde araştırmalar içinde olduğu yıllar. Bu aslında Fransa için bakıldığında 1954’te başlıyor. O sırada hem Cezayir hem de Vietnam savaşları başlıyor. Biri çok yakın, biri çok uzak. Ama dünyanın geri kalanı Vietnam’dan etkilendiği kadar Cezayir Savaşı’ndan etkilenmedi. ‘67’de Vietnam Savaşı birtakım ülkelerde televizyonda gösteriliyor, diğerleri öyle değil. Bu savaş yüzünden bilmediğimiz şeyler öğrendik. Napalm bombasını, köylerin yakılmasını öğrendik. “Amerikalıların ne işleri var orada” meselesi…

Bu durum antiemperyalist gençlik hareketlerini başlattı. Tüm dünyaya yayıldı bu söylem. Bunu globalleştiren Vietnam Savaşı’dır… ‘68’in öğrencileri devrimci miydi konusunu kendi hesabıma bağlamak istiyorum. 1962’yi unutmamak lazım, Cezayir’in bağımsızlığının Fransa tarafından tanınmasıyla biten Cezayir Savaşı’nı. Savaşın sonlanması Fransa’da iyi karşılandı, ama ondan sonra Fransız halkının önemli bir kısmının kabul edilmek istenmeyen ırkçı davranışları ortaya çıktı. Ki bu bugün de ortada. Geçen yıl yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci turda aşırı sağcı partinin adayı yüzde 30’ların üzerinde oy aldı. Zaman zaman kaşınıp büyüyen, tam tedavi edilmediği için süregelen bir hastalıktır bu Fransa’da… Buna karşı Komünist Parti’nin önemli bir düşünürü olan Althusser’in hocalık ettiği yer Sinematek’in tam karşısındaki Ecole Normale Supérieure (Yüksek Öğretmen Okulu). Onun fikirlerine değer veriliyor. Ama eğer öğrenciler o kadar kalabalık olsaydı, Fransa sonraki yıllarda sürekli olarak aşırı sağı beslemezdi. Bu bir azınlık hareketi olarak gidebileceği yere kadar gitti ve orada kaldı. Bunlar küçük burjuva hareketi değil. Küçük burjuva çok kalabalık. Althusserciler bunun içinde değil. Bu gençlik hareketinin kimi önderleri milli eğitim bakanlığında görev alıp emekli oldular oradan hatta. Benim değerlendirdiğim kadarıyla, o hareketin gençlik kısmı toplumda köklü bir değişim yapabilecek bir boyutta değildi. Fransız devleti tecrübeli olduğu için çok kurnaz bir şekilde bu ‘68 hareketini pasifize etti. Belli kısımları da sünger gibi içine çekti.

27 Mayıs 1968, Paris: Grevdeki Renault fabrikasında işçiler.

Henri Langlois’nın yalnızlaşması da ‘68 sonrası devletin Sinematek’i ele geçirme çabasıyla mı ilgili?

Hem öyle hem değil. 1968’in şubat ayında devlet tarafından işten alınması etkili oldu. Fransa’daki Sinematek 1936’da kurulmuş bir dernek. Genel kurullarını yapan, yönetimi zaman zaman değişen bir kurum. Dernek devletten önemli miktarda yardım aldığı için yönetim kurulunda devlet temsilcileri de vardı. Yönetim kurulunda çoğunluğu sağladığınızda yönetimi değiştirirdiniz. Langlois devlet memuru değildi. Bütçelere uyulmadığı, hesapların düzenli biçimde tutulmadığı yönünde eleştiriler aldı, ki bunlar önemli çapta doğru ve yerindeydi. Yeni eleştiriler de değildi. 1936’da kurulmuş bir dernek herhalde birtakım krizlerden geçecekti. Hiç olmazsa II. Dünya Savaşı’nın krizlerinden geçecekti. Hatta bazıları Langlois’nın Alman işgal kuvvetleriyle ilişkisi olduğunu söyledi, ki tamamen yalan olduğu ispatlandı, öyle bir şey yok. Ama o sanatçı kişilikli bir adamdı. Dolayısıyla sert mali dengeler gibi kurallara uymak onun doğasında yoktu… Onunla birlikte yaşayan Mary Meerson ise büsbütün roman kahramanı gibi bir insandı. Kaç yaşında olduğu bilinmiyordu. Kimlik kâğıdı yoktu. Fransa’ya nereden geldiği bilinmiyordu. İyi bilinen şey, önceleri çok önemli bir sinema dekoratörü ile evli olduğuydu. Adam genç yaşta öldükten bir-iki yıl sonra Mary, Langlois ile tanıştı. Kadın daha yaşlıydı ve Langlois’nın her şeyi oldu. Kadının birçok ressama modellik ettiği biliniyor. Birçok ünlü ressam Mary’ye tablolarını hediye etmişlerdi. Sinematek sıkışınca kadın bu tablolardan birini satışa çıkarır, o parayla Sinematek’in bütçesine yardım edilir ve hayat böyle devam ederdi…

Devlette ve her yerde hayal gücü zayıf, kıskançlıkla beslenen insanlar vardır. Başkalarının başarıları onları rahatsız eder. Langlois’nın uzun yıllara dayanan görevden alınma sürecini böyle açıklayabiliriz. “O dağınık bir adam, ona koca Sinematek teslim edilemez” dendi. Onun yerine bir bürokrat atandı ve ‘68 olayları dediğimiz olaylar öyle başladı. Langlois’nın görevden alınmasının, bu komplonun diyelim, başında olan, zamanın kültür bakanı André Malraux’nun özel kalem müdürü. Malraux’nun haberi var mıydı, yok muydu, çok konuşuldu, ama herhalde bir “olur” alınmıştır. Bunun birinci kısmının, işten alınma mevzuunun ‘68’le ilgisi yok. Ama bundan hemen sonra iki şey oldu. Birincisi sinemacılar, Yeni Dalgacılar hemen Langlois’ya arka çıktılar. Çünkü onlar da sanatçı. Langlois’nın kendilerine gösterdiği filmlerle sinemacı oldular. Hemen savundular onu. Sinematek’in önünde diğer sinemacılar da onları destekledi. Sinemacı dediğinizin o zaman tüm dünyayı ayağa kaldıracak lojistikleri yoktu. Ünlü sinema dergisi Cahiers du Cinéma’nın lojistiki sayesinde bir sürü yere telgraflar çekildi ve hemen cevaplar geldi. Chaplin gibi insanlar filmlerini korunsun diye Sinematek’e veriyordu. Al, koru ve göster, diye veriyorlardı. Onlar da hemen protesto amacıyla bu filmlerin gösterimini yasakladılar. İkinci şey de buydu. Ama bu protestolar çok büyük kitlelere yayılmadı.

Langlois’ya baktığımızda devlete karşı tek başına durmuş birini görüyoruz. En sevdiği sinemacının da bir anarşist olan Jean Vigo olması çok manidar.

Langlois hakkında çok kitap yazıldı, bir tanesini kardeşi yazdı. En ciddisi bence odur. Amerikalılar da bir-iki kitap yazdılar. Kitapların çoğu Langlois’nın ne kadar bir büyük adam olduğunu, ne iyi bir sinematekçi olduğunu yazdı. Bazıları da “reçel severdi” yazdı ama. Oysa Langlois üzerine bir film yapacak olsam, ilgili ilk filmini bir hurdacıdan satın alıp korumaya aldığı günün akşamı evine dönüşünde bitiririm. Yani ondan öncesini anlatmaya çalışırım. İzmir’deki çocukluğundan başlarım. Sekiz yaşında ayrılıyor İzmir’den. Bana anlattığı, o kayıkta, İzmir yanıyor, alevler içinde… Ailesi ve hizmetçileriyle birlikte vapura gidiyorlar. O sahneyi anlattı bana. O sinemaydı, “müthiş bir sinemaydı” dedi. O sahne onu müthiş etkilemiş. Langlois’yı Langlois yapan bu çocukluk yıllarıdır. Onu yaşadıktan sonra o Langlois muhasebeci olamazdı. Ya da başka bir iş yapamazdı.

Henri Langlois’nın hayatı boyunca hatırladığını söylediği mahşeri manzara. İngiliz savaş gemisinin güvertesinden büyük İzmir yangını. (1922)

Langlois İzmir’de çocuk yaştayken babası Paris’e atanıyor. “Bana Paris’i Jeanne D’arc fethetti derlerdi, ben de babamın Jeanne D’arc’ın Paris’inde yaşadığını düşünürdüm” diyor: “Benim için zaman mekândır bu yüzden…” Filmleri biriktirmesinin ardında da böyle bir psikoloji var herhalde. Filmler mekânları saklıyor…

Benim çocukluğumda evimde 8 mm’lik makinem olmadı. Ama Langlois’ya babası, oğlu İzmir’de çocukken filmler buluyormuş. Chaplin’in ‘15-‘16 yıllarında çektiği filmlerini buluyorlardı herhalde. 8 mm makinesi varmış. Belki 9.5 mm’dir. Sinemaya bir ilgisi var. En büyük sinema sahnesi, Rüzgâr Gibi Geçti filminin yangın sahnesi var ya, ona benzeyen bir şey İzmir yangını… Ama o film yapmak da istemedi. Tahsili de yok. Liseyi bitirmedi. Üniversite okumadı, ama sinemanın ne anlatmak istediğini, nasıl anlattığını çok çabuk kavramış.

Yılmaz Güney’i sahiplenmesinin ardında bu coğrafyanın azınlıklarına yönelik bir politik bir duygu bağı olabilir mi?

Şövalyelik var. Bence buna azınlık bilinci değil, başkaldırı kültürü demek lazım. Azınlıkçı bir bakış değil, ama ezilenlerin başkaldırmasına yönelik. 1972 ocak ayında Langlois İstanbul’a geliyor ve “sinema bir direniştir” diyor. Sinematek’in Sıraselviler’deki mekânında Marcel Carné’nin Alman işgali altında çektiği ve sansüre takılmasın diye senaryosunu gizleyip yaptığı filmi sunarken diyor bunu. Öyle bir şövalye ruhu vardı. Kimler geldi ben Fransa’dayken. Ülkelerinden kaçan kimler kimler geldi. Her birine yakınlık gösterdi. Yılmaz Güney’i anlattık, ne olduğunu… ‘72’de içeri alındığı zamanki kampanya… Ki o kampanyanın imzaları benim arşivimde, tüm imzalar var. Önemli kişiler imzaladı. Orijinal imza üstelik. Siyasi suçtan girmişti ve serbest bırakılsın dendi. İyi ki Umut vardı, Cannes’da gösterilmişti. Filmi görmüştü, “Güney’den bir şey koyabilir miyiz müzeye” dedi, adını hatırlamıyordu, sinemacı olarak biliyordu. Ben de Ağıt’ın o panosunu önerdim. Onu koyduk Dünya Sinema Müzesi’nin girişine.

Yılmaz Güney’in kendisinde o yıllarda ne ölçüde Kürt bilinci vardı?

Çok büyüktü. Kafası çalışan biri olduğu için, o günkü koşullar içinde bu bilincini açığa koymasının zor olduğunu biliyordu.

Uluslararası dayanışmayı etkiledi mi?

Yılmaz’ın o yanı öne çıkartılmadı. ‘70’te TİP’in 4. Kongresi toplanmıştı ve yönetimi değişmişti. Parti kapatılmıştı, Kürtçülük gerekçesiyle. Bir adamı hapishaneden çıkarmak için Kürtlüğü öne sürülmezdi o vakitte. Filmleri yüzünden hapse girmiş olması çok daha geçerli olabilecek bir şeydi.

1971’den bir hatıra. (Soldan sağa) Altan Yalçın, Yılmaz Güney, Jak Şalom

Yılmaz Güney’in sürgün yıllarında, onunla Paris’te beraberdiniz…

Evet, o yıllarda şöyle oldu: Televizyonda baktık Yol filmi Altın Palmiye aldı, sevindik. Ama kendisinin nerede olduğu belli değildi. “Türkiye onu geri ister mi, istemez mi” diye konuşuluyordu. Benim başka işlerim vardı. Fransız Sinemateki’nden ayrılmamın üzerinden beş yıl geçmişti, üniversitedeydim artık, Türkoloji bölümünde. Sonra öğrendik ki Duvar diye bir film çekiyor. Filmde çalışan arkadaşlar vardı, onlardan öğrendik. Sette çok sert davranmanın ötesinde asistanlarını dövmek gibi şeyler de yapmış. Nihat Behram’ın Yılmaz Güney’le ilgili kitabını okursanız, orada yazıyor. Yakınlarını nasıl dövdüğü, filmin yapımcısının ofisinde Nihat’ı nasıl dövdüğü, bunun gibi şeyleri o filmde çalışan arkadaşlardan duyuyoruz. O film bitti, piyasaya çıktı, beğenilmedi, çünkü filmle beraber yapılan bir kamera arkası belgeseli bu anlattığım şeylerin bir kısmını gösteriyordu. Herkes gördü. Niye bunları gösterdiler? Prodüktör açısından, bunları göstermek filmin ticari başarısını azaltır. Ama belki de yapımcı, devrimci bir yönetmen olarak başladığı sinema hayatına devrimci yapımcılıkla devam etmek istiyordu. Ama o belgesel Duvar’ı sabote etti. Onu görenler bu muymuş Yılmaz Güney dediler ve filme gitmediler. Bence Duvar çok iyi bir film değildi. Oysa her türlü imkân sağlanmıştı, ama belki Yılmaz Güney filmlerini yurtdışında yapabilecek bir yönetmen değildi. Kaldı ki Arkadaş kendisinin bitirdiği en son filmdi. ‘74’te Arkadaş’ı yaptı, ‘82’ye kadar film yapmadı. Nitekim ondan sonra da hastalandı ve benimle ilişkiye geçti. Oradaki şirketinin başına geçmemi istedi. Çok dağınıklık vardı şirketinde. Yol’dan önemli paralar gelmişti, onlar çarçur oldu. Ben kabul ettim teklifi. Ölümünden dört yıl sonrasına kadar Fatoş’a (Güney) yardımcı olmaya çalıştım. Çok zor şeylerden geçtik ve paralar çarçur oldu. Bu arada Yılmaz’ın hastalığı ağırlaştı. Yılmaz’a yalanlar söylendi. Hastalığının ağırlığı söylenmedi. Yılmaz ölümünden iki ay önce öleceğini öğrendi. Çok trajik bir yaşamı ve ölümü oldu. Ülkesinden uzak. Ölümünden çok kısa zaman önce kendisini ziyarete gelen bir uzman doktor “çok acı çekiyorsunuz, değil mi?” diye sorduğunda doktora “acı çekmek, hep acı çekmek” cevabını verdi. Bu bir yaşamın bir cümlelik özetidir. Bu sözler fiziki ağrıyı da dile getiriyordu, yaşamının özetini de. Morfin veriyorlardı mümkün olduğu kadar. 17 yaşında yazdığı yazıdan içeri giriyor. 47 yaşında ölüyor. Arada geçen otuz yılda mutlaka mutlu olduğu anlar olmuştur, ama hep belalı yıllar. Bir kısmını kendisinin seçtiği.

Langlois ‘60’larda “Fransız sinemasının normları sarsacak bir baş belasına ihtiyacı var ve Godard dışında çıkmadı” diyordu. Yılmaz Güney de belki Türkiye için öyle biriydi.

Evet, ama Yılmaz Güney’in senaryolarını filmleştiren yönetmenlerin de sinema dokusunu taşıdıklarını kabul etmek lazım. Kameraya motor diyen yönetmenler önemli. Sürü filmi, yönetmen Zeki Ökten olmasaydı olur muydu? Şerif Gören’in yönettiği Yol hakeza olur muydu? Bu bir ekol. Ama Ömer Kavur’u mesela hiç etkilemedi. O başka bir sinemadır… Onat Kutlar’la Yılmaz Güney aynı ailenin çocuklarıydı; ikisi de edebiyattan gelen, ikisi de sinema kültürüne sahip toplumcu kişilerdi. Birbirlerine saygısı olan iki kişiydi onlar.

Fransız Sinemateki ile Türkiye’dekini karşılaştırmayı denersek… Langlois’nın düzensiz enerjisi Yeni Dalga filmlerinde vücut buluyor. Şimdiki zamana yoğun bir ilgi, kamerayı sokağa çıkaran bir bakış. Langlois’nın kopyaları müzeleştirmemek, filmleri o an göstermek tavrı buna yol açıyor. Türkiye’deki Sinematek’in ne gibi bir etkisi oldu?

Tarihi, genel anlamda tarihi, iki düz tarih arasında geçen süre olarak görmezsek… Langlois sinema tarihini Eflatun’un mağara mitosundan başlatır. Çünkü mağara alegorisinde, biliyorsunuz, mağarada olan insanlar duvara yansıyan gölgeleri görüyor. Langlois, bununla özgürlük fikri arasında bir bağ olduğunu, bunun sinema öncesinin ilk örneği olduğunu öne sürer. Sinema müzesindeki ilk görüntü odur: Mağara mitosu. Tarihi bu kadar uzun bir sürede değerlendiremeyeceğiz şüphesiz, ama Sinematek’in etkileri konusunu değerlendirebiliriz. Sinematek kabaca ‘65’ten ‘75’e kadar etkin oldu. Ondan sonra Onat Kutlar ve arkadaşları, Kültür Bakanlığı’nda kurulan sinema şubesinde, bugün yıkılan AKM’deki bürolarda çalışıyorlardı. Orada başlattılar İstanbul Sinema Günleri etkinliğini. Onun arkasından ‘83’te İstanbul Film Festivali geldi ve üç-dört yıl sonra uluslararası oldu. Onat Kutlar aslında ‘94’e dek, yani otuz yıl kadar, bu olayların hepsinde vardı. Bunların hepsini etkilemişti. İKSV’nin icra kurulundaydı son yıllarında. Sinema kültürü alanında Türkiye’de iyi anlamda ne olduysa otuz yıl içinde, Onat Kutlar’ın bir payı vardır. Ortaya çıkan sadece Yılmaz Güney değil. Onat’ın Yusuf ile Kenan senaryosu Ömer Kavur tarafından filme çekildi. Erden Kıral’ın Hakkari’de Bir Mevsim’inde, Ali Özgentürk’ün Hazal’ının senaryosunda Onat’ın imzası var. Değişik stillerden bahsediyoruz. Hepsi Yılmaz Güney kadar önemli yönetmenler miydi, bilmiyorum. Bana sorulsa, Ömer Kavur yaşasaydı öyle biri olabilirdi derdim. Genç öldü. Başka bir stille tabii. Sonuçta kimse Rossellini’ye “niye Francesco Rosi gibi film yapmıyorsun?” diye sormadı. Dolayısıyla Türk sineması bugün sayıları onu aşan önemli kurmaca film yönetmeni, birçok kısacı, birçok belgeselci çıkardıysa ve bu sinemacıların hemen hepsi yeni kurulmakta olan Sinematek’i eski Sinematek’in marka gücüne dayanarak da olsa heyecanla karşılıyorsa bir çizgiden bahsedebiliriz. Bugün Nuri Bilge’yi ele alalım. Yaşayan başarılı bir yönetmen. Yılmaz yaşasaydı 81 yaşında olacaktı. Nuri Bilge 59 sanıyorum. Aralarında tam bir kuşak var. Nuri Bilge film yapmayı Sinematek’te gördüğüm filmler sayesinde öğrendim” diyor. Belki yanlış, ama yalan değil. Ne istiyordu Sinematek? Film kültürü istiyordu. Filmi seyredin ki film yapabilesiniz, diyordu. Picasso klasik resmi son derece iyi bilen, hatta ressamlık hayatına klasik resimle başlayan biri. Sen önce onu yapacaksın, sonra kendini dağıtacaksın. O uzun, hareket halindeki tarihten, süreç içindeki tarihten bakmayı tercih ediyorum. Yılmaz Güney ilki. Sonra devam ettirenlerin her biri başka bir şey getirdi. Festivaller zaman içinde değişiklik arz etseler de en azından her dönemin kendi içinde tutarlılıkları ve tutarsızlıkları olmuştur. Bugün önemli sinemacınız varsa ve kısacılar ve belgeselciler varsa ve arkası geliyorsa bir parça o hareketin sayesindedir diye düşünüyorum.

Yeşim Ustaoğlu var, Reha Erdem var, başkaları da var. Biz nereden yola çıktık? Bir tek Yılmaz Güney’in arkasından… O yıllarda Lütfi Akad Umut filmini Sinematek’te gördü. Herhalde Yılmaz Güney davet etmişti. O da bu daveti kıramadı. Beraber üç film yaptılar çünkü. “Bu bizim ilk gerçekçi filmimiz” diyerek çok heyecanlandı. Sonradan Atıf Yılmaz gibi eli yüzü düzgün sinema yapanlar oldu. Ama bugün önemli şeyler söyleyen yirmi kadar sinemacımız var. Bu müthiş bir şey. Biz Sinematek’i yeniden kuruyoruz dediğimizde onlar heyecanlandılar. Yeterli mi? Yetersiz. Çünkü bu iş maalesef İstanbul’da, biraz Ankara ve biraz da İzmir’de toparlanıyor. Benim eski bir arkadaşım Boğaziçi Üniversitesi sinema kulübünün yöneticiliğini yaptı, ‘60’lı yılların sonunda. Sinematek’in 50. Yılı gösterimleri zamanı bir gün Boğaziçi’ne gösterime geldi. Zonguldak’ta yaşıyormuş, emekli olmuş ve sinemaya hâlâ çok meraklıymış. Bir sözlük yapmış hatta. Ve bir festival yapmak istiyormuş: Maden filmleri festivali. Çok güzel olur dedim. Konuştuk ve haberim olsun dedim nasıl geçti diye. Yavuz Özkan’ın Maden filmini göstermiş. Sonra merak ettim, telefonlaştık, Zonguldak’ta Bülent Ecevit Üniversitesi destek vermiş. Ve yüz kişi mi ne gelmiş. İyi dedim işte ilk festival için. İşçilerden kim geldi dedim. İki kişi geldi dedi. İşçiler gelmemiş. Bankacı gelmiş, eczacı gelmiş, ama işçi gelmemiş. Oysa işçilerin orada salonu doldurması lazım. O olmamış.

Peki nasıl olur bu?

İstanbul, Ankara ve İzmir dışına film kültürünün yayılması lazım. Bak Zonguldak’ta beklersin ki olay olsun, ama yok. Demek ki bu konuda yapılması gereken çok şey var. O yüzden de beni dinleyenlere söylediğim şey şu: Bir “Sanat ve Deneme Sinemaları” ağını oluşturmak lazım. Bugünkü film gösterme teknikleriyle bizim film çeken ve filmlerini göstermekte güçlük çeken sinemacıların filmlerini elli ayrı sinemada yüzer kişiye gösterebilirsek çok seyirci yapar. “Zaten bu filmleri az kişi izliyor, biz nasıl olsa o kadar kişiye ulaşamayız” dememek lazım. Sinematek faaliyete geçtikten sonra ikinci aşamada belki bazı belediyelerle ve alternatif mekânlarla ortaklık yapılabilir. Böyle bir ağı canlandırmamız lazım. Kasaba olur, şehir olur, fark etmez. Her yerde olabilir. Buna eğilmek lazım, ama buna eğilmek için vakit lazım, personel lazım ve bir anlamda kültür siyaseti bilinci gerekir. Bunlarsız olmaz, ama belki ömrümüz yeter. Bilemiyorum.

‘68’in politik ve militan olarak savunduğu temel fikir, toplumsal yaşam ile sanat arasındaki sınırları ortadan kaldırmak, sanatı salonlarda izlenen bir tüketim nesnesi olmaktan çıkarmaktı. Bugün, sözünü ettiğiniz süreçte Sinematek’in yönetmenlerin yetişmesinde, sanatçılara değer verilmesi anlamında ciddi bir rolü olduğunu görüyoruz. Ama ‘68’in radikal çizgisinin devamı Türkiye’de (belki bir ölçüde belgesel sinema haricinde) bugünlere ulaşmadı.

Endişe filminde bir sahne var. Bir gezgin sinemacı üç ayaklı bir sehpa üstündeki sinema makinesinde pamuk tarlalarında çalışan işçilere film gösteriyor. O filmlerde Şarlot (aynen!) var, ayrıca “Kıbrıs’ta uçan jetler” sesleri var. Ama o sahnede bir adam başka bir çağdan kalma bir makineyle, atlayan görüntülerle, sineklerin uçuştuğu bir ortamda o çocuklara cüzi bir paraya –ama onlar için önemli– film gösteriyor. Bu aslında Türkiye ile söz gelimi Fransa, İtalya ya da İspanya arasındaki ‘68 ruhunun estiği ülkeler arasındaki farklılığı gösterir. Kültürel alanda ileri sürdüğünüz noktanın Fransa, Almanya, İtalya gibi ülkelerde geçerliliğinin olduğunu kabul etmekte hiç zorlanmıyorum. Ama oralarda da gerçekleşmedi. Ancak fikir ortaya atıldı, geliştirildi. Ünlü felsefeciler, Deleuze’ler konuyu ele aldılar, geliştirdiler. Türkiye’deki durumda söz gelimi ‘65 yılı neyi gösterir? ‘65 yılı, 1961 Anayasası’ndan sonraki dördüncü yılı gösterir. Nedir o anayasa? O anayasa ne 141-142’yi ne 146’yı kaldırmıştır, ne de işçilere haklarını vermiştir. Bunların hiçbiri o anayasada yok. Ama Türkiye İşçi Partisi kurulmuş, 14 milletvekili çıkarmıştır. 1961’den itibaren birtakım gelişmeler olmuştur. Sinematek de sinema anlamında varlığını kabul ettirmiştir. Aynı dönemde Ankara Sanat Tiyatrosu tiyatro alanında birtakım yenilikler yapıyor…

Dolayısıyla Sinematek’in 1968’de bütün bütüne büyümesini, her şeyi sıfırlamasını beklemek doğru bir şey olmaz. Niye bunu başaramadı diye sormak doğru bir şey olmaz. Geri dönüşü olmayan biçimdeki başarısı, sinema kültürünü yaymak. Kervan Sineması 600 kişilik bir sinemaydı. Yani öyle kutu gibi bir yer değildi. Atilla Dorsay’ların ileri sürdüğü gibi 200 kişilik sosyete mekân falan, yok öyle bir şey. O 600 kişi bulmak bile zaman zaman zor oluyordu.

Nasıl bir seyirci kitlesi vardı?

Sosyete değildi. Orta sınıf ve öğrenci… Hepsinin siyasi bilinci yüksek ama… Bunun anlamı ortanın solu… Eski tüfekler, TKP’li hüküm giymiş insanlar da geliyordu. Potemkin Zırhlısı’nı gösterdiğimiz gece Behice Boran, Hikmet Kıvılcımlı, Vedat Türkali, Sadun Aren vardı. Bu sanat alanındaki vurucu güç, birtakım yerlerde sinema kulüpleri kurdu ya da kurdurdu. Sinemateklerden, yabancı kültür merkezlerinden filmler istedi. 35 mm filmler patates çuvallarında sırtta taşınıp gönderiliyordu, otobüs terminallerinden alınıyordu… Onat’ın anlattığı bir şey vardı. Onun kaleminden çıkma gerçek olan bir anekdot var. Ömer arkadaşımız şu filmi bilmem hangi otobüs yazıhanesine teslim et diyor. Çocuk gidiyor, ama hemen geri dönmüyor. Çok uzun bir süre sonra dönüyor. Çuvalı Topkapı’ya yürüyerek götürmüş, masraf olmasın diye! Bu, film izleme kültürünü yaymakla ilgili. Tek deneme diyebileceğimiz şey, konuştuğumuz Genç Sinema bir yere kadar geldi. Ondan sonra da zaten sinema zor şartlar altında çalıştı. Mesela sansür peşini bırakmadı. Yine sık sık anlattığım anı da şu; Şakir Eczacıbaşı’nın anılarından okuduğumu aktarıyorum: 12 Mart’tan sonra Selimiye’den sıkıyönetim albayı çağırmış. Ona Sinematek’i kapatacaklarını söylemiş. O da nedenini sormuş. Tutukladığımız, gözaltına aldığımız bütün öğrencilerin cebinden Sinematek üyelik kartı çıkıyor, demiş. Sorgulamışlar, bu kadar insandan bu kart çıkıyorsa herhalde bunun bir nedeni vardır diye. Ama o kadar! Belki o çocukların siyasi bilinçleri sivrildi. Sinema ve sanat anlayışları değişti. Ama ondan sonra karşı takım daha başarılı çıktı… Hiç unutmam, Fransa’da bir dünya kupası seyrediyordum. Kuzey Kore ile Brezilya arasında oynanan maçın 20’nci dakikasında Kuzey Kore 3-0 galipti, ama maçı Brezilya 5-3 kazandı. Kim bilir Kuzey Kore hangi taktikle üç tane gol attı. Fakat diğer takım beş tane gol atarak meseleyi kapattı. Bu iş bir yere kadar geldi, daha sonra bir yerden farklı bir yere taşınamadığını kabul etmek zorundayız. Ama o dediğim tarih süreci içinde baktığımızda bugünkü durumu iyileştirmek için yapılacak şey, artık dağıtım sistemini değiştirmektir. Biz Sinematek’te örnek olacağız. Aynı zamanda başkalarına diyeceğiz ki, bizim yaptığımızı siz de yapabilirsiniz! Ne zaman ki sizin sinema kulübünüzde, Zonguldak’taki film gösterimine elli işçi gelecek, o zaman kazanmış olacağız.


  • Fırat Yücel’in Jak Şalom ile gerçekleştirdiği bu söyleşi, ilk olarak 1+1 Forum‘da yayımlanmıştır.