“O yarasayı neden yedin?” sorusundan fazlasına ihtiyacımız var

"O yarasayı neden yedin?" İllüstrasyon: Ayşe Ezgi Yıldız.
İllüstrasyon: Ayşe Ezgi Yıldız.

Geçen hafta girdiğiniz sınavın sonucu ya da izlediğiniz gerilim filmi… Konu ne olursa olsun bilinmezlik hepimizi endişelendiriyor. Mümkün olan en kısa sürede bilinmezi bilinir kılmak ve endişelerimizi gidermek istiyoruz, ancak endişe verici unsur her defasında kolay defedilemiyor. Bu noktada, krizleriyle tanınan bir coğrafyada maalesef sıkça maruz kaldığımız “komplo teorisi” devreye giriyor.

Özellikle kriz anlarında komplo teorileri her yerde. Güvenilir addettiğimiz televizyon programlarından üniversite kürsülerine, saç tıraşı için uğradığımız berberden eniştemizin bayram sohbetine kadar her yerde komplo teorilerinin türlü varyasyonlarıyla karşılaşıyor, bazılarına alaycı bir kahkaha basarken bazıları üzerine ciddi sorgulamalara girişiyoruz. Genel kanının aksine bu durum bizi son zamanlarda yerli yersiz kullanmaktan hiç çekinmediğimiz kavramlardan bir diğeri olan “cahil” yapmıyor, zira hiçbirimiz aynı anda her konuda uzman olup tüm gerçeklikleri ilahi bir şekilde zihnimizde barındıramıyoruz. Ancak kritik nokta bu bilgilere maruz kalmak ya da onları sorgulamak değil, bir akıl süzgecinden geçirmeden yeniden üretmekte beis görmemek.

Komplo teorileri üzerine çalışmalar yapan Prof. Michael Barkun’a göre komplo teorilerinin üç temel özelliği var. İlk olarak kafa karıştırıcı bulunan ya da anlamak için belirli bir birikim gerektiren kurumsal açıklama ya da bilimsel analizlerin anlaşılmaya yetmediği durumlara kolayca kavranabilir açıklamalar getirdiklerini iddia ediyorlar. Sundukları açıklamalar her zaman basit, anlaşılır ve net. Bunlara inanmak olayların özündeki karmaşık ilişkileri ve onların sonuçlarını kavramaktan çok daha kolay. Son olarak da bu teoriler her zaman “üst düzey yetkililerden” gelen bilgiler oluyor, durumlara açıklık getiremese de üstün bir algı örneğiymişçesine sunuluyor. Bunların sonucunda komplo teorileri endişe verici durumun kendisini daha çözümsüz bir hâle getirse de temelde yatan bilinmezlik ve endişe hissi öyle ya da böyle, kısmen de olsa gideriliyor. Fakat komplo teorileri çerçevesinde yanlış bilginin yeniden üretiminin meselelerin gerçek sebebini örtmek, dolayısıyla sonuçlarıyla baş etmeyi zorlaştırmak gibi özellikleri de var.

Korona virüsü pandemisini ele alalım. Çin’in Wuhan kentinde bir vatandaşın yarasa yemesi üzerine ortaya çıktığı iddia edilen virüs, bu yazının yazıldığı günün güncel verilerine göre dünyada tam 45.428.731 kişiyi hasta etti. Peki, böylesine bir kriz gerçekten de yarasa örneğindeki gibi bir pamuk ipliğine bağlı olabilir mi, yoksa tüm suçu yabancı bir ülkenin bilinmez kültürüne yükleyip asıl sebepleri sorgulamamak daha mı kolay? Bu soruyu yanıtlamak için filmi Aralık 2019’dan daha geriye sarmamız, inceleme konusu coğrafyayı Wuhan’la sınırlamamamız gerek. Bu salgının herkesi eşitlediğini iddia eden neoliberal kimseleri üzerek şimdiden belirtmeliyiz ki iklim krizinden sağlık sistemindeki sorunlara kadar diğer gündemler gibi salgının ortaya çıkış hikâyesi de tamamıyla sistemle ilgili.

Çiftlik deyince aklınıza tavukların bahçede ineklerle yan yana gezdiği, köpeklerin çitlerle çevrili yeşil alanı koruduğu, kuzuların daha uzak bir köşede melediği ve tüm bunlara tonton bir dedenin öncülük ettiği bir senaryo geliyorsa bu hayalinizin en az 50 yıl geride kaldığını üzülerek belirtmeliyiz. Son birkaç on yılda nüfusun, dolayısıyla da tüketimin hızlı ve kontrolsüz şekilde büyümesiyle bu çiftlikler yerlerini çok daha büyük, sıkışık ve mekanik hayvan fabrikalarına bırakmaya başladı. 1970’li yıllarda ABD’de 30.000 civarında tavuk çiftliği varken bu sayı 1995’te yaklaşık 20.000’e düştü. Buna karşın üretilen tavuk sayısı 3 katına çıkmıştı. 1980’den 2018’e kadar tüketime yönelik küresel hayvan üretimi dünya nüfusundan yaklaşık bir buçuk kat daha hızlı büyüdü.

Bu çiftlik-fabrikalar aslında etik, çevresel ve ekonomik pek çok sonucunun yanında salgın hastalıklar üzerine çalışmalar yapan bilim insanlarının da uzun süredir gündemindeydi. Çeşitli kurumlar uzun süredir küresel salgınların muhtemel olduğundan bahsediyordu, ancak ilaç sektörünün daha kârlı alanlara yönelmesi henüz var olmayan bir sorun üzerine vakit ve para harcamaktan çok daha önemli görüldü. Chomsky’nin bir söyleşisinde belirttiği üzere “Yeni vücut kremi yapmak, insanları nihai bir yıkımdan kurtaracak bir aşı bulmaktan daha kazançlıydı.” Benzer bir sebeple fabrikalar hakkında da hiçbir düzenlemeye gidilmedi ve hem hayvanlar hem de insanlar hazin sona mahkûm edildi.

ABD’den dünyaya yayılan bu çiftlik-fabrika sisteminin en önemli hedefi kârı maksimumda tutabilmek için bir fabrikaya olabildiğince fazla hayvan sığdırmak. Bu ortamda üretilen etler, 2020 yılının verilerine göre ABD’deki et tüketiminin %99’unun, tüm dünyanın ise %90’ının kaynağı. Hayvanların kapalı, karanlık ortamlarda iç içe, hareket edemeyecekleri şekilde yetiştirilmesinin sorunlarından biri de bu çiftlik-fabrikaların salgınlara sebep olabilecek patojenler için fazlasıyla uygun olması. Bu ortama ek olarak çiftlik-fabrikalarda arzu edilen özelliklerden bir diğeri de hayvanların standart kalitede olması için genetik olarak özdeş hâle getirilmeleri. Bu da ortaya çıkan bir virüsün herhangi bir genetik değişkenle karşılaşmadan kolaylıkla hayvandan hayvana yayılabilmesini, kalabalık bir ortamda olduğu için de hızlıca yeniden üreyebilmesini ve süreç boyunca daha ölümcül ya da farklı türlere de yayılabilecek şekilde mutasyona uğrayabilmesini sağlıyor.

Et tüketiminin globalleşmesiyle beraber bu sorun sadece hayvanların üretildiği bölgede kalmıyor. Canlı hayvan nakliyesi gıda tüketim sisteminin önemli bir çarkı olduktan sonra bu çiftlik-fabrikalarda yetiştirilen hayvanlar bir yandan da farklı şehir, ülke ve kıtalara taşınıyorlar. Farklı yerlerde yetiştirilmiş hayvanların birbirlerine bu şekilde temas etmesi ise yeni virüslerin değişken şekillerde ortaya çıkmalarına ortam hazırlıyor. Bu da özetle dünyanın diğer tarafında üretilen, normal şartlarda zararsızca ortadan kaybolabilecek bir virüsün yolda diğer virüslerle karşılaşıp tehlikeli hâle gelerek dünyanın diğer tarafına taşınmasına sebep oluyor.

Bilim insanları COVID-19’un ana ortaya çıkış nedenini hâlâ kesin olarak belirleyememiş olsa da salgın riskinden bahsettiğimizde karşımıza iki tür çıkıyor. İlki İspanyol nezlesi ve COVID-19 örneğinde olduğu gibi viral salgınlar, ikincisi ise Orta Çağ’da tüm Avrupa’yı saran büyük veba salgını örneğindeki gibi bakteriyel salgınlar. Fabrika-çiftliklerin koşulları ise ikisine de davet çıkarıyor.

Artık küresel bir salgını deneyimleyen bir dünya olarak geleceğe dair olasılıklara karşı daha dikkatli olup olmayacağımız konusu ise maalesef siyasi tartışmalardan azade değil. Bireysel et tüketimimiz ya da teyitsiz bilgi aktarımımız gibi gündemler bu tartışmaların bir parçası olabilirse de öznesi olamaz, bunun farkına varmak pek çok açıdan önemli. Zira temel sorun “O yarasayı neden yedin?” serzenişinden daha fazlasına işaret ediyor.


Kaynaklar: Vox, The New Yorker


*Bu yazı, Impact Hub Istanbul ve ABD İstanbul Başkonsolosluğu tarafından uygulanan Project Zoom desteğiyle hazırlanmıştır.

Muhabbetimiz daim olsun...

Related Posts
Total
15
Share