Korona virüsünün ardından normale dönmeyeceğiz

İstanbul, Mart 2020. Fotoğraf: DHA.

Korona virüsünü durdurmak için yaptığımız her şeyi, yani çalışma, spor yapma, sosyalleşme, alışveriş yapma, kendimize bakma, çocuklarımızı eğitme biçimlerimizi radikal biçimde değiştirmemiz gerekiyor.

Şu anda her şeyin çabucak eski hâline dönmesini istiyoruz. Muhtemelen çoğumuz henüz fark edemedi (yakında edecek), ama birkaç hafta, hatta birkaç ay sonra bile bazı şeyler eski hâline dönmeyecek. Bazı şeyler ise hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak.

Artık her ülke (sonunda İngiltere bile) “eğriyi düzleştirmek”, sosyal mesafelenmeyi yaygınlaştırarak, şu an İtalya’da olduğu gibi, hasta sayısının sağlık sisteminin çökmesine neden olmasını engellemek gerektiği konusunda fikir birliğine vardı. Bu da, salgının yeterince insan COVID-19 virüsüne bağışıklık kazanana (bağışıklığın yıllar boyu süreceğini varsayarsak, nitekim bundan da emin değiliz) kadar ya da hastalığın aşısı bulunana kadar düşük bir seviyede sürmesi gerektiği anlamına geliyor.

Peki, bu durum ne kadar sürecek ve sosyal kısıtlamaların ne kadar sert olması gerekiyor? ABD başkanı Donald Trump, toplanmalara 10 kişilik sınır getirme gibi düzenlemelerin olduğu yeni bir yönerge açıklayarak, “Birkaç hafta yapacaklarımıza odaklanırsak virüsten kurtulabilir ve durumu tersine çevirebiliriz,” dedi. Çin’de altı hafta süren tecrit, yeni ortaya çıkan vakaların sayısının ciddi anlamda azalmasıyla sona erdi.

Ama bu iş burada bitmeyecek. Dünya üzerinde bir kişi bile bu virüsü taşıdığı sürece tecritler, sıkı bir kontrol mekanizması olmaksızın tekrar ve tekrar gerçekleşebilir. Londra Kraliyet Koleji‘ndeki (Imperial College London) araştırmacılar 16 Mart’ta buna dair bir rapor yayımladı. Rapor, salgını kontrol altına almak için yoğun bakım ünitelerine kabullerin artmaya başladığı dönemlerde sosyal mesafelenme önlemlerini de artırmak, yoğunluğun azaldığı dönemlerde ise önlemleri gevşetmeyi öneriyor.

chartlar-01
Dönemsel sosyal mesafelenme örnekleri salgını kontrol altında tutuyor.

Turuncu çizgi, yoğun bakım ünitelerine yapılan kabulleri temsil ediyor. Belirli bir eşiğin üzerine çıktığı her seferde (haftada 100 diyelim) ülkedeki bütün okullar ve çoğu üniversite kapatılıyor, sosyal mesafe önlemleri artırılıyor. 50’nin altına düştüğünde ise bu önlemler azaltılıyor, ancak semptomlara sahip insanlar ya da aile üyelerinden biri semptomlara sahip insanlar evlerinde, karantinada kalıyor.

Araştırmacılar sosyal mesafelenmeyi “Tüm hanelerin, hane, okul ya da çalışma alanının dışıyla temasını %75 azaltması” olarak tanımlıyor. Bu, arkadaşlarınızla haftada dört kere yerine bir kere dışarı çıkacağınız anlamına gelmiyor. Herkes sosyal iletişimi en aza indirmek için elinden geleni yapıyor, bu da genel teması %75 azaltıyor.

Bu modelde, sosyal mesafelenme ve okul kapatma önlemlerinin aşı bulunana kadar geçecek zamanın üçte ikisinde (kabaca 2 ay yürürlükte, 1 ay değil) uygulanması gerekiyor. Bu da her şey yolunda giderse en az 18 ay demek. 

18 ay mı? Bunun başka bir yolu daha olmalı. Mesela neden daha fazla yoğun bakım ünitesi inşa ederek aynı anda daha fazla kişiyi tedavi etmiyoruz?

Araştırmacılara göre bu da sorunu çözmüyor. Tüm nüfusa sosyal mesafelenme uygulanmadığı bir senaryoda (hastaların, yaşlıların, taşıyıcıların karantinaya alındığı, okulların kapatıldığı), en iyi korunma stratejisi, ABD ya da İngiltere sağlık sisteminin baş edebileceğinden sekiz kat daha fazla kritik vakayla sonuçlanıyor.(Aşağıdaki grafikte en aşağıdaki mavi eğri, düz kırmızı çizgi de yoğun bakım ünitelerinde mevcut yatak sayısını temsil ediyor). Yatak, solunum cihazı ve gerekli diğer tüm malzemeler için fabrikalar seri üretime geçse bile herkesi tedavi etmek için daha fazla doktor ve hemşire gerekiyor.

Peki, sadece 5 aylık bir süre için kısıtlama yapılsa? Bu da işe yaramıyor, önlemler kaldırıldığında salgın tekrar ortaya çıkıyor, bu da sağlık sisteminin en yoğun olduğu kış aylarına denk geliyor.

Yaygın sosyal mesafelenmenin olmadığı tüm senaryolarda korona virüsü vakalarının sayısı sağlık sisteminin kaldıramayacağı noktalara ulaşıyor.

Peki, ya daha acımasız olmaya karar verir ve sosyal mesafelenmeyi artırmak için daha fazla hastanın ölümünü göze alarak yoğun bakım üniteleri için bir sınır koysak? Görünüşe göre çok az fark yaratıyor. Kraliyet Koleji’nin en az kısıtlayıcı senaryolarında bile zamanımızın yarısını eve kapanarak geçiriyoruz.

Bu geçici bir aksaklık değil, tamamen farklı bir yaşam tarzının başlangıcı.

Sosyal mesafelenme ve diğer önlemler beş ay boyunca uygulanıp kaldırılırsa, salgın geri geliyor.

Salgınla yaşamak

Bu durum kısa vadede çok sayıda insanın bir araya gelmesine dayanan işletmelere, yani restoranlara, kafelere, barlara, gece kulüplerine, spor salonlarına, otellere, tiyatrolara, sinemalara, sanat galerilerine, alışveriş merkezlerine, el sanatları fuarlarına, müzelere, müzisyenlere ve diğer sanatçılara, spor salonlarına ve spor takımlarına, konferans salonlarına, gemi turu şirketlerine, havayollarına, toplu taşımalara, özel okullara, gündüz bakım merkezlerine büyük zarar verecek. Çocuklarının evde eğitimi konusunda endişelenen ebeveynlerin, yaşlı akrabalarına virüs bulaştırmadan bakmaya çalışanların, istismara dayalı ilişkilerine sıkışıp kalanların ve gelirlerindeki dalgalanmalarla başa çıkabilecek güvenceye sahip olmayanların üzerindeki stres de cabası.

Tabii ki duruma uyum sağlayanlar olacak. Örneğin spor salonları ev aletleri satmaya, çevrimiçi dersler vermeye başlayabilir. Halihazırda “shut-in economy” (eve kapalı ekonomi) olarak adlandırdığımız hizmetlerin patladığını göreceğiz. Öte yandan bazı alışkanlıklarımızın değişmesi de (daha az karbon salınımına yol açan seyahatler, daha fazla yerel tedarik zinciri, daha fazla yürüyüş ve bisiklet kullanımı gibi) olumlu olabilir. 

Yine de zor durumdaki birçok işletmenin krizi yönetmesi imkânsız olacak. Bu kapalı yaşam tarzı sürdürülebilir değil.

https___cdn.cnn.com_cnnnext_dam_assets_200207110135-china-coronavirus-masks-0205
Fotoğraf: CNN

Peki, bu yeni dünyada nasıl yaşayabiliriz? Yanıtın bir kısmı, daha iyi sağlık sistemleri. Korona virüsünü durdurmak için artık çok geç olsa da salgınları yayılmaya başlamadan önce tanımlamak ve kontrol altına almak için hızla hareket edebilen salgın müdahale birimleri ve tıbbi ekipman, test kitleri, ilaç üretimini artırma kapasitesi gelecekteki salgınlar için kurtarıcı olacak.

Kısa vadede muhtemelen sosyal yaşamımızın kısmen aynı kalmasına izin verecek garip orta yollar bulacağız. Belki sinema salonları yarı kapasiteyle çalışacak, toplantılar aralıklı sandalyelerle daha büyük odalarda yapılacak ya da spor salonları kalabalık olmamak için rezervasyonla çalışmaya başlayacak.

Yine de kimin hastalık kapma riski olduğu, kimin olmadığı konusunda sofistike yollar geliştirerek ve taşıyıcıları uzak tutarak güvenli bir şekilde sosyalleşme yeteneğimizi geri kazanacağımızı tahmin ediyorum.

Bazı ülkelerin aldığı önlemler bunun habercisi. İsrail, istihbarat servislerinin cep telefonu konum verilerini takip eden sistemini, virüsün bilinen taşıyıcılarıyla temas hâlinde olan insanları izlemek için kullanacak. Singapur da kapsamlı bir temas takibi yapıyor, insanların adlarını paylaşmadan bilinen her vaka hakkında ayrıntılı bilgi yayımlıyor.

Elbette geleceğin nasıl olacağına dair pek bir şey bilmiyoruz. Örneğin ileride uçağa binerken, hareketlerinizi cep telefonunuzdan takip eden bir servise kayıt olmanız gerekebilir. Havayolu şirketi nereye gittiğinizi göremez, ama bilinen vakalara ya da hastalığın yaygın olduğu bölgelere temasınız olması durumunda alarma geçebilir. Büyük mekânlar, hükümet binaları ya da toplu taşıma araçları için benzer şartlar getirilebilir. Her yerde termal kameralar olabilir, iş yeriniz de sizden sıcaklığınızı ve diğer hayati değerlerinizi izleyen bir monitör takmanızı isteyebilir. Gece kulüplerine girerken yaşınızla birlikte kimlik kartı veya telefonunuz aracılığıyla virüsten kurtulduğunuzu ya da aşı olduğunuzu gösteren dijital bir doğrulama istenebilir.

Terörist saldırılar sonrasında gittikçe katılaşan havaalanı güvenlik önlemlerine alıştığımız gibi bu tür önlemlere de alışacağız. Müdahaleci gözetim, diğer insanlarla birlikte olmak için temel özgürlüklerimizden ödediğimiz küçük bir bedel olacak.

Bununla birlikte, en ağır bedeli her zamanki gibi en yoksul ve en zayıflar ödeyecek. Sağlık hizmetlerine erişimi daha kısıtlı olanlar ya da hastalığın daha yoğun görüldüğü bölgelerde yaşayanlar, herkese açık yerlere alınmayacak ve herkesin yararlanabildiği fırsatlardan yararlanamayacaklar. Sürücüler, tesisatçılar, serbest çalışan yoga eğitmenleri gibi “gig ekonomisinin” kısa süreli çalışanları, yaptıkları işin daha da güvencesiz hâle geldiğini görecek. Göçmenler, mülteciler, resmi belgesi olmayanlar ve eski hükümlüler toplumda yer edinebilmek yolunda bir engelle daha karşı karşıya kalacaklar.

Daha da kötüsü, bir insandaki hastalık riskinin nasıl belirleneceğine dair katı kurallar yoksa, hükümetler ya da şirketler herhangi bir kriter seçebilir. Örneğin yılda 50.000 dolardan az kazanıyorsanız, çekirdek aileniz 6 kişiden daha kalabalıksa ya da ülkenin belirli bölgelerinde yaşıyorsanız risk altında olduğunuza karar verilebilir. Bu, geçen yıl ABD’deki sağlık sigortacıları tarafından kullanılan bir algoritmanın “istemeden” beyaz insanları kayırması gibi, algoritmik önyargılar ve gizli ayrımcılıklar için alan yaratır.

Dünya pek çok kez değişti ve tekrar değişiyor. Hepimiz yaşamanın, çalışmanın ve ilişki kurmanın bu yeni tarzına uyum sağlamak zorundayız. Öte yandan tüm değişimlerde olduğu gibi bunda da bazıları diğerlerinden daha fazlasını kaybedecek, bunlar da halihazırda çok fazla şey kaybedenler olacak. En büyük umudumuz ise bu derin krizin, başta ABD olmak üzere tüm ülkeleri, nüfuslarının çoğunluğunu bu denli savunmasız bırakan sosyal eşitsizlikleri düzeltmeye zorlaması olacak.


*Bu yazı, Selin Pervan tarafından Gideon Lichfield’in MIT Technology Review için yazdığı makaleden kısaltılarak çevrilmiştir.

Muhabbetimiz daim olsun...

Related Posts
Total
257
Share