Kentsel mekânın devinimi: Gösteri toplumundan denetim toplumuna

7   +   2   =  

Guy Debord, Gösteri Toplumu adlı eserinde gösterinin ebedi doğasıyla ilgili çelişkilere dikkat çekerken, toplumsal olaylar seyirlik hâle geldikçe herkesin tuhaf bir biçimde izleyici konumuna yaklaştığının altını çiziyordu. Böylece modern toplumun sınıf antagonizması, konfor içinde yaşayanlar ve başlarına bir şey gelenler olarak tezahür ediyordu. Debord’a göre teknolojinin gelişmesiyle beraber modern toplumlarda yürürlüğe giren bölünme mekanizması buydu. Kalan iktidar yapıları da bu mekanizma aracılığıyla türüyordu. Günümüzün kentsel mekân denkleminin de buradan hareketle kurulması kaçınılmaz.

Debord, üstyapıya ilişkin ideoloji analizini iktisadi altyapının çelişkilerinin nasıl üstesinden gelindiğini aktarmak için yapmıştı. Tabii toplumdaki üretim ilişkilerinin getireceği dönüşümlerin nasıl soğurulduğuna ilgili bir açıklama sunmakla yetinmiyor, dönüşümle ilgili pratik öneriler de sunuyordu. Bu çözümlemeyi ve öneriyi Lefebvre‘in Kentsel Devrim kitabında karşımıza çıkan “dönüşememe” ya da kapitalist modernitenin kent alanındaki asimetrik değişime dair doğasıyla beraber okumak gerekiyor. Çünkü kentin sadece çeperlerine ya da “müstesna” semtlerine odaklanan okumalar, tekillikleri değil bu ikisi arasındaki ilişkiyi göz ardı ettiği için parçalı bir analize neden oluyor.

Reklam panoları ne ifade ediyor?

Bu yazıda amacım öncelikle kentsel mekânda biraz dolaşarak bir panorama sunmak ve oradan hareketle saptamalarda bulunmak olacak. Artık kentin ortak bir dil kurgulayamadığını, bunun ortak dışlama pratikleriyle bile gerçekleşmediğini kabul etmek gerek. Öyleyse kapitalizmin yeknesaklaştırıcı ve yekpareleştirici doğasının en çok belirginleştiği, buna rağmen gösteri toplumunun nasıl inşa edildiğiyle ilgili en belirgin özellikleri sunan, modern kent mekânının en ayırt edici seyirliği olmayı başarmış reklam panolarını biraz düşünelim. Acaba billboardlar piyasanın kesintisiz dilini kurarken kenti bir hercümerç haline getirmekte bizden daha mahir olabilirler mi?

Billboard’lara baktığımızda, her şeyden önce bir görüntüyle (imaj) karşı karşıyayız. Bu görüntü, başta parıltılı gelen bir vizyonu içeriyor. Peki, bu vizyon kavramın bildiğimiz anlamıyla “bir yerden görüntüler gösterme” karşılığını nasıl büküyor? Kısacası billboard’lardaki görüntüler tam olarak nereden geliyor? Biraz düşündüğümüzde göreceğiz ki, gözetlenenlerin hayatı dışında hiçbir yerden. Dolayısıyla ilksel gözetleyen olarak demokrasinin, parlamentodan önce reklam küratörlüğü üzerinden işlediğinin altını çizmek gerek.

Tartışmayı reklamın amaçlarına doğru bükmeyeceğim, çünkü esas izlenen yönetici sınıfların hayatı. Reklam/propaganda/ajitasyon konusunda bir hayli didaktik olan sosyalist/sosyal demokrat ülkeler elbette buna dahil değil. Sosyalist ülkeler pleb’ler tarafından gözetlenen yönetici sınıfın reklamlar ve buyruklar aracılığıyla keyfini gizlerken, kapitalist ülkeler pornografiye yöneliyor. Türkiye özelinde ise her köşeden sırıtan politikacıların afişlerinde gördüğümüz şey, müstehcen bir iktidar pornografisinden başka bir şey değil.

Ancak sosyodemografik yapıya kıyasla reklamların da değişkenlik gösterdiğini bilmek gerek. Hatta denebilir ki, kent topografyasını reklamcılar tasarlar, şekillendirir. Bunu da tam olarak ona sınır çizme pratiğiyle yerine getirirler. Halka, onlardan gizlenen şeylerin bir ikamesi sunulur. Panopticon ve denetimin, halkın görmek istediği şeyler doğrultusunda yayını sürdürmesinin başka bir anlamı yoktur. Reklamda hata olmaz.

Dolayısıyla bir karşı reklam örgütleme fikrinin de gösteriyi sekteye uğratamayacağını hesaba katmak gerekebilir. Bunun piyasanın marjinal değerlere gösterdiği nezih iştahın sonucunda mideye indirilmeyeceğini söyleyemeyiz. Ayrıca aksini gösteren örnek de çok azdır.

O halde koordinatlarda bir şaşma olduğundan bahsedilebilir. Ancak koordinatların her şaşkınlık verici sapmasında nesnel bir gerçekliğin de bastırıldığını biliyoruz. Toplum artık kendi dışlananlarıyla ilgilenmiyor, empati kurmuyor, hatta empati kurulmasıyla ilgili telkine ihtiyaç duyuyor. Toplum yaşlılarla, engellilerle, eve kapanan yalnız insanlarla, akıl hastalarıyla, cezaevindeki mahpusların durumuyla ilgili hoşgörü barındırmayan ifadelerden rahatsız. Bu, iktidar pornografisini çok evvelden kabullenmiş olmasından kaynaklanıyor. Ona yalnızca baş edilmesi güç bir nostalji bırakan reel sosyalizmin çöküşünden ve darbelerden kalanı için ise bu bir saldırganlık nesnesi.

Kentsel mekân nasıl kurgulanır?

Her şeyden önce kentsel mekânı hafıza mekânı yapabilmek için, orayı bir zamanlar orada bulunmuş ve şimdi kim bilir nerede eyleyen insanlarla doldurabilmek gerekir. Bunun için de öncelikle sanat ve bilimsel araştırmalar için gerekli olacak şekilde insanlara dikkat etmek, onların üzerine eğilmek. Ayrıca bilişsel bir coşkuya dayanan hatırlama edimi de mekânsal pratiği dışladığı sürece galeri mekânının paradigmasına hapsolmuş demektir.

Dolayısıyla insanı mekânla, mekânı da onu eylemiş, inşa etmiş ve bir şekilde anlamlandırmış olanlarla beraber düşünmek gerek. Burada edebiyatla ilgili çarpıcı fikirlere ihtiyaç duyulduğu bir gerçek, ancak günümüz sanatçısının iş bölümüne 20. yüzyıl sanatçısı gibi katı bir şekilde riayet etmesi gerektiğini kim söyleyebilir?

Öyleyse ihtiyaç duyduğumuz, paradoksal bir şekilde öncelikle mekânsal bir eşitlenme, çünkü dünyanın esasında bir hiyerarşisi yok. Her yaşantıya eşit ilgi gösterilmeli. Aynı kentte tartışmasız bir şekilde yaşadığımız coğrafi eşitsizliklerin de akla uygun bir açıklaması yok. Bunun getirdiği dışlama mekanizmalarındaki üretkenlik de cabası, aksi ise yeni bir gözetleme mekanizması olarak televizyonun inşasından geçiyor. Belki de bütün reality show’ların yaptığı da bu. Eve kapanma lüksünü sokak kamerasının dikizleme lüksüyle bir araya getirmek. Kısacası, billboard’ların arkasından bakmak. Tabii devrimin televizyondan izlenemeyeceğini de unutmamak gerek.