2017 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Kazuo Ishiguro, 2014’te The Guardian’da yayımlanan bir yazısında Günden Kalanlar‘ı nasıl dört haftada yazdığını anlatmıştı. İlham kaynaklarından bahsederken yaptığı The Conversation (Francis Ford Coppola, 1974) ve Tom Waits okumalarının bilhassa değerli olduğunu düşünüyor, ödülle birlikte güncel bir bağlam kazanmış yazının çevirisini aktarıyoruz.


Birçok insan uzun saatler çalışmak zorunda. Roman yazmaya gelince ise durmaksızın yazılan aşağı yukarı dört saatin ardından verimin azaldığına dair bir konsensus var gibi. Bu görüşe büyük ölçüde katılıyordum, ama 1987 yazı yaklaşırken esaslı bir yaklaşımın gerektiğine ikna olmuştum. Eşim Lorna da bana katıldı.

O noktaya dek, beş yıl önce gündüzleri çalıştığım işten ayrılmamın ardından, makul bir iş ve üretkenlik ritmi tutturmayı başarmıştım. Ancak ikinci romanımdan sonra gelen ve beni telaşa düşüren kamusal başarı, beraberinde de dikkat dağıtan birçok şey getirdi. Kariyer yükseltme potansiyeli taşıyan teklifler, akşam yemeği ve parti davetleri, albenili yurt dışı gezileri ve yağan e-postalar o “düzgün” çalışmamı sona erdirmişti. Bir önceki yaz yeni bir romanın açılış bölümünü yazmıştım, ama aradan neredeyse bir yıl geçmişti ve hiç ilerleme katedememiştim.

Lorna’yla bir plan yaptık. Dört hafta boyunca ajandamı hunharca temizleyecek ve gizemli bir şekilde “Çarpışma” olarak adlandırdığımız şeyi yapacaktım. Çarpışma boyunca Pazartesi’den Cumartesi’ye sabah 9’dan akşam 10.30’a kadar sadece yazacaktım. Bir saat öğle yemeği, iki saat de akşam yemeği hakkım vardı. Cevaplamak bir yana hiçbir e-postaya bakmayacaktım dahi ve telefonun yanına uğramayacaktım. Eve kimse gelmeyecekti. Kendi yoğun programına rağmen Lorna bu süre boyunca benim yemek ve ev işlerindeki yükümü de devralacaktı. Böylelikle hem nicelik olarak daha fazla iş yapacağımı, hem de kurgusal dünyamın gerçek dünyadan daha gerçek olduğu bir ruh haline erişeceğimi umuyorduk.

O sırada 32 yaşındaydım ve hayatımda ilk defa bir çalışma odamın olduğu Londra’nın güneyindeki Sydenham’da evimize yeni taşınmıştık. (İlk iki romanımı yemek masasında yazmıştım.) Aslında daha çok yarım döner merdivenin üzerindeki büyükçe bir dolaptı ve kapısı yoktu, ama kağıtlarımı dilediğince etrafa saçabileceğim ve her gün geri toplamamı gerektirmeyecek bir alanım olduğu için çok heyecanlıydım. Duvarların her yerini çizelgeler ve notlarla doldurdum, sonra da yazmaya koyuldum.

Günden Kalanlar temelde böyle yazıldı. Çarpışma boyunca sınırsız bir özgürlükle yazdım, üsluba aldırmadan ya da öğleden sonra yazdığım bir şeyin aynı sabah kurduğum öyküyle çelişip çelişmediğini umursamadan. Önceliğim basitçe fikirleri yüzeye çıkarmak ve büyütmekti. Berbat cümleler, korkunç diyaloglar, hiçbir yere gitmeyen sahneler -hepsinin kalmasına izin verdim ve konunun üzerine gitmeye devam ettim.

Üçüncü güne geldiğimizde Lorna akşam molamda tuhaf davrandığımı fark etti. İlk boş pazar günümde dışarı çıkmaya cesaret ettim ve Sydenham ana caddesine çıkıp (Lorna’nın dediğine göre) caddenin eğimli bir arazide yapıldığı ve inenler dengesini kaybederken yukarı çıkanların nefes nefese kalıp büyük bir efor sarf ederek tökezlediği gerçeğine durmaksızın güldüm. Lorna üç haftam daha böyle geçeceği için endişelenmişti, ama ben ona çok iyi olduğumu ve ilk haftanın başarılı geçtiğini açıkladım.

Dört hafta boyunca devam ettim ve sonunda bütün roman aşağı yukarı elimdeydi. Elbette tamamını düzgünce yazmak için çok daha fazla zaman gerekecekti, ama hayati yaratıcı atılımların hepsi Çarpışma sırasında gelmişti.

Çarpışma’ya atıldığımda hatrı sayılır miktarda “araştırma”yı halihazırda tüketmiş olduğumu söylemem lazım: Hem Britanyalı hizmetçiler tarafından yazılmış hem de onları anlatan, ayrıca savaşlar arasındaki dış politika ve siyaset üzerine kitaplar ile o döneme ait birçok kitapçık ve makale okudum. Harold Laski’nin “The Dangers of Being a Gentleman”ı (Bir Beyefendi Olmanın Tehlikeleri) da buna dahildi. 1930’lardan 1950’lere kadar İngiliz kırsal kesimine yönelik kılavuzlar için mahallenin kitapçısının (bağımsızlığını halen başarıyla sürdüren Kirkdale Books) ikinci el raflarını yağmaladım. Romanı gerçekten yazmaya başlama -hikâyenin kendisini oluşturmaya başlama- kararı bana hep çok önemli gelmiştir. Düzyazıya girişmeden önce ne kadar bilmek lazım? Fazla erken başlamak zarar verici, fazla geç başlamak da öyle. Günden Kalanlar‘la bence şansım yaver gitti. Çarpışma tam doğru noktada, tam da yeterli miktarda bildiğim sırada geldi.

Geriye baktığımda her türden etkisi altında kaldığım şey ve ilham kaynağı görüyorum. İşte o kadar bariz olmayan iki tanesi:

1) 70’lerin ortalarında, ergenliğimde The Conversation (1974) adlı bir film izlemiştim, Francis Ford Coppola’nın çektiği bir gerilim. Filmde Gene Hackman, diğer insanların konuşmalarını gizlice kaydetmek isteyen insanların başvurduğu bir gözetim uzmanını oynuyor. Hackman fanatik bir şekilde alanının en iyisi, “Amerika’nın en iyi dinleme cihazcısı” olmak istiyor ama güçlü müşterilerine verdiği kasetlerin cinayet de dahil olmak üzere karanlık sonuçlara yol açabileceği fikri ona musallat oluyor. Hackman’ın karakterinin uşak Stevens için erken bir model olduğunu düşünüyorum.

2) Günden Kalanlar‘ı bitirdiğimi sanıyordum, ama sonra bir akşam Tom Waits’i “Ruby’s Arms” şarkısını söylerken duydum. Bir trene yetişmek için erken saatlerde uyuyan sevgilisinin yanından ayrılan bir asker hakkında bir balad. Bunda olağandışı bir şey yok. Ancak şarkı, hislerini belli etmeye alışkın olmayan sert bir Amerikan berduşunun sesiyle söyleniyor. Ve şarkıcının kalbinin kırıldığını beyan ettiği bir an geliyor, duygunun kendisi ve onu dile getirmek için aşılması gerektiği bariz olan dev direnç arasındaki tansiyondan dolayı neredeyse dayanılmayacak kadar dokunaklı. Waits dizeyi katarsise yol açacak bir muhteşemlikte söylüyor ve hayat boyu sürmüş bir sert adam metanetinin, ezici bir hüzünle un ufak olduğunu hissediyorsunuz. Bunu duydum ve Stevens’ın en sonuna kadar duygusal anlamda suskun olmasına yönelik verdiğim kararı değiştirdim. Yalnızca bir noktada (ki bunu çok dikkatli seçmem lazımdı) katı savunması çatlayacak ve o ana dek saklanmış acıklı bir romantizm şöyle bir görünüp kaybolacaktı.


* Bu yazı, Can Koçak tarafından Kazuo Ishiguro imzasıyla The Guardian’da yayımlanan makaleden çevrilmiştir.