Kapitalizm “iptal kültürünü” nasıl sürüklüyor?

Fotoğraf: Kipras Štreimikis

İnternetin sokaklarında cephane arabaları tıngırdıyor. Birkaç yıldır internetin öncü olduğu toplumsal hareketler tacizcileri tahtından indirdi, zorbaları ifşa etti, kimi zaman da masumların hayatını kararttı. Yorumcular “çete adaletine” dair endişelerini dillendirirken, aktivistler yeni elde ettikleri dünyayı değiştirme gücünden fazlasıyla memnun.

İki grup da hem haklı hem de haksız, çünkü işten kovmaları, defetmeleri, çevrimiçi suçlamaları kapsayan “iptal kültürünü” anlamanın en iyi yolu, ona toplumsal değil, ekonomik bir bakış açısıyla bakmak.

Yapımcı Harvey Weinstein’in çöküşünü ele alalım. Geriye dönüp bakıldığında kaçınılmazmış gibi görünüyor. Herkes onun bir “seks haşeresi” olduğunu biliyordu, 30 Rock gibi diziler bunun şakasını bile yapıyordu! Yine de The New York Times muhabirlerinin ilk yazıyı yayımlamadan önce aylarca araştırma yapması gerekmişti. Gazetenin karşısına aldığı kişi, cebi derin, kendisini eleştirenleri tehditle susturmayı alışkanlık hâline getirmiş biriydi. Yazı bir el bombası gibi patladı. Bir anda tüm hava (ve ekonomik inisiyatifler) tersine döndü. Weinstein’den korkan insanlar, artık onunla birlikte devrilmekten korkuyordu.

Weinstein’in şirketinden defedilmesi, akabinde tecavüz suçundan hüküm giymesi iyi bir sonuç. Öte yandan ortaya çıkardığı mekanizma, ahlaki açıdan daha muğlak: İşyerindeki önlemler ve hukuk sistemi başarısız olduğunda, konu bir tek kamuoyunun değerleri üzerinden tartışılmaya başladı. Yazar Jon Schwarz “kurumların demir yasasından” bahsetmiş, kavramı kurumların içindeki kıdemli insanların kurumun gücündense kurumdaki kendi güçlerini korumayı önemsemesi üzerinden açıklamıştı. Bu kendini koruma içgüdüsü, paydaşlarının değerini en yükseğe çıkarmak gibi kapitalist ilkeleri gözeten özel şirketler, müşterilerinin toplumsal adalet meselelerini yüksek sesle savunduğu bir iklime alışamadığında da işliyor. İlerici değerler artık güçlü bir pazarlama aracı.

Genellikle de bundan fazlası değiller. Bu da benim “duyar kapitalizminin demir yasası” olarak adlandırdığım sonuca çıkıyor, markaların hayatta kalmak için gerçek değişimlerdense az maliyetli, sesi çok çıkan işaretlere yönelmesine yol açıyor. (Duyar sözcüğünü küçümseyen, aşağılayıcı bir biçimde değil, duyarcılığın esas tanımının kapitalizmle bağdaşmadığının altını çizmek için kullanıyorum. Ayrıca bunu böyle dillendiren ilk kişi değilim, yazar Ross Douthat hepimizden önce davrandı.) Hatta daha da ileri gidelim. Kurumların içinde güç sahibi olanlar, ırkçılığı kınayan temkinli, siyah-beyaz sosyal medya görselleri paylaşmak, yönetim kuruluna ilk defa bir kadın atamak, internette tepki çeken alt düzey çalışanları kovmak gibi kendilerini ilerici gösterecek iddialı hareketlere bayılıyor, çünkü bu durum onların güçlerini korumasını sağlıyor. (Orantısız biçimde beyaz, erkek, zengin ve eğitimli olan) Tepedekilerin hiçbir şeyden feragat etmesi gerekmiyor.

Bunun en korkunç örneği, ufak ihlallerde bulunmuş, kimi zaman kötü bir şey dahi yapmamış insanların işlerinden sorgusuz sualsiz kovulması. İlk gruba girenlerden biri, blackface’i (siyah olmayan birinin yüzünü makyajla siyaha boyaması) sorunlu bulmadığını söyleyen Megan Kelly’yle dalga geçmek için blackface ile bir partiye katılan, bu eylemiyle bir The Washington Post haberine konu olan grafik tasarımcı Sue Schafer. Partide kostümünden dolayı tepki çeken Schafer’ın gözyaşları içinde eve gittiği, ertesi gün parti sahiplerinden özür dilediği belirtiliyor. The Post onun adını veren bir haber yapınca, işinden kovuldu. New York Magazine haberi yayımlama kararının arkasında durmaya pek de istekli olmayan istekli birçok Post muhabirine ulaştı, haberin ırkçılıkla mücadele etmektense Post’u aklamaya çalışmasının yarattığı huzursuzluğu ortaya çıkardı. 33 yıl önce kadınların orduda görev almaması gerektiğini savunduğu için istifa etmeye zorlanan Boeing uçak şirketinin iletişim şefi Niel Golightly’nin durumu daha da anlaşılmaz. İlerici bir başkan addedilen Barack Obama eşcinsel evliliklerle ilgili fikrini 2010’larda değiştiriyorsa kaç Amerikalının 1987’deki görüşleri günümüz standartlarına dayalı incelemelere direnebilir?

Bu mekanizma kimi zaman yansıtıldığı gibi yeterli temsil edilmemiş seslerin vadesi çoktan geçmiş hesaplaşması değil. Aksine güçlülerin düşünmeden gösterdiği bir tepki, ses çıkaranların ilerici ya da muhafazakâr olmasından bağımsız olarak kurumların hiçbir ihtilafa tahammül etmek istemediğinin ispatı. Cezanın suça denk olmadığı bir diğer örnek, Black Lives Matter eylemlerine katılan yeğeninin fotoğrafını paylaşan polis Florissa Fuentes. Fotoğraftaki dövizlerden birinde WHO DO WE CALL WHEN THE MURDERER WEAR THE BADGE? (KATİL POLİS ÜNİFORMASI GİYİYORSA KİMİ ARAMALIYIZ?) yazıyor. Times’a göre bir diğer döviz ise insanların polisin açtığı ateşe karşılık vermesi gerektiğini ima ediyordu. Otuz yaşında, üç çocuklu bekâr bir anne olan Fuentes paylaşımı sildi ve özür diledi, buna rağmen işinden kovuldu.

İkinci gruptan, yani tamamen kabahatsiz olanlardan biri ise trafik ışıklarında yolunu kestiği biri tarafından “OK işareti” yapmaya zorlanmış gibi görünen kamyon şoförü Emmanuel Cafferty. Kaçınılmaz olarak popülerleşen bir video onun bu işareti bilinçli, bir beyaz üstünlükçü sembolü olarak yaptığını iddia edince, hızla işten çıkarıldı. Cafferty San Diego’da yaşayan, 40’lı yaşlarında bir emekçi. İşini kaybetmesi onu derinden etkiledi, danışmanlık desteği alması gerekti. İş arkadaşım Yascha Mounk’a şunları söyledi: “İnsanlar hatalarından ders çıkarabilir. Peki, benim bundan ne öğrenmem gerekiyor? Yıldırım çarpmışa döndüm.”

Kullandığı ifade epey akılda kalıcı. Yıldırım çarptığında ırkçı olmamak sizi kurtarmaz. Yorumlarınızın onyıllar öncede kalması, kötü niyetli insanlar tarafından yanlış yorumlanması, hatta böyle bir yorumda dahi bulunmamanız da öyle. Arazinin (hayatınızın) yanma düzeyi aynı.

“İptal kültürünün”, 20. yüzyılı maymun iştahlı patronların “sorunlu” çalışanları kovmasıyla mücadele ederek geçiren solun bir projesine dönüşmesi tuhaf. Hedefinin size kimi zaman makul gelmesi, yargısız infazın ahlaki açıdan doğru olduğu anlamına gelmiyor. Hepimiz cinsiyetçiliğin, ırkçılığın, ayrımcılığın diğer türleriyle birlikte azalmasını görmek istiyoruz, en azından öyle olduğunu umuyorum. Yine de buradaki ekonomik inisiyatiflerin farkına varmamız gerekiyor, özellikle de gerçekler tespit edilmeden bir videoyu popülerleştirebilen, sonra da seyircileri cevap talep etmeye iten sosyal medyanın hızı ortadayken. İtibarlarının dakikalar içinde zedelenmesinden korkan şirketler, düşüncesizlikten umursamazlığa, hatta sadistliğe uzanan davranışlar sergiliyor. Cafferty’nin işvereni için “beyaz üstünlükçü çalışanını” kovduğunu söyleyerek eleştirileri susturabilmek gibi bir halkla ilişkiler başarısına kıyasla bir kamyon şoförü ne ki?

Duyar kapitalizminin nasıl işlediğini görmek için bir örneği daha inceleyelim. George Floyd’un ölümünün ve sonrasında gerçekleşen eylemlerin ardından Robin DiAngelo’nun yazdığı White Fragility (Beyaz Kırılganlık) yeniden The New York Times’ın kurgudışı eserler listesinin zirvesine yerleşti. Yazar beyaz, kitabı da beyaz insanları beyaz olmaya dair düşünmeye teşvik ediyor. Yani ABD’nin okuryazar nüfusunun Black Lives Matter hareketine karşı en büyük cevabı beyaz biri tarafından yazılmış, beyaz olmaya dair bir kitap almaktı.

Bu yalnızca kendini düşünmekten öte, yapay bir aktivizm çeşidi. Aslında hiçbir şey yapmamış okurların, kendini saygılı ve erdemli hissetmesine yol açıyor. Beyaz kırılganlığına dair bir kitap almak, ötekileştirilmişlerin hayatlarını oy verme hakkını savunan bir hayır kurumuna bağışta bulunmaya ya da bir aşevinde gönüllü olmaya kıyasla çok daha az etkiliyor. Bir hobiden fazlası değil.

DiAngelo’nun kitabı neden bu kadar popüler? Tekrar işin ekonomik boyutuna bakalım. White Fragility, Londra ve Iowa’daki üniversitelerden Britanya’nın sağcı Telegraph gazetesi ya da The Atlantic gibi yayınlara dek resmi çeşitlilik eğitiminin temel unsurlarından. DiAngelo’nun web sitesindeki müşteri listesinde Amazon ve Unilever gibi büyük şirketler, Bill & Melinda Gates Vakfı gibi kâr amacı gütmeyen kuruluşlar, Hollywood Yazarlar Sendikası ve YMCA, ayrıca Seattle devlet okulları, Oakland Belediyesi ve Minneapolis Belediye Meclisi gibi kuruluşlar ve kamu kurumları var.

Harvard’ın Kennedy Okulu’nda kamu politikaları dersleri veren Iris Bohnet’e göre çeşitlilik eğitimi ABD’de 8 milyar dolarlık bir endüstri. Buna rağmen ABD’de ve Ruanda gibi çatışma sonrası ülkelerde çalıştıktan sonra şunları söylüyor: “Maalesef hiçbir ülkede çeşitlilik eğitiminin daha fazla çeşitlilikle sonuçlandığını görmedik.” Sorun biraz da şurada: Eğitimleri verenlerin niyeti iyi de olsa, bu tür programlar bilimsel açıdan bir zamanlar işletme eğitimlerinin gözdesi olan Myers-Briggs kişilik göstergelerinden daha temelli değil. “Örtük önyargı testleri” tartışmalı, davranışları öngörebilme iddiası ise, önyargıyı azaltmak şöyle dursun, hayli dayanaksız. Sektör içinde yapılan kapsamlı bir analize göre “örtük düzeyde değişimler mümkün, ancak bunlar ille de aleni davranışlara dönüşmek zorunda değil.” Buna rağmen ölçüm takıntılı şirketler bu tür eğitimlere bayılıyor. Britanya İşçi Partisi lideri Keir Starmer Black Lives Matter’dan bir hareket yerine bir “an” olarak bahsettiği için tepki çektiğinde örtülü önyargı eğitimine başlayacağını söyledi. Bu yaklaşım önyargıyı sistemin bir ürünü olarak değil, bireylerin ahlaki eksikliği olarak görüyor. Kurumsal reformdansa bireysel pişmanlığı yeğliyor.

Bohnet çeşitliliği artırmak için başka yöntemler de öneriyor, iş başvurularından yaşları ve fotoğrafları çıkarmak, ilanlarda kullanılan dili yeniden değerlendirmek gibi (ona göre erkekler kendilerini “kendinden emin” görmeye daha meyyal). Büyük şirketlerin şöyle bir şansı da var: Genç çalışanlarınıza şirketin bulunduğu büyük şehirde ailelerinden destek almadan yaşayabilecekleri kadar para verin. Şirketin çeşitliliğini böylelikle artırabilirsiniz. Çok istiyorsanız tüm ekibinize White Fragility kitabını okutun, ama temizlik görevlilerinin maaşlarına zam da yapın.

Tabii bu duyar kapitalizminin demir yasasını ihlal eder. Gerçek soruna kafa yormaktansa “Ne kadar da ilericiyiz, değil mi?” diye işaret edebileceğiniz bir şeye sahip olmak daha iyi. Çeşitlilik eğitimi şirketin güç yapılarını mümkün olan en az düzeyde bozmanızı sağlar. Yönetim kuruluna sakın dokunmayın, çalışanlarınızı seminere yollasanız yeter.

Günümüzde güç yapılarına meydan okumaktan, kalıplaşmış uygulamaları tersyüz etmekten bahsediyorsak, ekonomik köktencilik ile toplumsal köktencilik arasındaki farkı anlamamız çok önemli. Bunu kimlikle sınıf arasındaki fark olarak açıklamak da mümkün. Bu kimliği gözardı etmek anlamına gelmemeli, pek çok grup iki bakımdan da ayrımcılıkla karşı karşıya kalıyor. Kadınlar “matematik kızlara göre değil” diye de, işverenler doğum iznini karşılamak istemediği için de işe alınmayabiliyor. İşverenler azınlıkların değerini fark etmeyebilir, bu da mülakatı yürüten kişinin beklediği gibi konuşmamalarından, ya da ikinci nesil göçmen aileye mensup biri olarak birkaç yıl boyunca geçimini sağlayacak parayı kazanmazken mali açıdan ona destek olabilecek ebeveynlere sahip olmamalarından kaynaklanabilir.

Bunları feminizmden öğrendim, orada iktisadi ve toplumsal köktenciliğin sınırları çok net. Eşit ücret iktisadi köktencilikle ilgili, ilk defa bir kadını ya da azınlık mensubunu CEO yapmak ise toplumsal köktencilikle. Çeşitlilik eğitimi taş çatlasa toplumsal köktencilik. Yangına dayanıklı giydirmesi olmayan evlerde oturan kiracılara sosyal konutlandırma hizmeti vermek iktisadi köktencilik. Bir üniversite binasının adını değiştirmek toplumsal köktencilik, siyah öğrencilerin yalnızca %5’inin kayıt yaptırabilmesini (gerekirse mevcut başvuru sistemini bozguna uğratarak) iyileştirmek iktisadi köktencilik.

Difficult Women (Zor Kadınlar) adlı kitabımda, “geleceğin kadın liderlerini güçlendirdiğini” iddia eden şirketlere sormak istediğim tek soru olduğunu söylemiştim: İşyerinizde çocuk bakımı hizmeti sunuyor musunuz? İstediğiniz kadar konferans ya da işyeri kahvaltısı düzenleyin, çalışan ebeveynlerin gerçek sorunlarına çözüm bulamadığınız sürece hiçbiri göz boyamaktan fazlası değil.

Irkçılığa ve cinsiyetçiliğe karşı mücadelelerin yanı sıra LGBTİ siyasetinin kafası da iktisadi ve toplumsal köktencilik konusunda karışmış durumda. Onur ayı her yıl olduğu gibi bunun bir “geçit töreni değil, eylem” olması gerektiğine dair eleştirileri beraberinde getiriyor. Stonewall ayaklanmaları döneminin şiddeti ve mağduriyeti, kurumsal imajlarını kuvvetlendirmek için gökkuşağı bayrağı sallayan büyük bankalar ve hazır giyim imalatçılarıyla dolu günümüzün “markalaşmış bayramında” unutulmuşa benziyor. Britanya ve ABD’de bu kurumsal sponsorlar, bazı düzenlemeler ve uygulamalarla ilgili görüşlerine ya da LGBTİ haklarına dair sorunlu birer sicili bulunan ülkelerle ilişkilerine dair onları zorlayacak soruları dert etmek zorunda kalmayacakları, siyasetle ilgisi kesilmiş, sevginin ve kabullenmenin tekdüze kutlamasından ibaret bir parti istiyor. Britanya’da bazı aktivistler, şirketin alenen homofobik ve cinsiyetçi bir devlet olan Suudi Arabistan’a yaptığı satışları gerekçe göstererek Onur yürüyüşünün BAE adlı silah şirketinin sponsorluğunu reddetmesi gerektiğini savundu. Amazon geçtiğimiz yılın PinkNews ödüllerinin (LGBTİ haklarını savunan kişi ve kurumlara verilen bir ödül) sponsorluğunu üstlendiğinde, yaşam boyu başarı ödülü alan Doctor Who’nun eski senaristlerinden Russell T. Davies, ödül konuşmasını şirkete “s*ktiğimin vergilerini ödeyin” demek için kullandı. İşte iktisadi köktencilik.

Aktivistler sıklıkla “iptal kültürüne” dair eleştirilere şu tür ifadelerle karşı çıkıyor: “Yapmayın, biz sadece Twitter’daki birkaç kişiyiz, karşımızda ise devletler ve dev şirketler var.” Öte yandan ekonomik inisiyatifleri göz önüne aldığımızda, kapitalizmin mecburiyetlerinden biri aktivistlerin baskısına teslim olmak. Azıcık. Onlardan kurtulacak kadar. Sosyal medya çığlıklarının yakıcı ışıklarına yakalanan şirketler, yalan söylerken ya da aldatırken yakalanan, “hukuki açıdan bu işin peşinin bırakılmayacağına” dair sözler veren politikacılara benziyor. Spot ışıkları başka yöne dönene dek sorunu ciddiye alıyormuş gibi görünmek için herhangi bir şey yapmak istiyorlar, ne olursa olsun.

Bu defetme eylemlerinden bazıları harika, hatta geç bile kalmış. Weinstein’in gücünü kaybetmesi şüphesiz iyi bir şey. Ancak Emmanuel Cafferty’nin kovulması öyle değil. Aktivistler için sembolik biçimde kurallara uyan iptallerin ucuz heyecanı ciddi bir tehlike arz ediyor. Kurumsal değişim zor, siyaset gibi o da “sert levhaların güçlü ve yavaş biçimde delinmesine” benziyor. Bir şirketi halkla ilişkiler puanı toplamak için birini gemiden atmaya ikna etmek, aslında zafer filan olmayan bir zafer kazanma riskini taşıyor. Dirgenler iniyor, kurumsal kültürler aynı kalıyor. Hayatta kalanlar bir oh çekiyor. Kurumlar yollarına devam ediyor.

İlericilik meseleleriyle ilgileniyorsanız, duyar kapitalizmi dostunuz değil. Esas meseleye engel teşkil ediyor, onun enerjisinden besleniyor, değişimin olduğundan daha hızlı ve derinden gerçekleştiği zannına kapılmamıza neden oluyor. İnsanlar “solun aşırı uçlarından” (kararsız seçmeni uzaklaştırarak ilerici partilerin seçilme ihtimalini kötü etkileyen bir olgu) bahsettiğinde genellikle hiç de solcu olmayan şirketlerin ürkek, tez canlı tepkilerini kastediyor.

Duyarcı kurumların demir yasasını hatırlayalım. Gücünü korumak isteyenler hayatta kalmalarına yetecek kadar toplumsal köktencilik sergiliyor, iktisadi köktenciliğe hiç bulaşmıyor. Aktivistlerin de baskılarını buraya yönlendirmeleri gerekiyor.


*Bu yazı, Can Koçak tarafından Helen Lewis’in The Atlantic’te yayımlanan yazısından çevrilmiştir.

Muhabbetimiz daim olsun...

Related Posts
Total
10
Share