Robot olmadığınızı kanıtlayın: 4   +   3   =  

Moda Sahnesi, Fransız oyun yazarı Bernard-Marie Koltès’e ait modern bir klasik olan Roberto Zucco ile karşımıza çıkıyor. 1988’de İtalyan bir seri katilin hayatından esinlenip yazdığı oyundan söz etmeden önce oyun metnine ve eleştirdiği olgulara bakalım.

Bir özgürleşme aracı olarak tasarlanan modernizme toplumların ve kültürlerin uyum sağlayamaması yabancılaşmayı da beraberinde getirdi. Hakim kapitalist sistem temelde iki kavramı ön plana çıkardı: tüketim ve ötekileştirme. Topluluk ve aidiyet olguları belirli bir döneme kadar etkili bir faktörken, dünya savaşları ve artan eşitsizlikle birlikte kültürel ve dini kimlikler ön plana geçti. Bu da “öteki” kavramını bir kriz olarak karşımıza çıkardı. Ötekileştirme eğiliminin altında şiddet yatıyordu ve eninde sonunda kendisini gösteriyordu. Koltès tiyatrosu da bu gerçekliklerden besleniyor, Roberto Zucco oyunuyla aile, din, ahlâk ve yozlaşma olgularını eleştiriyordu.

Koltès, çoğunlukla absürdistlerden etkilendi. Bireye aklın değil, ilkel güdülerin egemen olduğunu gösteren ve böylece değer yargılarının saçmalığının bilincine varmayı temel alan absürd tiyatro, seyirciyi kendi gerçeği ile yüz yüze bırakıyordu. Roberto Zucco da varoluşunun boşuna bir çaba ve bekleyişten ibaret olduğunu düşünen, kendini yabancı ve sisteme ait hissetmeyen bir karakterdi.

Ailesinin, bir müfettişin ve masum bir çocuğun katili olan Zucco’nun hapishaneden kaçmasıyla akıl hastanesine kapatılması arasındaki süreci anlatan oyunda, Zucco bir antikahraman olarak karşımıza çıkar. Sıkıcı insanlarla dolu bir şehirde fahişeler, pezevenkler, polisler ve ilgisiz bir aile etrafında örülmüş karakterler toplumun her kesiminden seçilmiştir. Çökmekte olan bir uygarlığın resmini çizen oyunda, Zucco dışında kimsenin ismi yoktur. Bir kimliğe sahip olmak zorunda olmayan karakterlerin yanında var olan Zucco’yu yaratan ise şiddetin ta kendisidir. Bu şiddet olgusu etrafında kadınlık, erkeklik, aile, para, namus, itibar, cesaret gibi kavramlar sorguya tâbi tutulur. Olayın bütün diğer kahramanları ya çoktan kaybetmiş veya kaybedecek kadar körleşmiştir.

Oyun, iki gardiyanın diyaloğuyla başlar. Zucco, son derece modern ve kaçması imkansız kılınmış bir hapishaneden kaçmayı başarır. İlk ipucunu başta veren oyun, tehlikeden korkmayan ve ne yapacağı belli olmayan karaktere dair ciddi bir merak unsuruna yaslanır. Önce ailesinin evine yarım kalan işi bitirmeye giden Zucco, ısrarla annesinden askeri üniformasını ister. Ancak Zucco, oyunun birçok yerinde bir kahraman değil, katil olduğundan söz eder. Yazar, barışçıl ve yumuşak başlı çizdiği karaktere şüphesiz derviş özellikleri de atfeder. (Finalde Zucco’yu gördüğümüz sahne ve tiradı buna bir cevap olabilir.) Zucco’nun en belirgin özelliği ise kimliksiz oluşudur. Kendi ismini unutmaktan korkan katilin gitmek istediği hayali bir şehir vardır. Bu şehrin kendisini yepyeni biri olarak kabul edeceğini sanır.

Beklenti yaratan bu karmaşık ve zorlayıcı oyunun rejisini, Kemal Aydoğan Moda Sahnesi’nde başarıyla üstleniyor. Başta metni Türkçeye kazandıran ve oyunun karakterlerinden de biri olan Ezgi Coşkun’u içtenlikle kutlamak gerekiyor. Zira sahnede oyunculuğuyla büyüdükçe büyüyor. Oyuncu kadrosunun özenle seçildiği açık. Ezgi Coşkun’un yanı sıra Deniz Elmas, Çağlar Yalçınkaya, Hasan Demirtaş, Murat Tüzün ve Hülya Gülşen kusursuza yakın performanslar sergiliyorlar. Her birinin rahatlıkla birden fazla karakteri canlandırması, enerjilerinin bir an bile düşmüyor olması, sahne değişimlerini ustalıkla kotarmaları ve abartıya kaçmadan yarattıkları derinlikli karakterler gerçekten heyecan verici.

Ulaş İnan Torun ise Roberto Zucco’yu canlandırarak hikâyenin merkezindeki zorlu karakterin hakkını veriyor. Bir seri katili daha şiddet dolu ve sert beklerken, aksine naif ve sıradan bir karakter olarak karşımıza çıkarıp bizi şaşırtıyor. Ancak metne ve rejiye bakıldığında bunun bilinçli bir tercih olduğu göze çarpıyor.

Temelinde ölümü ve acıyı barındıran oyunun mizahi tarafı da oldukça etkili. Belli sahnelerde kara mizahın doruklarına çıkan oyunda oyuncuların bu dengeli tavrı ve trajediyle mizahı başarılı bir şekilde harmanlamış olmaları takdiri hak ediyor. Kadroda yer alan her isim, belli ki oyuna sıkı bir şekilde hazırlanmış. Aralarındaki ekip uyumu ve sahne hakimiyeti açıkça kendisini gösteriyor. Bu süreci merak edenler oyunun kayıt altına alınan prova notlarını okuyabilir.

Oyun, seyirciyi yabancılaştırma kararıyla yola koyuluyor. İlk dakikadan ışıklar açık başlayan oyunda, sahne ortasında duran kıyafetler oyuncular tarafından seçiliyor ve oyun boyunca sergileyecekleri karakterler için yaptıkları bu seçim bize kulisteymişiz hissi veriyor. Sahnesi olmayan oyuncuların ise perde arkasına geçmeden kendi sıralarını beklemeleri, oyuna bir seyirci gibi tepki vermeleri ise yine yabancılaştırmanın birer örneği olarak beliriyor. Seyirci izleyeceklerine farkında olmadan hazırlanıyor. Metnin etkili bölüm başlıkları, reji sayesinde sahnede  yazılı olarak karşımıza çıkıyor. Basit iki kara tahta üzerine yazılan bölüm adlarıyla  izleyicinin göreceklerine dair tahminler yürütebilmesine izin veriliyor.

Sahne tasarımı ise tamda bu noktada önemli bir yerde duruyor. Sahnede sabit ve hareketli olan her unsurun oyuncunun kullandığı alana ve oyunun anlatımına yardımcı olması beklenir. Genel olarak dekorun sadeliği göze çarparken seyircinin dikkati tamamen oyuna çekiliyor. Sahne isimlerinin yazdığı panolar, karakterlerin değişimine yardımcı olan kostümlerin asılı olduğu uzun bir askılık başlıca unsurlar olarak sahnede yer alıyor. Aynı zamanda kuvvetli bir aile eleştirisini temel alan oyun, dekorda da kendisini gösteriyor. Oyun boyunca yerinden oynamayan “Ailesel Atık” varili toplumsal bozulmanın temelini ailede aramak gerektiğini hatırlatıyor. Bu bağlamda, oyunun dekoruna imza atan Bengi Günay’ın yine çok iyi bir iş çıkardığını belirtmek gerek.

Şiddet, suç, kimlik bunalımı, ötekileştirme gibi kavramlar etrafında dönen bu oyunu mutlaka görmenizi tavsiye ederim. Programı merak edenleri buraya, metni okumak isteyenleri ise şuraya alayım.