Kadınlar neden sosyalist rejimlerde daha fazla cinsel hazzın tadını çıkardılar?

Kadınlar neden sosyalist rejimde daha fazla cinsel hazza sahiplerdi? Fotoğraf: Mark Redkin, FotoSoyuz, Getty Images.

Amerikalılar, Doğu Avrupa’daki komünist hayatı düşündüklerinde seyahat kısıtlamalarını, gri betondan kasvetli manzaraları, boş marketlerde alışveriş yapmak için uzun kuyruklarda bitap düşen zavallı erkekleri ve kadınları, vatandaşların özel hayatlarını dikizleyen güvenlik güçlerini hayal ediyorlar. Bunların bazıları doğru olsa da, komünist hayata dair kolektif basmakalıp görüşlerimiz hikâyenin tamamını yansıtmıyor.

Doğu Bloğu kadınlarının eğitim ve öğretimleri üzerine büyük devlet yatırımları, işgücüne tam anlamıyla katılımları, cömert doğum izni ödenekleri ve ücretsiz garantili çocuk bakımı dahil olmak üzere o zamanlar liberal demokrasilerde tanınmayan birçok hak ve ayrıcalıktan yararlandığını hatırlayanlar olacaktır. Ancak daha az ilgi gören bir avantaj var: Komünist ülkelerde kadınlar daha fazla cinsel hazzın tadını çıkardılar.

1990’daki yeniden birleşmeden sonra Doğu ve Batı Almanya’da yaşayan kadınlar üzerine yapılan karşılaştırmalı bir sosyolojik çalışma, Doğulu kadınların Batılı kadınlardan iki kat daha fazla orgazma ulaştıkları sonucuna vardı. Araştırmacılar, özellikle de Doğu Alman kadınlarının kayıtlı istihdam ve ev işleri konusundaki çifte yüklerinden mağdur olduklarını düşündüklerinden, raporlanan cinsel hazdaki bu eşitsizliğe hayret ettiler. Buna karşın savaş sonrası Batı Alman kadınları evde kalmış ve kârlı kapitalist ekonomi tarafından üretilen, tasarruf sağlayan cihazların keyfini sürmüşlerdi. Ancak tuvalet kâğıdı için sıra beklemek zorunda olan kadınlardan hem sayıca daha az hem de daha az tatmin edici seks yapıyorlardı.

Peki, Demir Perde’nin arkasındaki hayatın bu yüzü nasıl açıklanabilir?

2011’de onunla tanıştığımda 65 yaşında olan, Bulgar Ana Durcheva’yı ele alalım. Hayatının ilk 43 yılını komünist rejimde yaşamış biri olarak sıkça yeni serbest pazarın Bulgarların sağlıklı aşk ilişkileri geliştirme becerilerini engellediğinden şikâyet ediyordu. “Elbette o sıralar bazı şeyler kötüydü, fakat hayatım tamamen romantizmle doluydu,” diyor. “Boşandıktan sonra bir işim ve maaşım vardı, beni desteklemesi için bir erkeğe ihtiyacım yoktu. Ne istersem yapabilirdim.”

Durcheva uzun yıllar tek başına annelik yaptı, ancak 1989 öncesi hayatının 1970’lerin sonunda doğan kızının stresli yaşam biçiminden çok daha memnun edici olduğu konusunda ısrarcı. 2013’te “Tek yaptığı şey çalışmak ve çalışmak. Gece eve geldiğindeyse eşiyle vakit geçiremeyecek kadar yorgun. Gerçi bunun bir önemi yok çünkü eşi de yorgun. Birlikte televizyonun önünde zombiler gibi oturuyorlar. Ben onun yaşındayken çok daha fazla eğlenirdik,” diye anlattı.

Geçen yıl eski Doğu Almanya’da bir üniversite şehri olan Jena’da 30’lu yaşlarında, yeni evlenmiş Daniela Gruber ile görüştüm. Komünist rejimde doğmuş ve yetişmiş annesi Gruber’a bebek sahibi olması konusunda ısrar ediyordu. “Bunun şu an ne kadar zor olduğunu anlamıyor, duvar yıkılmadan önce kadınlar için çok kolaydı,” diye anlatıyor 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasını kastederek. “Anaokulları ve kreşler vardı. Doğum izni alabilirlerdi ve işleri onlar için bekleyebilirdi. Ben sözleşmeli olarak çalışıyorum ve hamile kalmaya vaktim yok.”

Yetişkinliklerini 1989’un öncesi ve sonrasında yaşayan anneler ve kızları arasındaki bu nesil farkı, kadınların komünist dönemde daha tatmin edici yaşamlar sürdükleri fikrini destekliyor. Kadınlar bu yaşam kalitesini, bir noktada, bu rejimlerin kadının özgürleşmesini ileri “bilimsel sosyalist” toplumların merkezi olarak görmelerine borçluydular.

Doğu Avrupa komünist devletleri II. Dünya Savaşı’ndan sonra hızlı sanayileşme programlarını gerçekleştirmek için kadın emeğine ihtiyaç duyduysa da, kadın-erkek eşitliğinin ideolojik temelleri August Babel ve Friedrich Engels tarafından 19. yüzyılda atıldı. Bolşevik Devrimi‘nden sonra Vladimir Lenin ve Aleksandra Kollontay, Kollontay’ın aşkın ekonomik etkenlerden arındırılması gerektiği teziyle birlikte Sovyetler Birliği’nin ilk yıllarında cinsel devrime olanak tanıdılar.

Rusya kadınlara 1917’de, Birleşik Devletler’den üç yıl önce tam oy hakkı tanıdı. Bolşevikler aynı zamanda boşanma kanunlarını özgürleştirdiler, üreme haklarını garanti altına aldılar ve kamuya açık çamaşırhane ve yemekhanelere yatırım yaparak ev içi emeği sosyalleştirmeye gayret ettiler. Kadınlar işgücünde yer almaları için teşvik edildi ve ekonomik olarak erkeklerden bağımsızlaştılar.

1920’lerde Orta Asya’da Bolşevik kadınlar Müslüman kadınların özgürlüğü için mücadele verdi. Bu sıkı mücadele, kız kardeşlerinin, eşlerinin ve kızlarının geleneğin prangalarından kurtulduğunu görmek istemeyen yerel erkek iktidarların şiddetli tepkisiyle karşılaştı. 1930’larda Joseph Stalin, Sovyetler Birliği’nin kadın haklarındaki erken gelişiminin tersinde adımlar attı, kürtajı yasakladı ve çekirdek aileyi teşvik etti.

Yine de II. Dünya Savaşı’nı takip eden yoğun erkek işgücü eksikliği, diğer komünist hükümetleri kadın cinselliğinin gizemleri üzerine devlet destekli araştırmalar da dahil olmak üzere, kadınların özgürleşmesi için çeşitli programlarla ilerlemeye itti. Çoğu Doğu Avrupalı kadın Batı’ya seyahat edemedi ya da özgür bir basını okuyamadı ancak bilimsel sosyalizm birçok avantajıyla beraber geldi.

Çek Cumhuriyeti’ndeki Masaryk Üniversitesi’nden Katerina Liskova, “1952 kadar erken bir tarihte, Çekoslovakyalı seksologlar kadın orgazmı üzerine araştırma yapmaya başladılar ve 1961 yılında yalnızca bu konuya ayrılan bir konferans düzenlediler,” diye anlattı. “Kadın cinsel hazzının temel bileşenlerinden biri olarak kadın-erkek eşitliğinin önemine odaklandılar. Hatta bazıları, erkekler de ev işi ve çocuk bakımı yüklerini paylaşmadığı sürece iyi bir seksten söz edilemeyeceğini öne sürdü.”

Varşova Üniversitesi’nden Agnieszka Koscianska ise 1989’dan önce Polonyalı seksologların “seksi bedensel deneyimlerle sınırlamadıklarını ve cinsel haz için sosyal ve kültürel bağlamların önemini vurguladıklarını” anlattı.

Bu, devlet sosyalizminin iş-yaşam dengesine cevabıydı: “En iyi uyarılmanın bile stresli veya aşırı çalıştırılmış, geleceği ve finansal istikrarı için endişelenen bir kadının zevk almasını sağlayamayacağını öne sürdüler.”

Tek parti hükümeti yönetimi dayatması bütün Varşova Paktı ülkelerinde aileyi ilgilendiren yasalarda kapsamlı bir revizyonu hızlandırdı. Komünistler, kadınların eğitim-öğretimine ve istihdamlarını garanti altına alan başlıca kaynaklara yatırım yaptılar. Devlet yönetimindeki kadın komiteleri erkek çocuklarını, kız çocuklarını tam yoldaş olarak kabul etmeleri için yeniden eğitmeye ve yurttaşlarını erkek şovenizminin sosyalizm öncesi geçmişin bir kalıntısı olduğuna ikna etmeye çalıştılar.

Cinsiyetlerarası maaş eşitsizlikleri ve iş ayrımı devam etse de, komünistler ev içi erkek egemenliğini hiçbir zaman tam anlamıyla düzeltebilmiş olmasalar da, komünist kadınlar çok az sayıda Batılı kadının hayal edebileceği düzeyde bir özyeterliliğe sahipti. Doğu Bloğu kadınlarının para için evlenmeye ya da seks yapmaya ihtiyaçları yoktu. Sosyalist devlet onların temel gereksinimlerini karşılıyor; Bulgaristan, Polonya, Macaristan, Çekoslovakya ve Doğu Almanya devletleri bekar anneleri, boşanmışları ve dulları desteklemek için ekstra kaynaklar taahhüt ediyordu. Romanya, Arnavutluk ve Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği istisnaları dışında çoğu Doğu Avrupa ülkesinde cinsel eğitim ve kürtaj taahhüt edilen bir haktı ve ulaşılabilirdi. Bu durum istenmeyen gebeliğin sosyal maliyetlerini ve anne olmanın fırsat maliyetlerini düşürdü.

Batı’daki bazı liberal feministler, bu başarıları istemeyerek kabul ettiler ancak devlet sosyalizminin kazanımlarını eleştirdiler çünkü bağımsız kadın hareketlerinden doğmuyor, ancak yukarıdan gelen bir tür kurtuluşu temsil ediyorlardı. Günümüzde pek çok akademik feminist “seçimi” övmekte, ancak aynı zamanda kesişimselliğin[i] gereklilikleri tarafından şart kılınan kültürel göreliliği de benimsemekte. Kadınlar için eşit haklar gibi evrenselci bir değerler dizisini tepeden dayatmaya çalışan siyasi programların ise modası kesinlikle geçmiş durumda.

Sonuç, ne yazık ki, eski Varşova Paktı ülkelerindeki kadınların özgürlüğüne dair birçok ilerlemenin kaybolduğu veya tersine döndüğü yönünde. Durcheva’nın yetişkin kızı ve ondan daha genç olan Gruber şimdi komünist hükümetin daha önce anneleri için çözdüğü iş-yaşam problemlerini tekrar çözmek için uğraşıyorlar.

Durcheva, Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’ni kastederek “Sosyalist Cumhuriyet bana özgürlüğümü verdi,” diyor. “Demokrasi ise bu özgürlüğün bir kısmını aldı.” Gruber’in ise Doğu Alman komünizminin yanlışlarına dair bir yanılsaması yok, sadece “keşke işler artık bu kadar zor olmasaydı,” diyor.

İşyerinde, evde ve yatak odasında cinsel eşitliği savundukları ve bunu kabul ettirmeye istekli oldukları için, devlet aygıtında çeşitli görevlerde bulunan komünist kadınlara kültürel emperyalistler denebilir. Ancak kabul ettirdikleri özgürlük, Avrupa Birliği’nin artık demokratik üye devletlerindeki yetişkinlerin anneleri ve büyükanneleri olarak aramızda yürüyen kadınlar da dahil olmak üzere, dünya çapında milyonlarca yaşamı kökünden değiştirdi. Bu yoldaşların hükümet müdahalesi konusundaki ısrarı postmodern duyarlılıklarımıza sert gelebilir ancak bazen (yakın zamanda doğal düzen olarak görülmeye başlayacak olan) gerekli sosyal değişim yukarıdan bir özgürleşme bildirisine ihtiyaç duyar.


[1] Kadınların sosyal konumlarının cinsiyetleri haricinde sınıf, etnik köken, fiziksel görünüş, eğitim seviyesi vb. başka etkenler tarafından da etkilendiğini savunan feminist görüş.


*Bu yazı, Ece Balekoğlu tarafından Kristen R. Ghodsee’nin The New York Times’da yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.

Muhabbetimiz daim olsun...

Related Posts
Total
14
Share