Robot olmadığınızı kanıtlayın: 8   +   7   =  

Zaman çabuk geçiyor. Çocukken büyümek istiyor, büyüdüğümüzde de kendimizi çocukluğumuza dair neredeyse her şeyi özlerken buluyoruz. Gelgelelim, gelecekten de geçmişten de kaçılmıyor. Bazıları nostaljiden medet umuyor, bazıları da kendini geleceğin tahmin edilemezliğine bırakıyor. Çocukluğumda bir metal sevdalısıyken ve “Başka müzik dinleyemem abi!” derken, kendimi her müzik tarzını kabullenen ve dinleyen biri olarak buldum. Arada hâlâ metal dinliyorum. Ama dürüst olmak gerekirse, yaklaşık beş senedir yakın takibe aldığım müzik türü hip-hop oldu.

2000’lerin başlarında “Acaba 2010’da uzaylıları görecek miyiz?” diye düşünürken bu düşünceyi 2050’ye kadar ötelemiş durumda olsak da, bariz bir şekilde geçmişe kıyasla çok daha gelişmiş durumdayız. Bu hızlı değişim rüzgârı modadan müziğe kadar her şeyi vuruyor. Hip-hop da bir bu rüzgârdan etkilenen türler arasında.

Hip-hop dendiğinde akla gelen ilk ülke şüphesiz ABD. Chicago sokakları, çete savaşları, uyuşturucu ticareti, kötü polisler, ölen arkadaşlar, arkalarından yazılan şiirler ve şarkılar… Kimsenin aklına dünyanın tamamen başka bir ucunda bulunan, ABD’ye kıyasla bambaşka bir kültüre ve yaşayışa sahip İsveç gelmez. İsveç’i metal müzikle tanırız, metal müzikle biliriz. Hatta Viking Metal ve Black Metal türleriyle. Bir de IKEA var tabii. Gelgelelim, 2012-2013 arasında bir yerde başlamış, neo-fütürist bir müzik akımı da mevcut İsveç’te. Hip-hop’tan çok farklı, hatta onun ötesinde.

Bolca autotune kullanımı, ağır ve güçlü synthler, neredeyse “meleksi” addedilebilecek melodiler, hüzünlü ve bazen de karanlık sözler gibi içeriklerden oluşan bir pasta düşünün. Bu pastayı biraz “early 2000’s” (2000’lerin başları) dediğimiz dönemle süsleyin. İsveç’in yeni nesil hip-hop akımını tanımlamak için bu tarif yeterli gibi.

Yung Lean & Sad Boys. Fotoğraf: Märta Thisner

Bu güzide akımın öncüsü Yung Lean (gerçek adıyla Jonatan Leandoer Håstad), 2013 yılında çıkardığı Unknown Death 2002 adlı albümüyle büyük ses getirdi. Ama sandığınız gibi bir büyüklük değil. Yaptığı müzikle hayli dalga geçildi. Şarkılar oldukça komikti, sözler çocukçaydı, müzik ise çoğu kulağa işkence gibi geliyordu. Öte yandan bunu hip-hop’tan bariz bir biçimde ayıran, ayrıksı bir tür haline getiren özellikleri vardı. İnanılmaz bir ses yankılanması problemi ve “şekerli” melodiler, fazlasıyla yavaş bir tempo. Peki, sonra ne oldu? Bunu tek bir cümle ile ifade etmek gerekirse: “It’s so bad that it’s so good!” (O kadar kötü ki, çok iyi.)

Yung Lean ve prodüktörlerinden oluşan ekibi (GTB, shield gang) müziklerini yavaş yavaş ileri taşımaya başladı. Zira bu ekibin prodüktörlerinin solo işleri gerçekten “ambient hip-hop” olarak adlandırılabilecek durumdaydı. Rüya gibiydi, çünkü gerçekten de bir rüyayı yaşatıyordu. Rock için “dream pop” neyse, hip-hop için de bu ekol o oldu.

Daha sonra gözümüze çarpan başka bir şey, bu ekibin şarkılarına çektikleri videolarda sanki 2004’ten fırlamış gibi, şimdinin estetik anlayışına taban tabana zıt, oldukça kötü, özensiz ve bayağı tasarımlar kullanmalarıydı. Belki bu videolar dünya internetle tanıştıktan 3-4 yıl sonra havalı kabul edilebilirdi, ama günümüzde asla. “It’s so bad that it’s so good” paradoksu da tam burada devreye girdi. Bunu “şakayla” havalı addederek hayat tarzlarına ekleyen internet insanları, bir süre sonra gerçekten de benimsemeye başladı.

Bu ekolün etkileri böylelikle tüm dünyadan alt kültür sevdalısı hip-hop dinleyicilerine ulaştı. İsveç’ten Jonatan ve ekibi harici birçok sanatçı çıktı, elektronik müziğin çeşit çeşit yönlerini hip-hop’a yüklediler, deneysel prodüksiyonlarla ne kadar ileri gidilebileceğini gösterip çeşitli müzik türlerini harmanladılar.

İşler bununla da sınırlı kalmadı. Bu garip estetik ve müzikalite anlayışına sahip ekolün etkileri modada da görülmeye başladı. Alışık olmadığımız ekollere ait tasarımlar ortaya çıktı. Düzensizlik ve post-apokaliptik işler de görüldü, neo-fütüristik işler de. İnternet zaten çoktan alev almıştı, yaşayan bir şakadan doğan bu ekol bir anda hakiki bir alt kültüre dönüştü.

Bu yazıyı bir klişeye başvurmak pahasına şöyle bitirmek isterim: Müzik sadece müzik değildir. Müzik kültürdür, müzik yaşam tarzıdır, müzik ağız alışkanlığıdır ve görme biçimidir. En basitinden YouTube önerilerini takip edin, hiç dinlemediğiniz bir şey dinleyin. Belki bunu Spotify’dan ya da SoundCloud’dan yaparsınız. Nasıl yaparsanız yapın ama müzik konusunda sınırları zorlamaya niyetliyseniz, inanılmaz sürprizlerle karşılaşmaya hazır olun. Müziğe tüketime hazır bir yemek olarak bakıyorsak, en azından yavaşça yiyerek tadını çıkarmaya, sindirmeye bakalım.             

Ekole Hakimiyet İçin Öneriler: Yung Lean’in Unknown Death 2002 ve Unknown Memory albümleri, bladee’nin Eversince albümü, Bala Club ve Europagang kolektiflerinin SoundCloud işlerine göz atabilirsiniz.