Babası 1984’te öldüğünde Ahmad Fadıl on sekiz yaşındaydı. Fotoğraflara bakılırsa, görece kısa ve tombuldu, büyük gözlükleri de vardı. Aslında başarısız bir öğrenci sayılmazdı, ama okulu bırakmaya karar verdi. Memleketi Zarka, Ürdün’deki hazır giyim ve deri fabrikalarında iş imkânı vardı, ama  bir video dükkânında çalışmayı seçti ve birkaç dövme yaptırmasına yetecek parayı kazandı. Bunun yanı sıra alkol ve uyuşturucu kullandı, polisle başı belaya girdi. Annesi de onu bir İslami kişisel gelişim dersine yolladı. Bu onu ayılttı ve başka bir yola soktu. Öldüğü 2006 yılına kadar Ahmad Fadıl, Ürdün’ün tamamından daha büyük bir alanı kontrol altında tutan sekiz milyon kişilik bir İslam devletinin temellerini atmıştı.

Ahmad Fadıl -ya da sonradan cihad sırasında aldığı adıyla Ebu Musab El-Zerkavi- ve kurucusu olduğu hareket IŞİD’in yükselişinin anlaşılması kolay değil. Irak’ta faaliyetlerine başladığı yıl olan 2003, pek çok kişiye göre internetin açıldığı ve yavaşça genişleyen bir küresel ticaret sistemine sahip sıradan ve korkak çağın bir parçası gibi görünüyordu. Irak’ın ABD önderliğindeki işgaline rağmen Suriye ve Irak sınırları sabitti. Seküler Arap ulusçuluğu, kendisinden önceki kabileci ve dinî güçlere karşı bir zafer kazanmış gibi görünüyordu. Farklı dini gruplar -Ezidiler, Şabaklar, Hristiyanlar, Şiiler, Sünniler- bir milenyum ve belki daha da fazla süre boyunca olduğu gibi birlikte yaşamaya devam ediyordu. Iraklılar ve Suriyelilerin gelişen dünyanın pek çok vatandaşına kıyasla daha iyi gelirleri, eğitimleri ve sağlık sistemleri vardı. Ürdün’deki bir video dükkânından gelen bir adamın kurduğu bir hareketin Irak ve Suriye’nin üçte birini koparacağını, bütün tarihi kurumları yerle bir edeceğini, ve -dünyanın en zengin bir düzine ülkesinin bir araya getirdiği orduları yenerek- küçük bir imparatorluk kuracağını o sırada kim hayal edebilirdi?

Hikâyeyi anlatmak, anlamaktan daha kolay. Zerkavi’nin 1989’da, İslami kişisel gelişim dersinden ilhamla, Ürdün’den Afganistan’a “cihad etmek” üzere gitmesiyle başlıyor. Sonraki on yıl boyunca Afgan iç savaşında savaşıyor, Ürdün’de terörist saldırılar düzenliyor, Ürdün hapishanesinde yıllarını geçiriyor ve -El Kaide’nin yardımıyla- Afganistan’ın batısındaki Herat’ta bir talim kampı kurmak üzere dönüyor. 2001’de ABD önderliğindeki işgal sonucu Afganistan’dan çıkarılıyor ama İran devleti onu tekrar ayağa kaldırıyor. Sonra, 2003’te -Saddam’ın kullarının yardımıyla- Irak’ta bir isyan ağı kuruyor. Şiileri ve onların kutsal mekanlarını hedefleyerek Amerikan birliklerine karşı başlayan isyanları bir Şii-Sünni iç savaşına dönüştürüyor.

Zerkavi, 2006’da bir ABD hava saldırısıyla öldürüldü. Ama hareketi beklenmedik bir şekilde 170.000 kişilik ve yılda 100 milyar dolara mal olan ABD kuvvetleri akınından sağ çıktı. 2011’de ABD’nin çekilmesinin ardından yeni lider Ebu Bekir El-Bağdadi Suriye’ye doğru genişledi ve Kuzey Irak’ta varlığını yeniden tesis etti. Hareket Haziran 2014’te -Irak’ın en büyük ikinci kenti- Musul’u, Mayıs 2015’te  Irak’ın Ramadi kenti ve Suriye’nin Palmira kenti ile Libya’nın Sirte kentindeki havaalanını aldı. Bugün, Nijerya, Libya ve Filipinlerin dahil olduğu otuz ülkede, hareketin parçası olduğunu söyleyen gruplar var.

Hareket yedi kere adını değiştirmiş ve bugüne kadar dört lideri olmuş olsa da Zerkavi’yi kurucusu olarak görmeye ve onun terör inançları ile tekniklerini yaymaya devam ediyor. New York Times onlardan “aynı zamanda IŞİD olarak da bilinen İslam Devleti” diye bahsediyor. Zerkavi aynı zamanda onlara “Orta Doğu’nun Ordusu”, “Tektanrıcılık ve Cihad”, “Irak’taki El Kaide”, “Mücahid Şura Konseyi” diyordu (pazarlamasıyla ünlü bir hareket bu daimi damgalamaya ilgisiz kaldı). Ben bütün bu isim ve lider curcunasını basitleştirecek ve hareketten, varlığını sürdürdüğü on beş yıl boyunca elbette evrilmiş olsa da, “IŞİD” olarak bahsedeceğim.

Sorun hareketin başarısını kayıt altına almaktan ziyade bu kadar az olası görünen bir şeyin nasıl mümkün hale geldiğini açıklamakta. Yükselişlerini gerekçelendirmek için bugüne kadar bulunan açıklamalar -Sünni toplulukların öfkesi, diğer devletler ve gruplardan gelen lojistik destek, hareketin sosyal medya kampanyaları, liderlik özellikleri, taktikleri, idare ediliş biçimi, gelir kaynakları ve on binlerce yabancı savaşçıyı cezbedebilme becerisi- ikna edici olmaktan uzak.

Bahsi geçen “Sünni öfkesi”nin baskın taşıma aracı olabilecek IŞİD’den farklı pek çok isyancı grup vardı. Irak’taki Sünniler başta Zerkavi’nin ölüm tarikatına ve hareketinin Ortaçağa ait sosyal kuralları dayatmasına karşı çok az sempati besliyordu. Pek çoğu Zerkavi Bağdat’taki Birleşmiş Milletler merkezini patlattığında, bir ABD vatandaşının kafasını bizzat kesmesinin videosunu yayımladığında, Samarra’daki Şii türbesini patlattığında ve binlerce Iraklı çocuğu öldürdüğünde dehşete düşmüştü. The Guardian Zerkavi’nin ölüm ilanını şu cümlelerle sonlandırırken bilindik bir aklı yankılıyordu: “Sonuç olarak gaddarlığı sahip olabileceği herhangi bir aurayı söndürdü, nihilizmden başka pek bir şey sunmadı ve dünyanın her yerindeki Müslümanları kendisinden tiksindirdi.”

Diğer isyancı gruplar ayrıca daha etkili görünüyordu. 2003’te örneğin seküler Baasçılar sayıca daha fazla, daha iyi silahlanmış, daha organize ve daha deneyimliydi. 2009’da “Sünni Uyanış”ın milis kuvvetleri çok daha iyi kaynaklara sahipti ve silahlı güçleri yerel açıdan daha köklüydü. 2011’de Özgür Suriye Ordusu’nun ya da 2013’te El-Nusra’nın Suriye’deki direnişin lideri olması daha olasıydı.

Bu grupların kendi başarısızlıkları ile IŞİD’in yükselişini bugüne kadar kaynak yetersizliğiyle açıklamaya çalıştıkları oldu. Örneğin, Özgür Suriye Ordusu, liderleri yabancı ülkelerden daha çok para ve silah alsa IŞİD’in ayağını kaydırabileceği konusunda ısrarcıydı. Irak’taki Sünni Uyanış’ın liderleri de Bağdat yönetiminin maaşları ödemeyi kestiği için topluluklarının kontrolünü kaybettiklerini iddia ediyor. Ama IŞİD’in başlangıçta bu gruplardan daha fazla para ya da silah edindiğine dair herhangi bir kanıt yok, hatta tam tersi.

IŞİD: Terör Ordusunun İçinde kitabının yazarları Hassan Hassan ve Michael Weiss’ın iddiasına göre IŞİD hareketine başlangıçtaki destek, Zerkavi’den nefret eden ideologlardan esinlenildiği için sınırlıydı. Örneğin 1999’da Zerkavi’yi harekete geçiren para, “El-Kaide’nin mali imkânlarının yanında üç kuruş” gibi kalıyordu. Daha fazla para verilmemesi bin Ladin’in Zerkavi’nin Şiileri öldürmesine (bin Ladin’in annesi de Şii’ydi) ve dövmelerine karşı olan nefretini yansıtıyordu. İranlılar Zerkavi’ye 2002’de kaçakken tıbbi yardımda bulunup güvenli bölge sunmuş olsalar da, Zerkavi’nin Irak’taki Şiilerin âlimlerinden olan Ayetullah Muhammed Bakır El-Hakim’i öldürmek için canlı bomba göndermesi ve en önemli Şii tapınaklarından birini patlatmasıyla birlikte sempatilerini kaybettiler.

Ayrıca IŞİD liderleri çekici, yüce gönüllü veya yetkin de değildi -tabii biyografi yazarlarının anlaşılır tepkileri de göz önünde bulundurulmalı. 2006’de Atlantic‘de yayımlanan makalesinde Mary-Anne Weaver, Zerkavi’yi “güç bela okur-yazar”, “bir zorba ve serseri, kaçakçı ve ayyaş, ayrıca iddia edildiğine göre kadın tüccarı” olarak tanımlıyor. Weiss ve Hassan ona “hafifsiklet entelektüel” diyor. Yazarların şu anki lider El-Bağdadi ile ilgili söyleyecek pek bir şeyleri olmamasının nedenini Weiss ve Hassan, biyografisinin “hâlâ bazısı birbiriyle yarışan cihad propagandacılar tarafından yönlendirilen dedikodu ve spekülasyonlar üzerinden dönmesi” ile açıklıyor.

IŞİD’in isyancılığa getirdiği ayırt edici yaklaşım -bölgeleri elinde tutmaktan ordularla savaşa kadar- bariz bir avantaj da sağlamıyor. Arabistanlı Lawrence isyancıların mevzi korumaya çalışmadan veya düzenli ordularla savaşarak hayatlarını telef etmeden sis gibi -her yerde ve hiçbir yerde- olmaları gerektiği tavsiyesini vermişti. Başkan Mao gerillanın yerel halk denizinde yüzen balıklar olması gerektiği konusunda ısrarcıydı. Bu görüşler ABD veya Irak ordusu gibi güçlü düşmanlar karşısındaki küçük, daha zayıf -IŞİD gibi- olan grubun “asimetrik savaşı hali”nin mantıklı sonuçları. Yine de geri çekilmemek, meydan muhaberelerinde savaşmak, yerel halkı kültürel ve dini hassasiyetlerine yabancılaştırmak gibi ölümcül düzeyde tehlikeli taktikler, IŞİD’in belirgin stratejisi. 2004’te Felluce’yi savunmaya çalışırken Zerkavi binlerce askerini kaybetti. Daimi küçük saldırılarla intihar bombacılarının hayatlarını heba etti ve -en zalim cezalar ile gerici sosyal kurallarla- temsil ettiğini iddia ettiği Sünni toplumları öfkelendirdi.

Zerkavi’nin ölümünden sonra da hareketin eylemlerinin pervasızlığında ya da taktiklerinin tuhaflığında bir değişiklik olmadı. Larry Schweikart hesabına göre ABD’nin 2006’daki akınından önce dahi 40.000 ölü, 200.000 yaralı ve 20.000 yakalanmış isyancı vardı. General Ray Odierno 2010’da, hareketin liderlerinin %80’inin öldürüldüğünü veya yakalandığını, kırk iki liderden yalnızca sekizinin kaçtığını iddia etti. Ancak 2011’de ABD ayrıldıktan sonra, Irak’ta ağını tekrar kurmak yerine geride kalan yıpranmış ekip Suriye’yi istila etmeyi seçti ve sadece rejime değil aynı zamanda iyice yerleşmiş Özgür Suriye Ordusu’na da kafa tuttu. On binlerce Şii’yi Suriye rejimiyle birlikte savaşmaya kışkırttıktan sonra Bağdat’a yürüyerek Kudüs Gücü’ne meydan okudu. Ağustos 2014’te hareket Kürdistan’a saldırarak yeni bir cephe açtı ve -o ana dek savaştan uzak kalmış- Kürt kuvvetlerini misilleme yapmaya zorladı. Amerikan gazeteci James Foley ve İngiliz yardım görevlisi David Haines’in kafasını keserek ABD ve Birleşik Krallık’ı işin içine dahil etti. Çoktan ölmüş olan bir rehine için yüz milyonlarca dolar para talep ederek Japonya’yı çileden çıkardı. 2014’ü Kobani’ye bir saldırıyla, altı yüzden fazla Amerikan hava saldırısına maruz kalıp toprak elde etmeden binlerce militanının ölmesiyle bitirdi. Nisan’da hareket Tıkrit’i kaybettiğinde gücünü kaybediyor gibi görünüyordu ve açıklaması sanki barizdi. Analizciler bunları IŞİD’in pervasız, tiksindirici, aşırı genişlemiş, çok fazla cephede birden savaşan, gerçekte pek bir yerel desteğe sahip olmayan, terörizmi popüler bir hale getirmeyi başaramamış, düzenli orduların kaçınılmaz bir şekilde zayıf kalmış bir örgüt olduğuna bağlamaya çok yakınlardı.

Bu yüzden bazı analizciler, açıklamalarını hareketin çoğu zaman kendi kendini yeniyor gibi görünen askeri stratejisinden ziyade idare ediliş biçimine, gelir kaynaklarına, halktan aldıkları desteğe ve on binlerce yabancı savaşçıya güvenmelerine yönlendirmeyi seçti. Middle East Forum’un[i] üyelerinden Aymenn Jawad Al-Tamimi, son blog yazılarında hareketin, Rakka gibi işgal altında olan bazı şehirlerde karmaşık amme hizmeti yapılandırmalarına gittiklerini anlattı. Gelir ve varlık vergileri ile Irak ve Suriye’nin eski resmi dairelerini işyerlerine kiralayarak nasıl sadece petrol kaçakçılığı ve antik çağlardan kalıntıların yağmalanmasıyla desteklenen geniş ve güvenilir bir gelir sağladığını gösterdi.

IŞİD’in şimdiki gücü, kaçan Irak ve Suriye ordularından aldığı -tanklar, Humveeler, ağır silahlar- silah deposuyla pekişti. The New York Times, The Wall Street Journal, Reuters ve Vice News‘a göre son on iki ayda Irak ve Suriye’deki pek çok Sünni’nin IŞİD’i iç savaşta düzen ve güvenliğin tek olası garantörü olarak gördüğünü gösterdi. Ancak kanıtlar burada da kafa karıştırıcı ve birbiriyle çelişkili. Kaynaklara ve güce dair ileri sürülen “açıklamalar” hep dolaylı. Hareketin halkın bariz desteğini  ya da rızasını almış olmasının ve bölgeyi, yerel yönetim gelirlerini, petrolü, tarihi yerleri, askeri üsleri kontrol edebiliyor olmasının nedeni hareketin başarısı ve isyanı tekelinde tutuyor olması.

Jessica Stern ve J. M. Berger’ın yazdığı ISIS: The State of Terror kitabı, hareketin video ve sosyal medya kullanımının harika bir analizini yapıyor. 2014’ün sonlarına doğru en az 45.000 hareket yanlısı Twitter hesabının olduğunu ve kullanıcıların profil fotoğraflarına hareket bayrağı yerine kediler koyarak Twitter yöneticilerini savuşturmaya yeltendiklerini açıklıyor. Tabii bu hareketin ideolojisinin ve eylemlerinin -her ne kadar parlatılarak üretiliyor ve iletiliyor olsa da- ilk başta neden bir cazibesi olduğu sorusunu ortaya çıkarıyor.

Bugüne kadar harekete katılan 20.000 yabancı savaşçıyı çeken şeyin ne olduğuna dair tatmin edici bir açıklama da yapılmadı. Başlangıçta, Britanya’dan katılan çok sayıda insan için İngiliz hükümeti göçmen toplulukları benimsemek için yetersiz çaba sarf etmesiyle suçlanmıştı, sonra da Fransız hükümeti benimseme için fazla zorlayıcı olmakla suçlandı. Ama gerçekte, bu yabancı savaşçılar her tür siyasi ve ekonomik sistemden filizleniyor gibi görünüyordu. Dünyanın en fakir ülkelerinden (Yemen ve Afganistan) gelenler de vardı, en zengin ülkelerinden (Norveç ve Katar) gelenler de… Yabancı savaşçıların sosyal dışlanma, fakirlik veya eşitsizlikle yaratıldığını savunan analizciler, bu insanların monarşiler (Fas’tan bin kişi), askeri devletler (Mısır), otoriter demokrasiler (Türkiye), liberal demokrasiler (Kanada) kadar İskandinav sosyal demokrasilerinden de doğduğunu kabul etmek durumundalar. Bir devletin binlerce İslamcıyı serbest bırakması (Irak), hapsetmesi (Mısır), İslamcı bir partinin seçimi kazanmasına engel olması (Cezayir) veya İslamcı bir partinin seçilmesine izin vermesi fark etmiyor gibi. Arap Baharı’ndan seçilmiş bir İslamcı hükümete en başarılı geçişi yapan Tunus buna rağmen ortaya diğer bütün ülkelerden daha fazla yabancı savaşçı çıkardı.

Hareket şu an George W. Bush’un “terörle küresel mücadele”nin doruğunda aklına getirdiği herhangi bir şeyden daha geniş ve gelişmiş bir “terörist devlet”i kontrol ediyor. O zamanlar radikal Sünnilerin Irak’ın Anbar vilayetini ele geçirme ihtimali, 170.000 kişilik bir ABD ordusunu ve yılda 100 milyar dolardan fazla harcamayı meşrulaştırmak için kullanılmıştı. Şimdi, yıllar sonra, IŞİD Anbar’ı ele geçirmiş olmakla kalmıyor, aynı zamanda Musul ve Suriye’nin yarısına da sahip. Yüz binlerce kişi öldürülmüş ve milyonlarca kişi yerinden edilmiş durumda, Taliban’ın bile yapacağı hayal edilemeyecek bir durum söz konusu. Ve bu felaket yalnızca Suriye ve Irak arasındaki sınırları eritmedi, aynı zamanda şu an Yemen’de Suudi Arabistan ve İran’ın yerine taşeron savaş yapan güçleri kışkırttı.

Bu olguyu anlamadığımızın en önemli kanıtı bu gelişmeleri -kontrol etmeyi geçtim- öngörme konusunda gösterdiğimiz daimi beceriksizlik. ABD talim kamplarını 2001’de yok ettiğinde Zerkavi’nin güçleneceğini kim tahmin etti? 2006’daki ölümünün ardından ya da 2007’deki Amerikan akınının ardından hareketin tekrar bir araya gelebileceğini neredeyse herkese olanaksız gibi geliyordu. Şu an hareket ve üyeleri hakkında her zamankinden daha fazla bilgiye sahibiz, ama bu analizcilerin Kobani ve Tikrit’teki yenilgilerin ibreyi hareketin aleyhine çevirdiğine ve Ramadi’yi alma şanslarının pek olmadığına inanmalarını engellemedi. Bir şeyi kaçırıyoruz.

Sorunun bir kısmı yorumcuların hâlâ Sünnilere olmayanlara karşı uygulanan ayrımcılık, yolsuzluk, ele geçirilen bölgelerde devlet hizmetlerinin yokluğu ve IŞİD’in uyguladığı şiddet gibi siyasi, mali ve fiziksel açıklamalara yoğunlaşmayı tercih etmeleri olabilir. Batılı seyirciler böylelikle IŞİD’in şaşırtıcı ideolojik cazibesi üzerine eğilmeye nadiren zorlanmış oluyor. Ancak IŞİD’in “ideolojisi” de durumu açıklamaya yeterli değil. Bu tür hareketleri canlandırıp korumakta Kuran ayetlerini, Arap milliyetçiliğini, şairane referansları, duygusallığı kullanmayı El-Kaide de herkesten iyi biliyordu. Ancak onun liderleri dahi Zerkavi’nin yaklaşımını mantıksız, kültürel açıdan uygunsuz ve nahoş buluyordu. Kemik kitlesinin ciddi dini öğretileri “snuff”[ii] videolara tercih edeceğini varsayan tek Selefi cihadist örgüt de El-Kaide değildi (El Ezher şeyhi El-Tayyib’in İslamcı bir hareketin Sünni Arap bir pilotu bir kafeste yakarak katletmeyeceğini düşünmesi gibi). IŞİD’in yaptığı pek çok şey belli ki destekçilerinin çoğuun ahlaki sezgileri ve ilkeleriyle çatışıyor. Ve -Hassan Hassan ile Michael Weiss’ın titiz röportajları sayesinde- destekçilerinin bu çelişkiden en azından kısmen haberdar olduğu izlenimine kapılıyoruz.

IŞİD olarak bildiğimiz hareketin mütefekkirleri, taktisyenleri, askerleri ve liderleri başarılı birer strateji uzmanı sayılmaz; genellikle gelişigüzel, pervasız, hatta akla sığmaz bir hareket tarzları var. İtikatı, ilkeleri ve törelerinin kuvvetli ya da savunulur bir yanı yok. Analitik baltamızı hızla taşa vuruyoruz.

Bugüne kadar sıklıkla konuyla ilgili daha fazla ve daha sağlam bilgiye sahip olmamız gerektiğini savundum. Ama bu, olgunun farklı ve şaşırtıcı doğasını hafife almak oluyor. Örneğin IŞİD, beş yıl önce en haşin Selefi teorisyenlerin bile savunmadığı köleliği tekrar getirdi ve zorla benimsetti. Roma İmparatorluğu’na bağlı Afrika eyaletinde Vandalların kendi hanedanlarını kurmalarından beri IŞİD’in yükselişi kadar ani, anlaşılmaz ve geri çevrilemez görünen bir şey olmamıştı. Analizciler, askerler, diplomatlar, istihbarat çalışanları, politikacılar ya da gazetecilerden hiçbiri şu ana kadar hareketin yükselişini anlatmaya yetecek bir açıklama üretemedi.

Bu gerçeği kendimizden derin incelemeye dayanmayan teoriler ve kavramlarla saklıyoruz. Bu duruma basitçe yeni bulgular biriktirerek bir deva bulamayacağız. IŞİD olgusunu kavramak için kültürümüzün yeterli bilgi, cefa, tasavvur ve tevazuyu üreteceği belli değil. Ancak şimdilik, sadece dehşete düşmüş değil, aynı zamanda şaşkına dönmüş olduğumuzu kabul etmeliyiz.

*  The New York Review of Books‘ta isimsiz yayımlanan yazıdan kısaltılarak çevrilmiştir.

[i] Orta Doğu üzerine çalışan bir Amerikan düşünce kuruluşu (think tank).
[ii] Gerçek ölüm sahnesi içeren.